Amerikan Rapsodisi: Nükleer Zirve’nin Ardından

Bu köşenin müdavimleri siyaset alanının ve özellikle diplomasinin algılar üzerinden yapıldığını ve algı yönetimiyle iç içe bir retorik, eylem ve söylem birlikteliğinin olduğunu hatırlayacaklardır. Nitekim Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın gezisi de daha başlamadan bu algı oluşturma çabalarıyla gölgelenmeye çalışıldı.

Öyle ki, ilk önce Erdoğan’ın Amerika’ya gitmeyeceği söylendi. Gidince karşılanmayacağı söylendi. Karşılananınca kimseyle görüşmeyeceği söylendi. Görüşmeler gerçekleşince de müzakereler başarısız gösterilmeye çalışıldı.

Tabii ki bizim algı operasyonlarıyla ya da ülke imajına zarara veren operasyonun alçak ve hain aktörleriyle bir işimiz yok. Biz bilimsel açıdan dış politikanın tarafı olan aktörleri objektif bir biçimde analiz etmeye ve süreç çözümlemesi yapmaya dayalı yolculuğumuzu devam ettireceğiz.

Bu çerçevede öncelikle Nükleer Zirve’nin resmi anlamda ikili görüşmeler yapılmaya uygun bir platform olmadığını izahla yazımıza başlayalım.  Ancak Obama’nın sadece Çin ve Türkiye lideri ile görüşmesinin ehemmiyetini de ıskalamadan ve medyada yer alan Tayyip Erdoğan Obama ile “görüşebildi” ya da “görüşme bir saate yakın sürdü” sakilliğine de kapılmadan. Zira Türkiye, Amerika tarafından önemsenmeyecek bir ülke olamaz. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Bin yıldır Ortadoğu coğrafyasında yer alan ve güneyindeki savaşta her zaman oyun kurucu olamasa da daima oyun bozucu olabilecek bir ülkenin lideriyle Obama her halükarda görüşmek mecburiyetindedir. Bizim de Amerika’yla görüşmek ve onların fikirlerine önem vermek zorunda olduğumuz gibi.

Bu seyahatte Dış İşleri Bakanı Kerry, ABD Başkan Yardımcısı Biden ve Başkan Obama ile heyetler halinde ve ikili görüşmeler gerçekleşti. Bu görüşmelerin temelini Suriye’de kalıcı barışın sağlanmasına yönelik formüller, Suriyeli göçmenlerin durumu, DAEŞ’le mücadele ve Amerika ve Avrupa’yla sınır güvenliği ve istihbarat paylaşımına dair sorunlar masaya yatırıldı.

Her ne kadar diplomasinin parıltılı kelimeleri kullanılsa da, bu görüşmeleri bir zafer ya da hezimet olarak nitelendirmek isabetli değildir. Çünkü zafer olarak ifade edilebilecek bir müzakerede görüşülen kişinin ciddi ve yaptırım gücü olan birsi olması gerekir. Hâlbuki şu konjonktürde Obama hem izlediği dış politika ve hem de kişisel profili açısından ciddiye alınabilecek bir aktör olmaktan oldukça uzaktır.

Amerikalılar genel seçimlerin son aşamasında bulunan liderlerini lame duck (topal ördek) olarak adlandırırlar. Zira son günlerini/aylarını yaşayan bir lider dünya çapında etki yaratacak etkin ve etkili politikalar izlemeyi tercih etmezler. Çünkü alacakları kararlarının neticeleri artık kendilerine politik bir kazanç getirmeyecektir. Ayrıca bu kararların halefi tarafından uygulanacağının bir garantisi de yoktur. Bunun yerine Amerikan liderleri son dönemlerde Holywood oyuncularını aratmayacak bir biçimde rol kesmeye, sansasyonel bir biçimde imaj tazelemeye ve netice itibarıyla torunlarına anlatabilecekleri küçük enstantanelere yönelmeyi daha çok tercih ederler. Obama’nın son Küba ziyareti, beden dilini kullanarak Castro’ya efendi pozu takınması ve İran’da Ruhani’nin yardakçısı gibi davranması bu kategoride değerlendirilmelidir.

Doğruyu söylemek gerekirse, Suriye ile kesin çözüm, göçmen sorunuyla ilgili küresel duyarlılık ya da küresel teröre karşı birlikte mücadele ancak bir sonraki yıla bırakılacak sorunlar olarak görülmelidir.

 

Prof. Dr. Hüsamettin İNAÇ

husamettininac@yahoo.com


Web Tasarım: Arena Ajans