MESİRE YERLERİMİZ 3

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

KORU ÇAYIRI

Musalla’dan sonra çimenler iyice gelişip, miskirûnî denen mor renkli çayır çiçekleri ile, laleler, sarı borular, papatyalar ve çayır zambakları açtıkları zaman Yenimahalle altındaki “Koru” denilen çayılığa gelinirdi. Burada delikanlılar ve genç kızlar sarı çiçeklerden papatyalardan taçlar örerek birbirlerine armağan eder, arkadaşlık kurarlardı. Bu büyük çayırlık alanda Hacıevran ve Yenimahalle’de beslenen sığır cinsi hayvanlar otlar, bu hayvanlar etraftaki bahçelere girip zarar verdiklerinde korucu bunları orada bulunan bir ahıra kapatır, ceza parası almadan sahibine teslim etmezdi. Onun için buraya “Koru Çayırı” denilmiştir.

KALE-İ BÂLÂ

Mayıs ayı ortalarında çağla bademler yenecek hale gelince, bu meyve ağaçlarının çokca bulunduğu “Yukarı Hisar” denen kale içinde toplanılır ve eğlenceler yapılırdı. Cepheden bakıldığında bütün şehir ile beraber öndeki çayırlığı göz alabildiğine gören, arka cephesi Kumarı ve Kundukören’e doğru saatlerce süren meyve ağaçları ile sebze bahçelerini üzüm bağlarını, çağıldayıp akan dereleri ve gökyüzünü seyretmeye doyum olmazdı. Bu mevsimde bir kısım halk da Porsuk ve Felent Çayı kenarlarındaki söğüt ağaçları altında toplanır, buralarda sulara girilirolta ile balık avlanır, söğüt dallarından düdk yapılır, yakan top adı verilen oyun oynanır, ip atlanır ve güreş tutulurdu.

YONCA PINARI

Musalla yakınındaki Yonca Pınarı çeşmesi bir zamanlar ün almıştı. Burada delikanlılar arasında alemler tertip edilir, efe takımı içkili, çalgılı, rakkaselerin oynadığı eğlencelerin yapıldığı yerlerden biriydi. Buranın bir de uğruna türkü yakılan menkıbesi vardı. Sevmenin bir cinayet, görüşmenin ahlaksızlık sayıldığı devirlerde sevginin birleştirdiği iki aşığı ana ve babaları ayrı tutmuştur. Ana, baba ve komşu nazarı altında görüşme imkanı bulamayan kız, bir akşam sevgilisinin Yonca Pınarında kır eğlencesinde olduğunu öğrenir. Ağabeyinin efe kıyafetlerini giyer. Takma bıyık takar, fes, poçu, kazaki, hümayun şalvar don, acem şalı kuşak, silahlık takıp eline de bir çubuk alarak atına atlar Yocnca Pınarı’na varır. Selam verip dışarıdan gelmiş misafir bir efe gibi bu eğlence alemine dahil olur. Uzun zamanlar özlemini çektiği, rüyalarında ve hülyalarında yaşattığı sevgilisinin kokladığı havayı teneffüs ederek, onunla yanyana, dizdize, başbaşa saatler geçirip bir biri ardına badeleri yudumlar. Gece yarısı asıl hüviyetini olduğu gibi göz yaşlarını da saklayıp o meclisten ayrılır. Sonraları her nasıl olduysa duyulup, ağızdan ağıza yayılan bu hadise için bir türkü yakılıp halk arasında söylenir. “Yonca Pınarı’na vardım, çubuğumu elime aldım. Ben kız iken oğlan oldum, Esmakız’ı kimler bildi?…” Bu uzun türkü sözleri çok yer alacağından tamamına yer veremiyoruz. Yonca Pınarı’nda gelişen bu sevgi, bilahire erkeğin kzı kaçırması ve evlenmeleri ile mesut bir sona erdi. Ana ve baba da kızlarını affetti. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. DEVAMI YARIN


Web Tasarım: Arena Ajans