DİLİMİZDEKİ KİRLENMELER VE CEMİL MERİÇ ÜZERİNE

Son zamanlarda;  gerek basında gerekse konuşma dilinde dilde bir bozulma ve kirlenmeye şahit olmaktayız. Dildeki bozulmada sadece yabancı mal ve hizmetlerin ulusal pazara girmesine bağlamak sorunu açıklamakta çok yetersiz kalır. Devletin ihmalinin, basın sektörünün ve özelikle görsel haber araç ve kanallarının, bu kanallarda yayımlanan dizi ve programların dilde ki kirlenme de ciddi katkıları bulunmaktadır. Bunun en temel göstergelerinden biride bu sektörü tanımlamak için kullanılan kelimedir. Basın yayın organları veya kitle iletişim araçları tanımı artık kullanılmakta bunun yerine “medya” ya da İngilizcedeki yazılışı ile “media” denilmektedir.  Bunu ilk kullanan kesim ise bu kitle iletişim araçlarının yöneticileri ve yazarları olmuştur.

Bu gün dilden söz edince Cemil Meriçten bahsetmemek olmayacaktır şüphesiz. Cemil Meriç; kendini, yazar ve hocayım. Başlıca işim düşünmek ve düşündüklerimi cemiyete sunmaktır, diye tanımlayan özgün bir fikir adamıdır. Cemil Meriç’e göre dilsiz toplum olmaz.  Dil bir milletin hafızasıdır. Eğer bir toplum dilini kaybederse hafızasını kaybeder, bugünü düne bağlayan köprüler dinamitlenir.

O, tarihi seyir içerisinde düşmanlarımızın teslim alamadığı tek kalenin hafızamız yani dilimiz olduğunu savunur. Dil ki bir milletin değil belki bütün bir medeniyetin ifade vasıtasıdır.

Dil, sadece bir konuşma ve anlaşma vasıtası değildir. Dil bir milletin ilmî hafızası, hatırası yani ruhudur. Mayasıdır, özüdür. Dilini kaybeden hafızasını ve hatırasını kaybeder. Hafızasını kaybeden insan, hem ferdî, hem de millî kimliğini kaybeder. Neslinin düşmanı, düşmanının ise gönüllü kölesi/uşağı olur. Etrafınıza bakınca, bu prototipin bolca örnekleriyle karşılaşmanız mümkün.

Bir milletin ruhu, karakteri, anlayışı çoğunlukla sanatkârların ortaya koydukları eserlere yansıdığından bu yönüyle de dil, sosyal yapının ve kültürün aynası durumundadır. Dolayısıyla bu eserlerin dikkatle incelenmesi o milletin karakteri hakkında sağlam ipuçları verecektir.

Millî varlığın korunmasıyla dilin korunması arasında çok sıkı bir ilgi vardır. Dilini unutmayan fakat bağımsızlığını kaybeden bir toplum milliyetini koruyor demektir. Bu toplum, bağımsızlığını kazanıp bir devlet kurarak, bir millet olarak yeniden tarih sahnesine çıkabilir. Sovyet Rusya’nın dağılmasıyla Türklerin ve diğer milletlerin bağımsız birer devlet olarak yeniden tarih sahnesine çıkmaları bunun en yeni örneğidir.

“Bir toplumu yok etmenin ilk adımı, o toplumun hafızasını, yani kitaplarını, kültürünü ve tarihini silmek, yok etmektir. Bundan sonra yapılacak şey, o toplum için yeni kitaplar yazmak, yeni bir kültür imal etmek, yeni bir tarih icat etmek, uydurmaktır. İşte tüm bunlardan sonradır ki, bir toplum geçmişte ne olduğunu unutur; bugün ve gelecekte ne olacağını bilemez hale gelir!”

 Tanınmış Çek romancı Milan Kundera; Sovyet işgaline uğrayan ve bir gecede bütün sokak isimleri değiştirilen Prag için de, “Prag, bir gecede hafızasını kaybetti!” tespitini yapar. Bu kültür trajedisi, bize de bir şeyler hatırlatıyor tabii ki. Biz de bu tür ‘hafıza silme, idraki sıfırlama, birikimli beyinleri bir anda tabula rasa’ya (boş levhaya) çevirme operasyonlarına’ pek âşinayız!..Dil ve kültür intikalinin kesintiye uğratılması, o millet için feci bir durumdur. Toparlanmak hayli zaman alır. Hatta mümkün olmayabilir de…

Dil, toplum dokusunun, medeniyet DNA’sının şifresidir. Bir kimlik mührüdür. Varlık belgesi, aidiyet beratı ve mensubiyet senedidir.

Dil ve din birliği yıkıldı mı, cemiyetin harcı ortadan kalkar; mozaik dağılır ve millet ‘yığın’ haline gelir. Sürüleşir ve ömür boyu sürünür oradan oraya. Bozguncu ve yozlaştırıcıların dil ve din üzerinde bu kadar ısrarla oynaması tesadüfî değildir.

Cemil Meriç, bir kişinin aydın olabilmesi için mutlak surette kendi dilini çok iyi bilmesi gerektiğini söyler. “Aydın olmak herkesin hakkıdır. Ancak bu da bir çok şartlara bağlıdır. Önce kendi dilini, tarihini bilmek, sonra bu çerçeve içinde kendi dilini ve tarihini öğrendikten sonra, bütün tarihi, bütün düşünceleri öğrenmek, bunun dışında birkaç yabancı dili mükemmel bir şeklide öğrenmek…”[8] Bu sözlerine ilaveten başka bir yerde, “yeter ki [aydın] ana dilini gerçekten bilsin. Kelimeleri şecereleriyle tanısın. Asıl olanları adilerinden ayırsın” der.

Cemil Meriç’in aydın olmanın vazgeçilmezi olarak gördüğü dil yine aydınlar tarafından müdahalelere maruz kalmış, dilin tabii seyri değiştirilmeye çalışılmıştır. “Mustağripler, zaferin sarhoşluğuyla bedahetlere meydan okurlar. Hiç bir ülkenin eşine rastlamadığı bir Vandalizme inkılâp adı verilir: Dil inkılâbı. Bu aşırı tasfiyecilik çıkmaza saplanınca sahneye yeni bir nazariye çıkarılır: Güneş Dil Teorisi. Bu dâhiyane buluş, intelijansiyanın namusunu kurtarır. Türkçe bütün dillerin anası olduğuna göre özleştirmeğe ne lüzum var… Ama bir kere ok yaydan fırlamıştır. İntelijansiya ebedi şef’in ölümünden sonra büsbütün gemi azıya alır.  Dil devrimi politikanın emrindedir artık. Ona dil uzatmak, devlete karşı koymaktır. Aydının tek hürriyeti vardır: dili tahrip. Mektepler, nesillerin hafızasını nesebi gayr-i sahih “tilcik”lerle doldurur. Güdümlü basın bu yıkıcılığa alkış tutar.”  Cemil Meriç dil inkılâbına şiddetle karşı çıkar: “Dil’de inkılâp olmaz. İhtiyar tarih, dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir çılgınlığa şahit olmamıştır.”der. Zira “dünyanın iki büyük inkılâbı, yani 1789’la 1917, ne kadar sınırlı, ne kadar korkakmış. Bütün müesseseleri yerle bir etmiş ama dile dokunmamış ikisi de.”

Bizdeki dile müdahalelere öfkesini böyle dile getiren Cemil Meriç, aynı şekilde “uydurma dil” faaliyetine de tepki gösterir. Uydurma dil faaliyetini, “bu bir sakamettir. Bir imha hareketidir.” sözleriyle ifade eder ve uydurma dile karşı olduğunu, hayatı boyunca bununla mücadele ettiğini, etmekte olduğunu ve edeceğinin altını çizer. Cemil Meriç’e göre uydurma dil, tarihten kaçanların, şuursuzluğun, hafızasını kaybeden bir neslin, ülkesizlerin dilidir.  Yabancı kaynaklı kelimelerin dilimize girmiş veya girecek olanları ve bunların kullanımları ile ilgili tespiti de şu şekildedir: “Batı dillerinden alınacak yeni mefhumlara gelince, bunlar ya beşerîdirler, o zaman yeni olamazlar ve mutlaka dilimizde karşılıkları vardır; ya Batı tarihine bağlı mefhumlardır: sosyalizm, anarşizm, demokrasi gibi…tercüme edilemezler, aynen alacağız; ya bir icadın yani bir fethin beratıdırlar, onları olduğu gibi almışız ve ya Türkçeleştirmişiz, kim ne diyebilir?”

Dil o kadar önemli ki, Cemil Meriç en güzeli ifadesiyle “Kâmusumuz, nâmusumuzdur!” demiş. Evet, dilin bozulma ve yozlaşması, namusun kirlenmesi kadar arzu edilmeyen, kötü bir durumdur. Batılı düşünür Heidegger de, “Dil insanın evidir” der. Ev, ferdi, aileyi ve neticesinde bütün bir toplumu dış saldırılardan, her türlü fenalık ve yozlaşmadan korur.

Cemil Meriç’in dil konusunda yapılması gerekenlerle ilgili bir de teklifi vardır: “Yapılması gereken: lafızları sağlam mefhumlara bağlamak, dilin mazbut bir kamûsunu vücuda getirmektir. Başka bir deyişle olanı korumak, yeni ihtiyaçları karşılamak için yeni ıstılahlar yaratmaktır.”  Burada hemen belirtelim Cemil Meriç kamûsu namus olarak görenlerdendir: “Kamûs, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla. Kamûsa uzanan el namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhtilali, tek mukaddese saygı göstermiş: kamûsa.”

Cemil Meriç’in kavram ve konulara yaklaşımı hep kendine has bir yaklaşımda olmuştur.  Onun düşüncelerinin temelinde sağlam ve geniş kültür birikimi yer alır. Cemil Meriç’in ele aldığı konularda derinlemesine incelemelerini, tarafsız yorumlarını ve sağlam hükümlerini görürüz.Son söz olarak yazımızı Cemil Meriç’in sözleriyle sırlayalım.

‘Bir çağın vicdanı olmak isterdim; bir çağın, daha doğrusu bir ülkenin. İdrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim; kelimeden, sevgiden bir köprü… Ben bu mazlum medeniyetin sesi olmak istiyorum… En büyük tehlike, uzun zamandır müptela olduğumuz yobazlık. Bize düşen, dertlerimizi ömür boyu gönüllerinde taşıyan insanlara sevgiyle eğilmek ve “hödük” idrakimize hata gibi gelen kusurları cımbızla ayıklamaya kalkışmamak. Türk insanı irfandan önce sevgiye ve anlayışa muhtaçtır.”

                                                                                                                                      *  Cemil Meriç

* Cemil Meriç; 1916 da Hatay’da doğdu. Ailesi Balkan Savaşı sırasında Yunanistan’dan göçmüştü. Fransız idaresindeki Hatay’da Fransız eğitim sistemi uygulayan Antakya sultanisinde okudu. Tercüme bürosunda çalıştı, ilkokul öğretmenliği ve nahiye müdürlüğü yaptı. Hatay hükümetini devirmeye çalıştığı suçlamasıyla yargılanıp hapis yattı.1940’da İstanbul Üniversitesine girip Fransız dili ve edebiyatı öğrenimi gördü. Mükemmel düzeyde Fransızca okuyup yazan Meriç, İngilizceyi anlıyor, Arapçayı kendi ifadesiyle söküyordu.Elazığ’da(1942-45) ve İstanbul’da(1952-54) Fransızca öğretmenliği yaptı.1941’den başlayarak İnsan,Yücel, Gün, Ayın Bibliyografyası dergilerinde yazmaya başladı. İÜ’de okutmanlık yaptı.(1946-63), Sosyoloji bölümünde ders verdi(1963-74).1955’de gözlerindeki miyopinin artması sonucunda görmez oldu, ama olağanüstü çalışma ve üretme temposu düşmedi. 20.Asır, Dönem, Yapraklar, Yeni İnsan, Kubbealtı, Türk Edebiyatı dergilerinde yazıları yayımlandı. Hisar dergisinde Fildişi Kuleden başlığıyla sürekli denemeler yazdı.1974’de emekli oldu ve yılların birikimini ardarda kitaplaştırmaya girişti.1984’de önce beyin kanaması, ardından felç geçirdi,13 Haziran 1987 de vefat etti.

*(Oğuzhan KARABURGU / Cemil Meriç, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 2006, s.185-189,Düşünen Siyaset)


Web Tasarım: Arena Ajans