Connect with us

DR. KADİR GÜLER

KÜTAHYA’NIN ÇINARLARI VE NİYAZÎ-İ MISRÎ

Kütahya’nın pınarları türküsünü bilirsiniz; sözleri ve ezgisiyle dillerdedir. Türkülere konu olmuş bu pınarlar dışında Kütahya’nın bir de çınarları meşhurdur. Tarihimizin, edebiyatımızın, sanatımızın ve kültürümüzün sıkça kullanılan kavramlarından biridir Çınar ağacı. Çınarlarıyla meşhur kutsal birçok şehrimiz vardır bizim; İstanbul gibi, Bursa gibi, tıpkı Kütahya gibi…

Kütahya çınar kentidir. Sevgi Yolu, Ali Paşa Camisi, Cumartesi Pazarı, Kütahya Lisesi, Yeşil Cami, Balıklı civarı ve Ulu Cami çevreleri yaşı yüzlerle ifade edilen çınarlarla çevrilidir. Bu yüzden çınar sevgisi çok eskilere dayanır Kütahya’nın çünkü tarihi inaçlarımızla bağlantısı vardır bu çınar aşkının…

Kütahya’nın bu yücelerden yüce, ulu mu ulu çınarlarını, şâirler Sultânı Bâkî’nin “Bâd-ı hazân çemende el aldı çenârdan” mısrasıyla başlayan hazân gazelini her okuduğumda, altında tefekkür eden kamillerin sohbetleriyle büyüdüğünü hissederek şâirine ilham, müridine el veren bir mürşide benzetirim.

Çınarlar yalnızdır, yanına yaklaşmak zordur. Çınar çınarın gölgesidir, her bir çınar bir sığınak, bir halvet sığınağıdır. Halvet yalnızlık ve Aşkla, dostla başbaşa kalmak değil midir? Kütahya’nın çınarları da dervişânı gibi galiba yalnızdır, halvet ehli gibi halvettedir.

Halvetî Pîri Ömer Halveti Hazretleri, Horasan/Tebriz coğrafyasında yıllanmış içi boş bir çınar ağacının içinde halvet hayatı yaşamış, çilesini tamamlamış derler… Çınar bu yüzden Yesevî secdesinde kutsaldır. Yesevi yüzlü Halvet ehlinin vatan ilan ettiği Anadolu’da ulu bir çınar gölgesinde yer alan serin mi serin mescidler belki bu yüzden huzurludur. Belki bu yüzden Halvet ehli yaşadığı her coğrafyayı çınarla donatmıştır ve yetiştirdiği bir çınarın dalında/dârında can vermiştir.

Kütahya çok eski inançların yer aldığı bir kavşak. İslâmın, coğrafyadan ve yönetimlerden kaynaklanan farklı yorumları ve meşrepleri şehrimizi bir yol güzergâhına dönüştürmüş. Mevlevîlik, Nakşîlik ve Halvetilik ana yollar. Halvet ehlinin yaşadığı merkezler çınar ağaçlarıyla donatıldığı için Kütahya çınar halvetgâhı bir şehir…

Anadolu’yu ve Anadolu Türkistanı olan Kütahya’yı etkileyen ana yollardan biri Halvetiliktir dedik. Ehl-i beyt inancı ve melami meşrep, Horasan/Tebriz coğrafyasında yaşayan Türk boyları arasında 14. asırda baş gösteren farklılıklar yüzünden Safevilik ve Halvetilik adlarıyla ikiye bölününce Ömerü’l-Halvetî/Ömer Halvetî kendi adıyla anılan bu yolu oluşturdu. Vefatından sonra bu yol Azerbaycanlı Yahya Şirvani ve halifeleri eliyle Anadolu’ya yayıldı. Yahya Şirvânî Hazretlerinin oluşturduğu Vird-i Settar bu yolun halen devam eden en mühim evrâdıdır.

Halvet devrinde vird-i settar denilen ve Yahya Şirvânî tarafından tanzim edilen evrâd söylenir. “Virdi olmayanın vâridi olmaz” diyen Halvet yolcusu bu virdin yanında kıyâmî zikir, devrân ve darb-I tevhîd veya zikr-i darbî çeker.

Anadolu’da kırk civarında Halveti yolu meydana gelmiştir. Her yol mürşidine bağlı olarak genel özelliği aynı, yöresel özelliği farklı unsurlar içerir. Seyrini tamamlayan derviş vazifelendirildiği yöreye gider ve halvet irşadına kendi adıyla ve yoluyla devam eder.

Bu vazifeyle Halveti merkezlerinden biri olan Kütahya’ya gelen yol mürşitlerinden biri de asıl adı Muhammed olan Malatyalı Niyazî-i Mısrî’dir. Nakşî bir ailenin çocuğudur Muhammed Niyazi… Okur, medrese icâzeti almasına rağmen Halveti Şeyhi Hüseyin Efendi’ye intisap eder ve O’nun vefatı üzerine Malatya’dan ayrılarak Bağdat üzerinden Mısır’a geçer. Uzun yıllar burada irşâd faaliyetlerinden sonra 1646 yılı civarında İstanbul’a gelir. Bu yıllar Kadızadeli-Halveti mücadelesinin yoğunlaştığı yıllardır. Onun cezbedâr vaazlarını sevmeyen Kadızadelilerin etkisiyle İstanbul’dan ayrılır. Bursa üzerinden Uşak’a gelir.

Şeyh Mehmet Efendi’nin yanında hizmete başlar. Bir süre sonra Çal’da vazifelendirilir.
Niyazî-i Mısri Çal’da irşad vazifesine başlar ama sıkıntılıdır, ahâlî ile anlaşmakta zorluk çekmekte ve hakkında iyi şeyler düşünülmemektedir. Bir zaman sonra Şeyhi Mehmet Efendi’ye Kütahyalı Halveti dervişândan bir talep gelir. Kütahyalı halvetiler Şeyh’ten kendilerini irşâd edecek bir zâtın gönderilmesini isterler. Şeyh Mehmed Efendi Hazretleri haline vakıf olduğu Niyazî-I Mısrî’yi Kütahya’ya me’mûr eder.

Kütahya ahalisi Hazret-i Pîr dedikleri Niyazî-i Mısrî’nin memleketlerine teşrifinden çok memnun kalır. Ahali, bir yılı aşkın Kütahya Balıklı Halveti Tekkesinde halkı irşad eden Mısrî’ye hürmet edip kendisinden istifâde eder. Mısri, Kütahya’nın Çınarları’nda tefekkür eder, onlarla sohbet eder, Cân Dostuna ulu çınarların gölgesinde derdini açar.

Kütahya Balıklı Şeyh Muslihiddin Tekkesi’ndeki hizmetten memnun kalan Hazret-i Pîr Niyazî-i Mısrî Hazretleri, bir cuma sohbetinde Çal kasabasında kendisine saygısızca davranan ahali ile Kütahya ahalisini karşılaştırır ve Kütahya’yı öven ve memnuniyetini ifade eden şu cümleleri sarfeder: “Çal kasabası ahâlîsini çalı ile kırmalı, lâkin Kütahya ahâlisini cân u dilden kayırmalı.”

Hazret-i Pîr Niyazî-i Mısrî bir yıl civarında Kütahya’ya hizmet ettikten sonra geri döner. Kütahya dönüşü 1655 yılları civarında Uşak’ta Ümmi Sinan’la karşılaşır. O’na intisap eder.

Hazret-i Pîr Muhammed Niyâzi, Uşak’ta bağlandığı ve ders alıp hizmetinde bulunduğu Ümmi Sinân’ın yetiştirdiği beş önemli halifesinden biri olur. Niyazî-i Mısrî, Ümmi Sinan’ın sevdiği bu beş halifeyle ilgili şu beyti söylemiştir;

Biz beş er idik çıkdık bir demde yola girdik
Kırk yılda pîre erdik bu sohbete erince

Ümmi Sinan’ın yetiştirdiği beş halifenin ikisi Kütahyalıdır. Bu beş erden biri Kütahya Altıntaşlı olup Afyon’da vefat eden Askerî’dir. Diğeri Uşaklı Şeyh Muhammed’dir. Diğer ikisi Muslihiddin Mustafa Uşşâkî ve Şeyh Ahmed Matlaîdir. Beşinci er Gaybî Sunullah’ın babası Müfti Derviş yani Çavdaroğlu Ahmed Efendi’dir.

Hazret-i Pîr Niyazî-i Mısrî, şeyhi Ümmi Sinan’la birlikte Elmalı’ya gider, O’nun hizmetinde bulunur. Şeyhi’nin vefatı üzerine Bursa’ya döner. Bu yıllar Devran’ın ve zikrin hoş görülmediği yıllardır. Hazret-i Niyazî-i Mısrî Padişah Avcı Mehmet’le seferlere katılsa da sohbetleri şikayet edilir. 1675 yılları civarında Limni’ye sürülür. Sürülürken yanında yine bir Kütahyalı vardır.

Sürgüne kendisini götüren Dergâh-ı Âlî Çavuşu Kütahyalı Azbi Baba’dır. Derviş Azbî, yol devam ederken Mısrî’ye hayran olmuş, vazifesinden ayrılarak intisap etmiş ve uzun yıllar boyunca hizmetinde bulunmuştur. Mısrî’nin Limni’de vefat etmesi üzerine İstanbul’a dönen Kütahyalı Mustafa Azbî Baba, Üsküdar’a bağlı Merdivenköy’de bulunan Şahkulu Sultan Bektaşî Dergâhı’na gelerek, Şeyh Elvan Efendi’ye intisap eder ve bu dergâhta Bektaşî postnişini olur. Azbî Baba, Mısrî Dîvânı’nı aşk ile tahmis etmiş bir samimi bir derviştir.
Hazret-i Pîr Niyazî-i Mısrî’yi Limni’de ziyaret eden Dede şeyhlerden biri de o yıllarda İzmir’de bulunan Sâkıb Mustafa Dede’dir. 1678 yılında Mevleviliğe intisap eden Sakıp Dede, Edirne Mevlevihanesinde çilesini tamamlar ve Dede olur.

Sakıp Dede, Galata Mevlevihanesinde sohbet ve irşat vazifesinde bulunur. 1680’li yıllarda İstanbul’da Beşiktaş Mevlevihânesi’nde Avcı Mehmet’le görüşen Dede, semayı yasaklayan devlet adamlarından biri olan Müneccim Ahmet Dede’nin hışmına uğrar ve Rumeli taraflarına uzaklaştırılır. Bir süre Rumeli’de irşat vazifesinde bulunan Dede, Mısır üzerinden Limni’ye uğrar, Mısrî ile görüşür. Sakıp Dede’nin Mısri ile görüşmesinden anlıyoruz ki tekkeler üzerindeki baskılar devam etmektedir.

Sakıp Mustafa Dede, Limni’ye varınca Mısrî’yi ziyaret etmek ister. Mescitte mücahede ve vaaz eden Mısri’yi görmek ister. Kapı görevlisi olan Mısri’nin karındaşı vakti yok diyerek Sakıb Dede’ye izin vermez. Bu esnada Sakıp Dede kalede çalan Nevbete/gülbanka uyup semâ’ya başlar. Dışarıda bir dervişin yasak olmasına rağmen Semaya başladığını haber alan Mısrî dışarı çıkarak zevkle bu semâ’yı seyre dalar.

Semâ’dan sonra Sakıp Dede’ye “Derviş, Feyzullah Müfti Efendi’nin yani ulu’l emrin bâ-fermân nehy/yasak ettiği emri niçün edersin” der. Sakıp Dede “Bir kimse emre itaat etmese ne lazım gelir” diye sorar. Mısri Efendi “Dervişan ve ulemadan olursa nefy/sürgün olunmak lazım gelir, Avamdan olursa te’dip lazım gelir” diye cevap verir. Bunun üzerine Sakıp Dede tebessümle “ İşte biz ayağımız ile Limni’ye gelmişiz” der.
Sakıp Dede, niçin korkmadan sema yaptığını, sürgünse zaten sürgün yeri olan Limni’de olduğunu, bu yüzden korkmadan sema yaptığını ifade ederek Mısri’yi memnun eder.

Bir müddet Limni’de kalan ve Mısri’yle özge sohbetlerde bulunan Sakıp Dede, 1687 yılında Avcı Mehmet’in tahtan uzaklaştırılması üzerine İstanbul’a döner. 1690 yılında II. Bostan Çelebi tarafından Kütahya Arguniyye Mevlevihanesi Şeyhi olarak görevlendirilir. Sâkıb Mustafa Dede, Arguniyye Mevlevihanesinde uzun yıllar şeyhlik yaptı. 1735 yılında vefat etti ve Hazirede Argun Çelebi’nin sağ yanına defnedildi.

Niyazi Mısrî, uzun yıllar sürgün kaldığı Limni’de 1692 yılında affedildi. Bursa’ya döndü ama Devrân/Vücûd düşüncesi Medrese ve Müftülük tarafından sert eleştirilere uğrayınca yeniden Limni’ye döndü ve 1694 yılında Limni’de vefat etti ve Sohbet verdiği Mescidinin haziresine defnedildi.

Kütahya, Anadolu’ya kök salmış bir çınardır, gölgesinde demlenilen, tefekkür edilen, her gönüle açık bir çınar, bu çınarın dalları altında her insan evladı korunmuş, kollanmıştır. Bu yüzden çınarlarımız dualıdır, dualarımız evrâdlı…

Niyazî-i Mısrî büyük bir mutasavvıf, onlarca cilt eser yazan bir inanç çerağıdır. Anadolu’nun birçok şehrinde izi vardır. Coğrafyamızın bu sürgün şeyhi, bir süre kaldığı kutsal şehir Kütahya’da halvet ehline samimi hizmetlerde bulunmuş ve Kütahya’nın inanç atlasında yerini almıştır. O’nu minnet ve rahmet le analım, Ulu cami çınarlarının gölgesi altında niyaz ve tefekkür ederken Mısri’yi de analım, Fatihalardan eksik etmeyelim Efendim…

Continue Reading

Facebook

Öne çıkanlar