HÜSAMETTİN-İNAÇ

Sultanahmet: Birlikte Yaşayabilecek Miyiz?

Birlikte yaşama kültürü günümüzün en önemli siyasi ve toplumsal problemlerinden birisi olarak karşımızda durmaktadır. Demokrasinin hâkim olduğu ve her toplumsal kesiminin karar alma mekanizmasında temsil kabiliyetinin bulunduğu toplumlarda birlikte yaşamak ancak sosyal ve siyasi bir kontratla olur. Öyle ki bu kontrat, bir ülkenin siyasi yönelimini de belirleyen en bağlayıcı senet demek olan Anayasadır. Anayasa ‘vatandaşlık’ konsepti üzerinden haklar ve sorumluluklar bağlamında fertlerin birbirleriyle ve devletle olan ilişkilerini kesin bir biçimde tanzim eder.

Ancak insanları bir arada tutan daha önemli etken, geçmiş tarihsel tecrübe ve gelecekte birlikte yaşama azim ve kararlılığıdır. Nitekim farklılıklardan doğan ‘kimlik’ olgusu tam da bu noktada – ya geriye doğru giderek ya da ileriye bakarak – yeniden ve yeniden üretilir. Türkiye açısından kimliğin yeniden tanımlanması sürecine tarihsel tecrübe açısından baktığımızda – maalesef ki – henüz gerçek anlamda bir millet olamadığımız müşahede edilmektedir. Zira millet olmanın en bariz tezahürü en azından ortak ve genel konularda uzlaşıya ulaşabilmektir. Bu hüküm bir milleti oluşturan tüm fertlerin her konuda aynı düşünceye sahip olması anlamına gelmez. Ama en azından ülkenin birliği, bütünlüğü ve parçalanamaz oluşu hususunda sağlanacak ittifak, bir arada yaşamanın en asgari ve olmazsa olmaz şartıdır.

Ne var ki malların, hizmetlerin, paranın ve insanların küresel çapta dolaşımını mümkün kılan ‘küreselleşme’, insanların kendilerini özgür bir biçimde ifade etmesine zemin hazırlayan ‘sivilleşme’ ve ulus-devletin sınırları aşan ‘çokkültürlü’ yaşam pratikleri, birbiriyle çelişen ve çatışan farklı kolektif kimlik taleplerini gündemimize taşımıştır. Buna bir de farklı dünya görüşlerini bünyesinde barındıran siyasi ideolojiler ve doğruluğu kolayca ispatlanamayan sonsuz enformasyondan mütevellit bilgi kirliği, dezenformasyon ve manipülasyonlar da eklenince dünya, anlaşılmaz bir muammaya dönüşmektedir.

Tüm bu olumsuz şartlar altında farklılıkları yitirmeden, bir arada, yan yana ve iç içe yaşama pratiği demek olan çokkültürlülük nerdeyse uygulanamaz hale gelmektedir. Öyle ki, kendini çokkültürlü olmakla meşrulaştıran Avrupa; bugün kendini ırkçı, faşist, nefret söylemine dayalı, yabancı düşmanlığından beslenen ve nihayetinde İslamofobik bir hapishaneye dönüştürmekte bir beis görmemektedir. Suriye ve Irak’ta terör yaratan Batılı işgallerin neticesinde ortaya çıkan göç ve iltica dalgası, beraberinde farklı kültür ve yaşama biçimlerini de taşıdığı gerekçesiyle uygar Batı’nın kâbusu olarak algılanmaktadır.

Ülkemiz bu olup biten kargaşa ve karmaşadan maalesef nasibine düşeni almaktadır. En son Sultanahmet’te kendini acımasız yüzüyle bir kez daha gösteren terör vahşeti, bir bakımdan Ortadoğu’da İran’ın mezhepçi ve bölücü politikalarına karşı Türkiye’nin Suudi Arabistan’la yakınlaşmasına bir tepki olarak, bir başka açıdan da DEAŞ terör örgütü üzerinden bölgeyi kendi çıkarları ekseninde yeniden dizayn etmeye çalışan ABD ve Rusya çatışmasının bir yansıması olarak görülmelidir.

Ülkesini seven ve vicdan sahibi insanlar olarak bize düşen; yüzyıllarca Avrupa’nın söylemden eyleme dökemediği çokkültürlüğü farklı din, dil ve etnisiteleri bağrında himaye ederek barış içinde yaşatan Osmanlı geçmişimizi unutmadan, inanç ve değerlerimizin şekillendirdiği referans çerçevesini yitirmeden ve dünyanın en özgür ve insan haklarına saygılı ülkelerinden birisi olan Türkiye’mizin kıymetini bilerek hareket etmektir. Dâhili ve harici terör örgütlerinin kıskacı altında kalmışken küçük hesaplar peşinde koşar ve teröre terör diyemezsek günün sonunda birlikte yaşayabileceğimiz bir ülkemiz de kalmayacaktır.

Prof. Dr. Hüsamettin İNAÇ

husamettininac@yahoo.com


Web Tasarım: Arena Ajans