İran’la Yüzleşme: Muhasebe mi? Müzakere mi?

Arap Baharı sürecinin başlamasından önce çok iyi ilişkilere sahip olan iki komşu ülke arasında Suriye savaşıyla zirveye ulaşan ihtilaf ve anlaşmazlık yerini sükûnete ve dostluğa mı bırakacak? Son haftanın en önemli dış politik gündemi bu soru etrafında odaklanıyor. Başbakan Davutoğlu’nun ani Tahran ziyareti bu konuda ümitleri yeşertiyor.

İlişkilerin geçmişi aslında bu ihtimali güçlendiriyor. Zira İran’ın en zor ve en karanlık günlerinde Türkiye hep bu vefasız komşunun yanında yer aldı. P5 + 1 Ülkeleriyle nükleer müzakerelerde anlaşmazlığın yaşandığı, İran’ın uluslararası sistemden dışlandığı ve ülke halkının acımasız bir ambargoyla inim inim inletildiği bir konjonktürde Türkiye İran için adeta bir nefes borusu olmuştu. Brezilya’yla birlikte uluslararası güçlere karşı dimdik karşı duran Türkiye, Amerika’nın yıllık 20 milyon doların üstünde ticareti yasakladığı meşhur d’Amato yasasını aşmak için her türlü alternatifi gündemine taşımıştı.

Ne var ki, Türkiye’nin yaptığı bunca fedakârlığa rağmen İran, Suriye savaşının patlak verdiği günden itibaren Türkiye’nin Esed’i uluslararası sisteme çekmeye yönelik hemen her çabasını berhava etme ve Türkiye’yi köşeye sıkıştırma konusunda yapmadığını bırakmadı. Öncelikle bölgede mezhepçi politikalardan pragmatik hedefler deren İran, Irak’ı karıştırdı. Amerika’nın Şii mezhepçi oluşumlara ön açan politikalarından istifade ederek dönemin Irak devlet başkanı Maliki ile işbirliğine giderek Irak’ı birleştiren dinamikleri birbirini ardınca dinamitledi.

İranlı mollaların siyasi şehveti o kadar ileri bir noktaya varmıştı ki, İslam coğrafyasını yerle bir edecek ittifaklar geliştirmekten geri durmadı. Amerika’nın beceriksiz ve pasif tutumu neticesinde Ortadoğu’da yıkıcı bir varlık göstermeye başlayan Rusya ile birlikte katliam ve cinayetlere imza atmaktan çekinmeyen İran, küfre karşı cihat ilan ettiğini en yetkin isimleri vasıtasıyla dile getirmekten çekinmedi. Bu yaklaşıma göre, Sünniler kâfirdi ve onlara karşı Rusya ile birlikte cihat ilen etmek ise dini bir vecibeydi.

Bu esnada İran’ın bu yaklaşımından duyduğu memnuniyeti gizleyemeyen Amerika ve İsrail, İran’a dostluk elini uzatmakta gecikmediler. Müzakerelerde uzlaşıldı, nükleer tehdit ortadan kalmıştı. İran’ın bloke edilen yüzlerce milyar doları artık kullanılabilecek ve Amerika bundan sonra bölgede Türkiye’yle değil İran’la iş tutabilecekti.

Ancak şimdiye kadar İran’la güllük gülistanlık görünen bu çerçeve, beraberinde birtakım tehditleri de getiriyordu. Bunların başında İran’ın bölge dışı aktörler tarafından bir paçavra gibi kullanılıp atılması ve bölge ülkelerinin menfaatinin aksine Suriye’nin parçalanması gündeme bomba gibi düşüyordu. Bu durumu geç de olsa fark eden İran, belki de ilk defa izlediği berbat ve katliamcı politikayla yüzleşme ve kendini muhasebe etme gereği duydu.

Bu anlayışlar bağlamında İran’da temaslarda bulunan Başbakan Ahmet Davutoğlu, “5 noktada birliktelik olduğu inancındayım” dedi. Davutoğlu Suriye’ye ilişkin o noktaları sıraladı: -Bölge sorunlarının bölge aktörleri tarafından çözülmesi; -Suriye’nin toprak bütünlüğü ve birliğinin bozulmasına izin verilmemesi; -Ateşkese birlikte destek vermek; -Temsil kabiliyeti yüksek bir yönetim olması; -Teröre karşı amasız, kayıtsız, limitsiz bir işbirliği.

Umalım ki bu temaslar, İran’ı takiyeci ve sinik Sasani yaklaşımdan insani ve ahlakçı bir noktaya çekme hususunda beklenen faydayı beraberinde getirir.

 


Web Tasarım: Arena Ajans