BİZİM ŞEYHÎ / VAHDET VE HALVET

Germiyân ve Osmanlı’nın kuruluş ve yükseliş dönemlerinde Kütahya, Batı Anadolu’nun ve İç Ege’nin saadet kapısı, en önemli sanat ve kültür merkezidir. Bu yıllarda yetiştirdiği yüzü aşkın şâir ve sanatçıyla Osmanlı coğrafyasının iki yüz elli üç şehri içinde altıncı edebî muhiti olan Kütahya, bugün yaşadığımız coğrafyanın özgün geleneklerine bağlı şehirlerinden biri olarak dikkat çekmektedir.

Bu güzîde şehir, XIV. yüzyıldan bu asra kadar edebiyat, sanat ve kültür merkezi olma yeteneğini devam ettirmiştir. Kütahya’nın bu özelliklere sahip olmasındaki en önemli sebepler arasında Germiyanoğulları’nın başkenti olmasını, Kanunî Sultan Süleyman’ın oğulları Şehzade Bâyezid ve II. Selim’in sancak beyliği yıllarında bir çok sanat adamı ve şâirden müteşekkil bir edebî muhitin meydana gelmesine katkı vermesini, Halvetîlik ve Mevlevîlik gibi sanata önem veren iki tasavvuf ekolünün bu şehirde yaygınlık kazanmasını sayabiliriz.
Germiyân olarak anılan bu coğrafyada Kütahya’ya bağlı yerleşim yerleri arasında Simav, Gediz, Altuntaş, Aslanapa, Uşşak, Sazanos, Yalak, Çukurca, Kavak, Kalınviran, Denizli, , Işıklı, Tavşanlı, Emet, Güre, Honaz, Homa, Selendi, Kula ve Geyikler yer almaktadır.
Germiyan coğrafyasının siyasi yönetim dışında edebiyat ve sanat açısından da kültür merkezi olan Kütahya’da Germiyan Bey’i Süleyman Şah’ın son yıllarında doğan [tahmini 1375 yılları] Yûsuf Sinânüddin, Demirkapı/Vacidiye medresesinde aldığı medrese eğitimi sonrası genç yaşında Acem illerinden Şiraz’a giderek Tıp ve Eczacılık tahsili yaptı. Tıp tahsilinin yanında Şiraz medreselerinde başta Seyyid Şerîf Cürcânî olmak üzere önemli âlimlerden aklî ve naklî dersler aldı.
Acem coğrafyasından Anadolu’ya dönüşünde bir süre Ankara’da kalan Hekim Sinan, Şeyh Hacı Bayram Ankaravî’nin halifesi oldu. Hacı Bayram-ı Velî’den halvet ve çile sülûkunu tamamladı ve Şeyhî mahlâsını aldı. Dergâhta kalıp dervişlik ve mürşitlik yoluna girmek yerine şifa ve hikmet yolunu seçti ve Kütahya’ya döndü. Şiirlerinde, yaşadığı bu halvetî-bayramî sırları görmek mümkündür.
Bu yıllar Hacı Bayram’ın ünlendiği yıllardır. Asıl adı Numan olan, Ankara’da doğup büyüyen ve bu Ahi şehrinde vefat eden [1340?-1429?] Hacı Bayram-ı Velî, Kayseri’de yaşayan Somuncu Baba’nın [Hamid-i Veli/Hamidü’d-din Aksarayî] yanında çilesini tamamlar ve Somuncu Baba’nın hizmetinde bulunur. Ondan Bayram mahlasını alır. Somuncu Baba, Alaattin Ali Erdebilî ocağına bağlı bir şeyhtir. Bu Ocak Osmanlı-Safevî mücadelesi başlamadan Anadolu’da sevilen ve hürmet edilen bir halvetgâhtır.
Ankara savaşı yıllarında Hacca giden ve sonraki yıllarda Somuncu Baba’nın hizmetinde kalan Hacı Bayram 1412 yılında Şeyhî Somuncu Baba’nın vefatı üzerine posta oturur. Şâir Şeyhî Sinân ile görüşmesi bu yıllardadır.

Hacı Bayram-ı Velî’nin ünü kısa zamanda yayıldı. Müridânı çoğaldı. Etrafında onlarca insanın toplanması Ankara savaşı psikolojisini üzerinden atamayan Osmanlı’ya, Padişah II. Murat’a ulaştı. Hacı Bayram’ı Edirne’ye huzura çağıran II. Murat, Hacı Bayram’ın sözlerinden, verdiği hediyeleri kabul etmemesinden ve alçakgönüllü olmasından etkilendi ve bu inancın Osmanlı’ya zarar vermeyeceğini anladı. Hacı Bayram’ın halvet düşüncesine bağlandı, “senden ve müridlerinden bize zarar gelmez, siz sadece ilimle meşgul olunuz, sizden vergi istemeyiz” diye ferman verdi.
Bu fermanla Ankara’ya dönen Hacı Bayram’ın müritleri hızla arttı. Halkın çoğunluğu müridiz demeye ve vergi vermemeye başladı. Ankara’nın iktisadi yapısı bozulunca II. Murat Hacı Bayram’dan bu işe çözüm bulmasını istedi. II. Murat’ın bu çağrısı, Köse Şeyh Ak Şemsettin’in ve Hacı Bayram’ın damadı Eşrefzâde Rûmî’nin bu çağrıya katılmasıyla Hacı Bayram müridlerini Kanlıgöl ve Hacettepe muhitinde topladı.
Hacı Bayram, Hacettepesi’nde müridlerini kurban sınavına tabi tutar. Kendisine inananları Allah yoluna kurban edeceğini söyleyerek çadır kurar. Bu kurban imtihanı sonucu çadırda iki müridle başbaşa kalır. II. Murat’a mektup yazar ve bu müritleri dışında herkesten vergi alınmasını ister.
Hacı Bayram bu kurban imtihanından sonra yeni bir içtihat kapısı açar. Halvetî Erdebilî tekkesi ile Kadirî-Nakşi silsilelerini ve inanç değerlerini birleştirir. Zikir anlayışını yeniler. Anadolu Türkmenlerinin geleneklerine bağlı, ehl-i beyte hürmette kusur etmeyen, melamet yolunu takip eden Halvetî Melamî Bayramîliğini oluşturur. Hacı Bayram-ı Velî’nin yenilediği Halvetî-Bayramî Dergâhı devrin en önemli âlimlerinin ders aldığı bir Bayramîlik merkezi olur.

Hacı Bayram-ı Veli, vefatından bir yıl once Bursa’da Emir Sultan’ın cenaze namazını kıldırmıştır. On dokuz halife yetiştiren Hacı Bayram-ı Velî’nin vefatından sonra bu dergâha devam eden halifelerinden Ak Şemsettin, Halvetî-Bayramî/Şemsiyye kolunu; Bıçakçı Şeyh Emir Sikkinî Ömer Dede, Halvetî-Bayramî/Melamî kolunu ve Şeyh Akbıyık Sultan, Halvetî-Bayramî/Celvetî kolunu kurmuş ve Halvetîlik bu kollar eliyle Osmanlı coğrafyasının en ücra köşelerine kadar yayılmıştır.

Hacı Bayram-ı Velî dergâhına devam eden Şeyhî bu dergâhta kaldığı yıllarda daha sonra Fatih’in Hocası olacak olan Köse Şeyh Ak Şemsettin Hazretleri’nin övgüsüne mazhar olur. Kaynaklar bu övgüyü şöyle nakleder:
Ak Şemsettin bir gün sûfîler ile halvette iken aniden “Âferin Behey Germiyân Türkü” der ve bir süre susarak halvete devam eder. Halvetten çıktıktan sonra hoş sohbete başlanıldığında sûfîlerden biri Akşemsettin’e “Aferin Behey Germiyân Türkü’ sözünün manasını sorar. Köse Şeyh şu cevabı verir: “ Seyr-i sülûkda/manevi yolculukta dört unsurdan felekler âlemine geçerken dördüncü gökde meleklerin şu beyti okuduğunu gördüm:

İy kemâl-i kudretüñ nefhinde ‘âlem bir nefes
V’iy celâl-i ‘izzetüñ bahrinde dünyâ keff ü hes

“Ey ezelî gücüyle bu âlemi ve kudret denizinin içinde sadece bir çöp kıymetinde olan bu dünyâyı bir nefeste yaratan Allahım.”

Meleklere “bu beyti niçin okursuz” dedim. Melekler “ Germiyân ilinde Şeyhî derler bir şâir vardır, bu beyti o söyledi, Allah Te’âlâ’ya bu beyit hoş geldi, bize bu beyti tesbîh edin diye buyurdu, onun için bu beyti okuruz “ dediler.

Şeyhî Yûsuf Sinân, Kütahya’ya döndükten sonra Germiyan Beyi II. Ya’kûb‘un saray doktoru olarak çalışmaya başladı. Hekimliğinin ve eczacılığının yanında san’atla ve özellikle şiirle uğraşıyordu. Şeyhî, bir taraftan hekimlik yapmakta, bir taraftan attâriyyesinde/eczahanesinde ilaç üretmekte, diğer yandan da Germiyân Beyi II. Yakûb’a kasîde sunmaktadır. Bu dönemde yazdığı her şiir, klasik divan şiirimizin ve tasavvufi değerlerimizin temelini oluşturuyordu. Yazdığı Kerem kasidesi bir çok şairimizi etkilemiş temel kasidelerimizden biridir.

Tarihçi ve tezkireci Gelibolulu Âli’nin yazdıklarına göre Germiyanoğlu II. Ya’kûb şiire ilgisiz, şâir ile ozanı birbirinden ayıracak bilgiden yoksundu. Bundan dolayı Şeyhî’nin kendisine sunduğu kasîdelerden bir şey anlamıyor ve Şeyhi’nin sanat anlayışını değerlendiremiyordu. Bir gün bir halk ozanı II. Ya’kûb’un huzuruna gelip kopuz eşliğinde;

Benüm devletlü sultânum akîbâtun hayîr olsun
Yidüğün bal ile kaymak yüridigün çayîr olsun

mısralarıyla başlayan bir küg okumaya başlar. II. Ya’kûb, kendi karekterine ve tabiatına uygun olan bu beyitten hoşlanmış ve “İşte şimdi bir hoşça söz işittim, mânâsını ve edasını beğendim. Bizim Şeyhî bilmem ne söyler; övmek ister ama sanırım ki bizi yerer” diyerek bu halk ozanına birçok hediye vermiş ve bir at bağışlamıştır.

Bizim Şeyhî, sultânın böyle söylediğini duyunca “akîbât” kelimesinin doğrusunun “âkıbet” ve “hayîr” kelimesinin doğrusunun “hayr/hayır” olduğunun farkına varamayacak kadar şiire ilgisiz olan Germiyanoğlu II. Yakub Bey’in bu davranışına üzülmüş ama bu üzüntüsünü saraya farkettirmeden inandığı yolda şiir yazmağa devam etmiştir.

Bizim Şeyhî, bu kutsal toprakların yetiştirdiği şâirler sultânıdır. Bu Koca Türkmen, Germiyan’ın, Kütahya’nın önemli Türkmen ailelerindendir ve bu aile uzun süre Germiyan ve Osmanlı’ya hizmet etmiştir.


Web Tasarım: Arena Ajans