MARDİN DEKLARASYONU: KÜRESEL TEÖRE KARŞI İHYA VE RESTORASYON –II

Bir önceki makalemizde belirttiğimiz şartlar altında Türkiye, kendi milli çözüm sürecini geliştirme ve uygulamakta son derece kararlı bir politika yürütmektedir. Türkiye’nin yaklaşımına göre, sözünü ettiğimiz kuşatmayı ve terör belasını bertaraf etmenin yegâne yolu, silahlı terör örgütlerini askeri yöntemlerle yok etmektir. Gerçekten de, son PKK’lı etkisiz hale getirilmeden çözüm ve barış imkânsız görünmektedir. Zira kanlı terör örgütü ve bu örgütün kana susamış sivil politik unsurlarıyla müzakere etmenin fayda getirmeyeceği çözüm süreci sonunda acı bir biçimde ortaya çıkmıştır.
Bu bağlamda Başbakanımız Sayın Ahmet Davutoğlu her zamanki bilge tavrı ve öngörüsüyle terörü bitirmek adına son kazmayı vurmak amacıyla nihai bir planı devreye sokmuştur. Çokkültürlüğü ve farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmasıyla maruf tarihi şehrimizde Mardin’de ortaya konulan on maddelik manifastoya göre, Habur, Oslo ve Çözüm Süreci deneyimlerini yaşayan Türkiye, ilk kez “şiddeti bir siyasi yöntem olarak kullanan yapıları” devre dışı bırakarak yeni bir yolculuğa çıkıyor. Aşağıda üç önemli maddesini gündeme taşıyacağımız deklarasyon, Kürt ve Türk toplumları arasında var olan dini ve tarihi gönül bağını daha da güçlendirmeyi hedefliyor:
Sözünü ettiğimiz önlemlerden birincisini – çatışmaların sürmesine ve PKK’nın alan hâkimiyeti gibi aptalca bir hırs ve kin içine girdiği atmosferde bile – yerel yönetimleri güçlendirme çabası teşkil etmektedir. Buna göre, iki maddesine rezerv koyduğumuz Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı artık ülkemizde de tatbik sahası bulabilecektir. Bu tedbir, Türkiye’nin terörle mücadele içindeyken bile demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü prensiplerinden asla taviz vermediği ve vermeyeceğini göstermesi açısından oldukça isabetli bir yaklaşımdır.
İkinci önemli adım, barış için müzakerelerde kimin ve kimlerin muhatap alınacağı sorunuyla doğrudan alakalıdır. Mardin Deklarasyonu’na göre, içine girdiğimiz yeni sosyo-politik konjonktürde terör sorunu aşmak için İstişare Meclisleri oluşturulacaktır. Silahlı ya da silaha destek veren örgüt ve partilerin yerine toplumun bizatihi kendisi muhatap alınacaktır bundan gayri. Bu admım haddi zatından başkanlık sistemi ve yeni Anayasa arayışları bağlamında gereken toplumsal zemini oluşturmanın ilk adımı gibi görünmektedir.
Üçüncü önemli adım ise, terörün küresel ve bölgesel boyutu dikkate alınarak, elinde silah olmayan ve şiddete destek vermeyen küresel, yerel ve bölgesel tüm aktörler ve toplum kesimleriyle müzakereyi esas alma prensibidir. Bu adım, aynı zamanda, toplumsal dayanışmayı pekiştirme hedefini öncelemekte ve yöneten-yönetilen ve halk ve devlet arasındaki uçurumu asgariye indirmek amacını vurgulamaktadır.
Sonuç itibarıyla, Ortadoğu coğrafyasının yeniden şekillendirildiği, haritaların tekrar çizildiği ve tabiri caizse yeni Sykes-Picot arayışlarının sürdürüldüğü, dünyanın en netameli ama en güzel coğrafyasında Türkiye, kendini boğma hamlelerine karşı son derece müteyakkız bir biçimde ön almaya çalışmakta, bir yandan kendine düşman dış dünyayla mücadele ederken, öte yandan kendi iç barışını gerçekleştirme arayışını bıkmadan usanmadan devam ettirmektedir.
Bu ulvi hedefe, ancak irfan sahibi halkımızın idraki ve desteğiyle ulaşılabilecektir.

Prof. Dr. Hüsamettin İNAÇ
husamettininac@yahoo.com


Web Tasarım: Arena Ajans