Connect with us

DR. PINAR YAZKAÇ

TÜM YÖNLERİYLE YAŞAYAN KÜTAHYALI RESSAM AHMET YAKUPOĞLU

Yaşayan koca çınar, son hazerfen ressam, neyzen,minyatürist,müzehhip
        Yaşamı ve eğitim hayatı:

Kökleri  Germiyanoğluna dayanan , Kütahya’nın Saray Mahallesi’nde 1920 Kasım’ında doğan ressam , Yakupoğulları’ndan ,Zaptiye Onbaşısı Hacı Halil Ağa ile Şefika Hanım’ın oğludur .Kendini bildiğinden beri resme meraklıdır ve ilk resim dersini babasından almıştır. Sanatçı, henüz beş yaşındayken evlerinin duvarlarına ve dolap kapaklarına resimler yapmaya başlamıştır.  Resme olan alâkası henüz küçük yaşlarda resimli kitapları uzun uzun incelemesiyle başladı.Soyadı Kanunu çıktığında, Hacı Halil Ağa’ya ‘Çalışel’ soyadını yakıştırdılar.Böylece ressam Ahmet ,1964 yılına kadar Çalışel,ondan sonra da Yakupoğlu diye imza atacaktır. İlk tahsiline 1927 yılında Derviş Paşa İlkokulu’nda başlayan Yakupoğlu, resimlerin bazılarını okul salonlarında sergiliyor, diğer derslerinde de başarılı oluyordu.

İlk ve orta tahsili sırasında Vahid Paşa İl Halk Kütüphanesi’nin devamlı okuyucusu olarak, resimli kitapların ve resim sanatı üzerine yazılmış kitapların tamamını okuyan Yakupoğlu, iyi bir ressam olmanın yollarını arıyordu.

Kütahya Lisesi’ndeki resim hocalarından merhum Remzi Koçak,Ahmet’e ‘Akademi’den  söz eden ilk hocaydı. Aynı lisede görev yapan ünlü ressam Ahmet Doğuer’in de dikkatini çekmiştir. Yine resim hocalarından merhum Ressam Ahmet Doğruer ise, ‘bu çocuğun mutlaka Akademi’ye gitmesi ’hususunda ısrar eder.Ancak imkanlar henüz uygun değildir. Liseyi bitirdikten sonra, İstanbul’a giderek adını duyduğu günden beri hayallerini süsleyen Akademi’ye girebilmek için bazı kapıları zorlamış, ancak bozguna uğramıştır.Ta ki,1941 ilkbaharında  Ord.Prof.Dr.Süheyl Ünver’in  Anadolu turnesine çıkması ve Kütahya’yı ziyaretinde Ahmet’i keşfetmesine kadar. Süheyl Ünver ‘in ilk karşılaşması dinlenmek için mola verdikleri meşhur Çakırın Kahvesinde duvarda asılı olan resmi çok beğenmesi ve bu resmi kim yaptı? Sorusu ile başlar.Ve bu resmin sahibini merak eder tanışmak istediğini söyler.Ahmet Yakupoğlu babası ile birlikte resimleri ellerinde Süheyl Ünver’in karşısına çıkar.

 

Ve  Nihayet şans yüzüne gülmüştür adeta aşkla yaptığı resimler sayesinde lise yıllarında bir kütüphanede tanıştığı Prof. Dr. Süheyl Ünver’in teşvik ve himayesinde İstanbul’a uzanan bir hayat hikâyesi, 1945 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirmesinin ardından sanat ve sanatçılarla iç içe bir yaşam biçimine dönüşecektir.

1941 yılında  Vahit Paşa İl Halk  Kütüphanesi’nde ki yazmalar üzerinde çalışmaya  Kütahya’ya‘ya gelen İstanbul Üniversitesi profesörlerinden Süheyl Ünver  ile tanışma imkanı bulması onun hayatının dönüm noktasını oluşturacaktır. Hem ilmiyle hem san’atıyla şöhret bulmuş, lâkin faziletinden hiç tâviz vermemiş bir mübârek şahsiyet olan Süheyl Ünver ölünceye kadar talebesinin elini hiç bırakmayacak ,yolunu aydınlatacaktır.

Kütahya Lisesi’nden sonra İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi giriş imtihanına çok güzel ve başarılı resimlerle giren Yakupoğlu, sözlü mülakata gerek kalmadan Akademi’ye alınır.Fakat yine zorlukları başarması gerekecektir.Bakınız o günlere ait çok önemli ve özel  bir anıyı  Ahmet Yakupoğlu’nun yeğeni Rıfat Çalışel Bey şöyle anlatmaktadır; ‘Dayım  sınava girerlen iki adet veskalık siyah beyaz fotoğraf isterler.Kütahya’dan yola çıktığında böyle bir hazırlığı olmadığı için.Hemen izin ister ve Akademinin lavabosunun aynasına bakarak hemen oracıkta 3cm x4 cm e bir karakalem portre resmini çiziverir.Hemen müracata verir.O kadar gerçekçi bir resim olmuştur ki fotoğraftan ayırt edemeyecek kadar başarılıdır.İşte böylelikle sınava girebilir.Dayımın azmi ve isteği  mücadeleli başlayan bu sınavdan zaferle çıkmasına sebeb olmuştur.’

Süheyl Ünver Bey’in teklifiyle Resim BölümüFeyhaman Duran Atölyesi’ni seçer ve buradan mezun olur (1941-1945). İstanbul’da bulunduğu yıllarda Prof. Süheyl Ünver’den Minyatür ve Tezhip, Neyzen Halil Dikmen’den “Ney”, yine Neyzen Nurullah Kılınç Bey ile Süleyman enginer’den musiki dersleri aldı.Böylece ders aldığı bu değerli hocalar vasıtasıyla ;   hem modern batı resmiyle hem de geleneksel  kitap sanatlarımızla tanışmıştır. O dönemde Pariste sergi açabilecek seviyede bir ressam olduğu halde, memleketi olan Kütahya’ya dönmeyi ve tabiatı resmetmeyi tercih etti. Kütahya’ya döndükten sonra Süheyl Ünver’in onu yönlendirmesiyle Kütahya’nın tarihi ve doğal güzelliklerini resmetmeye adeta kayıt altına almaya başladı.Resim dışında müzecilikle de uğraşan Yakupoğlu, Vacidiye Medresesi’nin müze olarak açılmasında, tanziminde ve kadrolaşmasında birinci derecede görev aldı. Bu müzede dört yıl görev yaptıktan sonraİ.Ü.Tıp Tarihi Enstitüsü’nde Süheyl Ünver bey’e yardımcı olarak ihtisasını tamamladı.

Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirdikten sonra memleketi Kütahya’ya dönerek kendine has bir dünya kuran ve resimlerine neredeyse imza atmaktan bile çekinen, bildiğiniz sanatçı kalıplarından hiç birinin içine sığdıramayacağınız, nesli tükenmiş bir sanatkâr.Yakupoğlu , Kütahyalı bir Hoca Ali Rıza, derviş-meşrep bir ressam, bir süfi, gönül ehli bir musikişinastır .

 

Tabiiatın ve tarihin ressamı Yakupoğlu ; aynı zamanda restöratör  ve müzecidir …….

Resimlerinde  öncelikle Kütahya ve çevresindeki tabiatı resmetmiş, kaybolan sokak ve tarihi yapıları günümüze taşıyan bir ressam olarak kültür ve sanatımıza büyük bir hizmet vermiştir.Kendisini adeta Kütahya’ya adamış,tarihine, doğasına,kültürüne hizmet etmiştir. Kütahya’nın dışında başta İstanbul olmak üzere, Konya, Bursa, İznik, Antalya, Amasya gibi bir çok şehirden, artık birer belgesel vasfını taşıyan resimler yapmıştır. Kütahya Müzesinin kurulmasını sağlamış, Tabiat ve tarih sevgisinin ifadesi olarak, resim yapmaktan öte, Kütahya’da yoğun ağaçlandırma çalışmalarında bulunmuştur. Bu çalışmalara ve Kütahya’daki tarihi eserlerin restorasyonlarına maddi ve manevi olarak katılmanın ötesinde fiilen de çalışmıştır.

Portre Ressamıdır aynı zamanda………

Portre dalında, karakalem ve yağlıboya olarak dostlarından ve çevresinden bazı kişileri resmetmiş ayrıca bahçesindeki kır çiçeklerinden oluşan bir albüm hazırlamıştır. Sanatçı daha çok manzara kent görünümleriyle akılda kalsa da ; aynı zamanda başarılı bir portre ressamıdır.Zira Akademide ders aldığı hocası; Feyhaman Duran Bey başarılı bir portre ressamıdır.Natürmort(ölü doğa ) türü resimlerinde de derin bir gözlem iyi etüt edilmiş başarılı kompozisyonlar ve zengin bir renk paleti gözümüze çarpar hemen.

Ahmet Yakupoğlu’nun sanatçı bir ruha sahip olduğu mayasında  sanat genlerini taşıdığı sıradan bir insan olmadığı yaptığı resimlerden ve taşıdığı tarih ve doğa bilincinden anlaşılmaktadır.O diğer çağdaşları gibi Fransa Londra Paris gibi Felemenk şehirlerini değil, yüzünü Anadolu’ya yaşadığı kente dönerek kendi kültürünü doğduğu toprakları resmetmeyi tercih etmiştir.Anadolu  coğrafyasında da Kütahya ili başlı başına bir kitap dolusu resim olmuştur.İkinci sırayı İstanbul resimleri almıştır. Ahmet Yakupoğlu’nun  bu yolda ilerlemesinin beklide en önemli sebebi; Hocası  Feyhaman Duran,Halil Dikmen ve Süheyl Ünverdir .Bu isimlere bakıldığında Cumhuriyet sonrası Güzel Sanatlar  Akademisinde de ders veren bu sanatçılar deyim yerindeyse idol sanatçılardır. Ahmet Yakupoğlunun bu önemli ekole sahip sanatçılarla birebir etkileşimde  olması onunda gelecekte Türk resminde önemli bir yere sahip olacağının ispatı  gibidir.

Yakupoğlu, hatıralarında geçen ifadesiyle: “Kâmikâr Uluğ Bey’in kendisine muvaffakiyet dilerken söylediği gibi ‘iyi bir babaya’ düşmüştü.” Zira Süheyl Bey, insan yetiştirme sanatının ustalığını iyi bilen bir kâmil insandı. Feyhaman Duran’ın Yakupoğlu ile Akademi’den yürüyerek birlikte yola çıktıkları sırada Süheyl Bey için söylediği şu satırlar onun olgunluğunu gösterir: “Ahmed! Atatürk demiş ki ‘Efendiler, mebus olabilirsiniz, vekil hatta reisicumhur dahi olabilirsiniz. Fakat sanatkâr olamazsınız!’ Ahmed! Sanatkâr olabilirsin, fakat insan olmak çok zor. İşte ben Süheyl Bey’de her ikisini bir arada gördüm. Evet Süheyl Bey gibi birisini çok az görmüşümdür. O, öyle mübarek bir insan!”.

Böyle mübarek ve kemal sahibi bir insanın rahlesinde pişmek Yakupoğlu için bir bahtiyarlık olduğu kadar Süheyl Bey için de bir bahtiyarlıktı. Hakikat yolunun büyüklerinin söylediği üzere: “Mevlâna gibi mürit olursan Şems-i Tebrizî gibi mürşit çıkar karşına.”

Tam da öyle olur; Süheyl Ünver Hoca kaybolan kültürel değerlerin tespit edilip hemen kayıt altına alınması gerektiğine inanıyordu. Mümkün olduğunca eski sanatlarımızı diriltip yeni nesle aktarılması için talebe yetiştiriyordu.Ressam Ahmet Yakupoğlu bu yolda eline düşmüş en kıymetli mücevherdi.Onu en yakınında tuttu.Ailenin bir ferdi ve çocuklarının,talebelerinin ‘Ağabey’i kendisinin ‘Hayrülhalef’i gördü.Ahmet Yakupoğlu da hocasının kendisi hakkındaki hiçbir düşüncesini boşa çıkarmayacak bir öğrenci oldu.Hocasına bir mürşide bağlanır gibi bağlandı.Daima yolundan yürüdü.Türkün bütün değerlerini kucaklayacak bir geniş gönle ve azme sahip oldu…’

Ahmet  Yakupoğlunun Hocasına Olan Bağlılığı ve Düsturları:

Ahmet YAKUPOĞLU , Merhum Süheyl ÜNVER Beyefendinin “Öğrenci yalnız sanatı değil; sanatı öğreten hocayı da öğrenmelidir.”  Sözünden hareketle hocasından sadece sanat öğrenmemiş, onun güzel hasletlerini de kendi bünyesine katmıştır.  Bu tespite bir misal verecek olursak;

Süheyl ÜNVER merhumun eşine ender rastlanır bir değer olduğunun, yaptıklarının çok önemli olduğunun, on kişinin yapacağı işleri tek başına yaptığının anlatıldığı bir anda Süheyl Bey bütün mütevazılığı ile “ Biz vazifemizi yapıyoruz ” der. Faziletten bahsedilecek olur, o zaman; “ Hayır! Fazilette menfaat vardır, vazifede menfaat yoktur! ”   diyerek yapılacak hizmetlerin hiçbir menfaat gözetilmeksizin yapılması gerektiğini anlatır.

Bu düşünceyi kendine düstur edinen Ahmet YAKUPOĞLU Hocam yaptığı hizmetlerin değerlendirmesini Rengârenk Kütahya kitabında şu cümlelerle anlatmaktadır:

“Bu hasletler taa kıyamete kadar kaybolmayacaktır. Ne var ki, bizlere bırakılan bu mirasın hayırlı yollara yönlendirilmesi, istikbâlde gelecek nesillere iftihar edecekleri mânevî sermayeler bırakılması, millî şahsiyetimizin muhafazası bakımından bizlere bir borçtur.”

Ahmet YAKUPOĞLU Hocam; mütevazı bir kişiliğe sahiptir. Yaptığı onca büyük işlerde kendini hiçbir zaman öne koymaz, daima geri planda kalır. Bu hâlini kitaplarının mukaddime kısmında net olarak görürsünüz. Filanca beyefendinin gayretleriyle ya da filanca beyefendinin verdiği fikirle diye kurduğu cümlelerle kendini hep saklamıştır. Yaptığı işin büyüklüğünü kendine mâl etmez, “Beni yetiştiren mübârek insanlara ve memleketime” diyerek tevazusunu ve kadirşinaslığını ortaya koyar. O kadar kadirşinas, mütevazı ve nezaket sahibidir ki talebeliği esnasında ikamet ettiği yerleri anlatırken Mihrişah Sultan Külliyesinde yattım yerine; Üçüncü Sultan Selim’in Vâlidesi Mihrişah Sultan misafir etti, Fatih Külliyesinde barındım yerine de Hazreti Fatih barındırdı ifadelerini kullanır. Onun bu mütevazı görüntüsünün altında büyüklüğü durmaktadır. “İnsanda büyüklüğün mikyas’ı, tevâzudur.”  Sözünden anlaşılacağı üzere onun tevazusu, bir âbide şahsiyet olduğunun göstergesidir.

Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyince hâke, nebat                                                                 Mütevazı olanı Rahmet-i Rahmân büyütür. Dizelerinde belirtildiği gibi O, Rahman’ın Rahmetine mazhar olmuştur.

“Toplumun efendisi hizmet edendir” buyuruyor peygamber efendimiz. Ahmet YAKUPOĞLU Hocam bu hadis-i şerif gereği, hizmetleri ile topluma efendi olmuştur. Bu sebeple toplumun örnek alması gereken bir âbide şahsiyettir.

Onu en güzel elli küsur yıl beraber olup, 27 Ağustosta dar-ûl beka’ya irtihâl eden bir başka âbide şahsiyet Mehmed DUMLU Hocam tarif eder. Mehmet DUMLU Hocam,  Batmayan Güneş Devam Eden Gölgeler Kitabında Onu şu sözlerle tanıtır:

“Ressam Ahmet YAKUPOĞLU, ahlâkiyle, etvarıyla, ahvaliyle, kemâliyle, güzel sanatların her dalının zirvesinde olmasıyla, bir karıncayı dahi incitmekten korkan ince hassas ruhuyla bütün insanlığı peşinden koşturan ilâhi bir lutfa mazhar olmuş bir merd-i Hûda’dır…Bir Hakk eridir…Bir güzel insandır…. İçiyle dışıyla mükemmel, eserleriyle ölümsüz bir insân-ı kâmildir.

Ahmet  Yakupoğlu’nun Kütahyası  ,Neyzenler   Diyarı  Kütahya nasıl oldu?

Ressam Ahmet Yakupoğlu  yalnızca resimle meşgul olmayıp Akademideki hocası Halil Dikmenden aldığı ney dersleri sayesinde ,Kütahya daki evinde neyi meşk yoluyla gençlere sevdirip yakın çevresindeki insanlardan oluşan mini bir ney gurubu oluşturmuştu.

Ressamın hayatında önemli rol oynayan ve fikir ve gönül dünyasının baş aktörü duayeni Hocası Prof. Süheyl Ünver’den tasavvufi yanını tamamlamaya çalışmıştır.Hocasının; ‘Sadece tüketerek yaşadıktan sonra iz bırakmadan kaybolmak, en büyük günahlardandır sözü onda tesir etmiş yolunu aydınlatmıştır.Nitekim değerli akademisyenYrd.Doç.Dr.Mehmet Nuri Uygun hocamız Yakupoğlunun ney ile tanışmasını şöyle ifade etmişlerdir; ‘Hocası Süheyl Ünver’in tavsiyesi ile ney üfleme aşkına düşer. Resim hocası Feyhaman Bey ile Neyzen Emin Dede’ye giderler.

              Ney üflemeyi öğrenme azmi durmadan devam ederken, Süheyl Ünver tarafından resim yapmak üzere Sümbülî Tarîki son Şeyhi Nurullah Kılınç’a gönderilir. Bu sırada kendisi resim yaparken Merkezzâde Nurullah Efendi’ye bir genç gelir ve ney meşk ederler, Yakupoğlu bundan çok etkilenir ve kendisinin de ney üflemek istediğini Nurullah Efendi’ye açar; “Bende sol açılmış bir Mansur ney var, üfleyemiyorum” der. Nurullah Efendi’de “Getir bakalım.” deyip ilgilenir ve neyin arka deliğini sağa alır. Böylece derslere başlarlar. Fakat, Nurullah Efendi çok yaşlandığı için bu derslere uzun süre devam edemezler. Nurullah Efendi, beyaz fildişi baş pareli ve ortasında gümüş bilezik bulunan şah akordu neyini vefatından önce Yakupoğlu’na bırakır. Akademi döneminden sonra Nurullah Kılınç’la yaptığı meşkin ardından kendi kendine çalışmaya devam eder.  

Ahmet Yakupoğlu’nun Kütahya ya  bir diğer önemli hizmeti ise ; şehrin Neyzenler Diyarı olarak anılmasını sağlamıştır.Kütahya’da kendi evinde , Türk Musikisi çalışmaları haftanın iki akşamı Kütahya’da gezek adı verilen musiki toplantıları düzenleyerek gençlere sevdirmiştir.

Bakınız o günleri talebesi Ahmet Yıldız nasıl anlatıyor; ‘Onun nezaretinde ve eğiticiliğindeki bu toplantılardan birisi tasavvufi musiki icrası ki daha ziyade cami görevlileri ağırlıklı, diğeri de tamamen klâsik Türk musikisi olarak Meragi’den, Itrî’den Dede Efendilerden Üçüncü Selim’den ve diğer klâsik bestekârlardan eserlerin icrası ile olurdu. Bu icralarda da yine klâsik sazlar olurdu. Ağırlıklı olarak; ney, tambur, rebap, kemençe ve diğer sazlar kullanılırdı. Bu toplantılarda hem klâsik hem de cami musikisinin güzel ve doğru icrasını öğretirdi.  Bana da nezaketen bazen rebap, bazen de kudüm çaldırırdı.

Bu toplantıların baş sazı olan neyde tek tercihi, Şah  Akortlu ney idi. Şah’ dan başka ney üflemeyi sevmez, tavsiye etmezdi.Hocası Halil Dikmen’den öğrendiği tavrı ve aldığı tavsiyeyi hiç terk etmemişti’.

Ayrıca Yakupoğlu; kaybolmak üzere olan Rebap sazını yeniden canlandırarak öğrenilmesini sağladı. O yıllarda İstanbul radyosunda neşriyatlara (yayınlara) katıldı.Kütahya lı neyzenler gurubu gerek İstanbul’da ,gerek Konya da ney neşretmişlerdir.

A.Yakupoğlu’nun ney meşklerine  katılıp ondan ney dersi alan ilk kuşak talebelerinin bazıları  hakka yürümüşlerdir..Bu kıymetli kişiler;  merhum Erhan Altıntaş ,Abdülkadir Dinç ,Mehmet Öztaban,Mehmet Ali Elifoğlu,Necmi Akın,Şemsettin Güvey olarak söylenebilir

Bu gün Kütahya da yaşayan usta  neyzenler ve hala ney  üfleyen  eden başlıca isimler ; ilk kuşak öğrencilerinden ; Zeki Ermumcu, Mehmet Nuri Uygun, Ragıp Elifoğlu,Tuncer Türkkan, Rıza Tekin Uğurel ,rebab ta ise Doğan Karaağaoğlu’dur. Son kuşak talebeleri ise; Mehmet Erdoğmuş,Mücahit Dinç,Yusuf Kayya hala Kütahya da Ahmet Yakupoğlu’ndan aldıkları geleneği yeni talebeler yetiştirmek suretiyle devam etmektedirler.

Ressam Ahmet Yakupoğlu’nun Kişiliği;

Ressam Ahmet Yakupoğlu nun kişiliğini ele almak gerekirse; maddi hırslardan uzak, ün, şöhret,gibi nefsani ve dünyevi arzulardan  uzak bir hayat sürmesi; tevazusu, bilge kişiliği, şan ve şöhrete önem vermeyen bir mizacında ;mümtaz hocası manevi babası Prof.Dr.Süheyl Ünverin izlerine rastlarız. Araştırmacı yazar,Hasan Ali Göksoy  bir  yazısında; ‘Süheyl Hoca kanâatkârlığı bizzat yaşardı. Öğle vakitleri, hepsi bir Çay fincanı tabağına sığacak mikdarda, ufak bir simidin yarısını, tavla zarı kadar kesilmiş kaşarpeynirlerini Çayla birlikte yer ve şükrederdi. Bu arada, “hakka rızâ göstermek”le “hakkını aramayı” da birbirinden ayırırdı’. Şeklinde aktarmıştır.

A.Yakupoğlunun eserlerini daha iyi anlayabilmek için ,onun  yaşam felsefesine yakın gözle bakmak gerekir ; onu yakından tanıyan edebiyatçı Yrd.Doç.Dr.Ayşenur Sır şöyle ifade etmektedirler; ‘Hayatın özünü anlamak, özdeki sırrı keşfetmek, sırrı çizgilere yansıtmak; renklerle süslemek; notalara dökmek; ahenkle ifade etmek ancak sanatla hem-ruh ve hem-vücut olmuş olgun bir kişinin meziyetidir. Ahmet Yakupoğlu, böyle bir yapıya sahip yetkin bir sanatçıdır. Tablolarıyla yüzyılımızın en mümtaz yağlı boya ressamı, yaşayan en büyük Türk minyatür ustası, ney’in en usta icracısı, tezhibin en mahir üstadı, Süheyl Ünver ekolünün önemli büyük temsilcidir. Kabiliyeti ve ortaya koyduğu eserleriyle kültür ve sanat hayatımızın vazgeçilmez köşe taşlarındandır. Kişiliğiyle yüce bir meşrebin sahibidir. Hayatı ve hayat felsefesiyle yaratılışın sırrına ermiş bir derviş, nev’i şahsına münhasır bir şahsiyettir. O, sanatın doruklarında adı yüzyıllar boyunca yankılanacak Kütahya’nın renkli bir simasıdır’.

Ressam, neyzen ve minyatürist Ahmet Yakupoğlu da bu evrenin, bu toprakların, yaşadığımız şu coğrafyanın, doğup büyüdüğü bu tarihî ve mistik Germiyan Kütahya’sının gözbebeğidir. Hikmet sahibi, irfan ehli bir bilge insan, eskilerin deyimiyle bir hakîm zattır. Yakupoğlu, tanınmak, bilinmek, sanatını, paraya, şöhrete, medyatik gösteriye çevirmek gibi kaygıları olmayan, eserlerini âdeta kutsal bir görev anlayışıyla yapan, sade ve gösterişsiz hayatıyla gözlerden hep uzak kalmayı tercih eden kültür ve sanat hayatımızın yaşadığımız yüzyıldaki önemli görülmesi gereken bir şahsiyet; sanat anlayışı ve ortaya koyduğu eserler itibarıyla “nev’i şahsına münhasır” sanatkârlarımızdandır’.

 

Çok fazla kişisel sergiler açmayan evini her daim bir sergi salonu gibi resimlerle döşeyen Ahmet Yakupoğlu sabrı ve azmi ile Kütahya’nın adını kültür ve sanatta duyurmayı başarmış, halkın içinde bir gönül adamı olarak yaşamış, Kütahya’nın “Ahmet Abi”si ve “Ressam Ahmet”i olarak kendisini Kütahya’ya adamıştır.

Ressam özellikle  evinde ziyarete gelen hanımlara ve genç kızlara mutlaka bir sanat  dalından bir tanesine yeteneği doğrultusunda yönlendirip onları sanatla uğraşmaya teşvik eder yerine göre İstanbul’daki hocalara sevk ederdi.Kimine resim kimine tezhip,minyatür dersleri verip hiçbir ücret söz konusu olmadan sanat zevkini ve aşkını onlara aktarmayı bir  görev bilmiştir.Yaşam tarzına baktığımızda dünyevi zevklerin pek çoğuna yüz vermeyen azla yetinen tok gönüllükle resim yapan ,geçinecek kadar para kazanan ve bunu da Kütahya ‘nın tarihi ve doğası için harcayan bir ressam portresi karşımıza çıkmaktadır.Bu yönleriyle ressam Ahmet  Yakupoğlu’na derviş meşrepli bir ressam demek abartılı olmayacaktır.

 

 

Ahmet Yakupoğlu ;Rengin ,Işığın ve suyun  ressamı …

Sanatçının resimlerini ele alacak olursak; yağlıboya tekniğini tuval veya duralit  üzerine uyguladığını görmekteyiz. Resimlerini herhangi bir çizim veya tasarım yapmaya gerek duymadan, yağlı boya veya sulu boya ile doğrudan tuval, ya da bulabildiği her türlü malzeme üzerine yapmıştır. Her türlü suyu olağan üstü bir güzellikte tablolarında adeta akıtmıştır. Bu yüzden suların ressamı olarak da anılmaktadır. Tarihi eserlere ve tabiata renkçi bir duyarlılıkla  yaklaşmıştır.Geçmiş zamanı,tarihe mal olmuş nice eserleri mistik bir anlayışla ,duyarak,görerek,yaşayarak tuvallerine aktarmış.Resimlerinin konuları,  ağırlıklı olarak İstanbul ve Kütahya dan aktardığı  izlenimlerdir.

Ahmet Yakupoğlunun resimlerini onu tanıyan Sinan Uluant ,Ahmet abi zaman zaman resimlerini devlet dairelerine şuraya buraya satardı.O aldığı parayla da ancak kendi ihtiyacını karşılar, geri kalanlarını işte camiye yatırır o türbeyi tamir ettirir hayra sarfederdi..O bakımdan Ahmet abiyi bugünlerde değil ama ileride resim tarihi yazılırken, muhakkak Ahmet abinin ismide zikredilicektir.Hafif bir ressam değil Ahmet abi. Çok kuvvetli bir ressam.Çok güzel resimleri var.Klasik resimleri var. Gördüğünü işleyen, renklere hakimiyeti, mekanlara hakimiyeti, o bunu veriyor. Hem tabiatı işliyor, hem tarihi işliyor ve hakikaten çok güzel belge niteliğinde resimler.bir kısım insan bunu  fotograf gibi görür.Varsın görsün ben öyle görmüyorum.Ve ben çok takdir ediyorum.’şeklinde ifadelendirmiştir.

Özellikle yetiştiği yer olan  İstanbul’a olan sevdası ,İstanbul ressamı  ,Boğaziçi’nin ressamı olarak anılmasına sebep olmuştur. A.Yağmur Tunalı bu tutkuyu şöyle ifade eder; ‘ Öyle bir aşık ki, İstanbul’un temsil ettiği Türk Medeniyetinin  bütün değerlerine bağlılığı destani değerdedir. Ve bu değerlerden bir kısmını resme aksettirmek vazifesini bütün ömrüne yaymıştır.Türk Petrol Vakfı’nın himmetiyle yayımlanan ‘Ahmet Yakupoğlu’nun Fırçasından Boğaziçi/Anadolu Yakası’ adlı eser,bu resimlerin bir kısmını ihtiva ediyor.Bu kitabı görenler ,şu son kırk yıl içinde bile nelerin kaybolduğunu,nelerin değiştiğini derin bir üzüntüyle fark edecek,ressamına nimet ve şükran duyacaklar.Hiç olmazsa,bu resimlerden ,Anadolu yakasının bir devresini hayal edebileceklerdir.

Ahmet Yakupoğlu’nun ‘Rengarenk Kütahya ’adlı eserinde de aynı şeyi yaptığı görülecektir.Doğduğu ve halen yaşadığı şehrin hızlı değişmesinden buruk bir zevkle seyrediyoruz.’

Ressamın yaşadığı 1940 ‘lı yıllar Türk resminde manzara,portre,natürmort konulu resimlerin geniş ölçüde çalışıldığı yıllardır.Ressamın üzerinde;bu yılların etkisini ve pek tabi dir hocalarının da bu konularda dönemin idol şahsiyetleri  olmalarının derin tesirini zaman zaman görüyoruz.Renkçi ve ışıkçı bir etkiye sahip resimlerinde ; ilk planda Empresyonist bir eğilim sezmek mümkündür. Özellikle Kütahya dan çalışılan ‘Çamlıca’, ‘Kunduören’, ‘Kulaksız Deresi’ derin bir perspektifle yapılmış,ışığın ve suyun yansımalarının oldukça başarılı olduğu manzara resimleridir.Ressamın rengi saf haliyle değil kendi paletinde olgunlaştırarak kullandığını  doğanın yansımaklarını gerçekçi bir tavırla fakat aynı zamanda da ahenkli lirik bir şiir atmosferine dönüştüğünü görmekteyiz.

Daha Akademide öğrenciyken Kütahya dan katıldığı  Ankara da açılacak ‘Halkevleri Resim Sergisi’ne onbeş tablosu ile katılmasıyla büyük ödül ve övgüye mazhar olacaktır.Nitekim A.Yakupoğlunun resimdeki bu uslübu üzerine ünlü ressam Eşref Üren ; ‘ ..Bu genç ,gerçek ressam olmak  için yaratılmış.Renkleri ne kadar ince bir duyuşla birbirine yaklaştırmasını ve yanaştırmasını biliyor!İki resminde tadı tuzu yerinde.Serginin en renkçisidir, diyebiliriz.’

Çok iyi bir minyatür sanatçısı olan Ahmet Yakupoğlu bir kısım minyatürlerinde dostlarının yüzlerini de resmederdi.

Merhum Cinuçen Tanrıkorur’un 1980 yılında Konya Turizm Derneği’nin açtığı beste yarışmasında birinci seçilen, 1981 yılnda Paris’te Akademie Internationale de Lutece tarafından da altın madalya ile ödüllendirilen “Bayatî arabân Âyin-i Şerîfi”nin bu kurumca Paris’de çıkartılan  long play kapağı  için onun bir minyatürü ve Merhum Mehmet Dumlu Hoca Efendi’nin “Batmayan Güneş, Devam eden Gölgeler” isimli kitabının kapak minyatürleri kişiye özel yaptığı minyatürlerdendi.

Ahmet Yakupoğlu’nun Gözünden Kütahya ………

 

A.Yakupoğlu’nun neden Kütahya’yı resimlerinde başlı başına konu olarak  ele almasının nedenlerine baktığımızda; BeşirAyvazoğlu  o yılları şöyle anlatıyor; ‘1940-50 li yılarda içgöçün hızlandığı köyden kente göçlerin  harmanladığını  yerlilik kavramının anlamını adeta unutulmuş olduğunu görürüz.  Şehirler, betonarmenin hızla istila ettiği “kent”ler haline gelirken yerlilerini de kaybederek kendilerine her gün biraz daha yabancılaşıyorlar. Bir şehrin yerlisi kalmamışsa, o şehrin kendine has çehresini ve hususiyetlerini koruyacak ve savunacak kimse de kalmamış demektir. Ahmet Yakupoğlu işte bu az sayıdaki “has” adamlardan biridir. “Göz açıp gördüğü gönül verip sevdiği” Kütahya’nın kirnliğini göz göre göre kaybedip kentleşmesine razı olmayan, çılgınca tahribattan ne kurtarabilirse kar sayan “nev’ i şahsına münhasır” bir adam.

 

Bakmış ki, bütün Türkiye’de olduğu gibi, Kütahya’yı Kütahya yapan güzellikler de büyük bir hızla yok oluyor, sarılmış boyaya ve fırçaya, bu güzellikleri yok olmadan önce tuvaline aktarabilmek için zamanla amansız bir yarışa girmiş. Bu yüzden sanatta yeni eğilimleri, yeni arayışları bir çeşit lüks sayarak, modem resim akımlarından hiç birine iltifat etmemiş, Kütahya’yı bıkıp usanmadan resimlemiş; bir fotoğraf makinesi sadakatiyle, fakat bütün sevgisini, heyecanını ve samimiyetini renkçi paletinde yoğurarak elde ettiği eşsiz lirizmi tuvallerine aktararak, tam kırk yıl…
Yakupoğlu, 1940’ların sonlarında başladığı ve  devam ettiği bu büyük çalışmasıyla, Kütahya’nın şimdi büyük bir kısmı tarihe karışmış olan sokaklarını, camilerini, evlerini, çeşmelerini, hanlarını, hamamlarını, ağaçlarını, dağlarını, derelerini ve tabii insanlarını yağlıboya tablolar halinde süre ırmağından çekip alarak ebedileştirmiştir. Yahya Kemal’in “Gönül isterdi ki mazini dirilten sanat tarihini her lahza hayâl ettirsin” mısralarındaki temennisi, Ahmet Yakupoğlu tarafından Kütahya için hayata geçirilmiş ve şanslı Kütahyalılar, şehirlerinin “kentleşmeden önceki halini yansıtan nefis bir koleksiyona sahip olmuşlardır. Bu zengin koleksiyondan seçme eserler, Ahmet Aydın Bolak beyefendinin himmetiyle Türk Petrol Vakfı ‘tarafından nefis bir albüm halinde yayımlanmıştır.
Yakupoğlu’nun yağlıboyalarında gülümseyen Kütahya’da tek bir motorlu vasıta bile yok, beton yok, gürültü yok! Sanatın dünyasında, zamanın pençesinden kurtarılmış bir  şehir; zarif ahşap evler, ağaçlar, çiçekler, dağlar, çağıl çağıl akan sular, hele sular, hele sular! Nazlı nazlı akan dereleri, gürül gürül çeşmeleri, küçük çağlayanların coşkun dökülüşünü ve köpürmüş yeşillikleri (yeşilin her tonunu) büyük bir ustalıkla tuvaline aktaran Yakupoğlu, hemen hiç birini elden çıkarmadığı, çalışma odasının dört duvarını tavana kadar dolduran resimlere bakarken, yüzlerce pencereden Kütahya’nın geçmişine bakar gibidir.
Yakupoğlu, Akademi’den mezun olduktan sonra, soluğu Avrupa’da değil, köklerinin bağlı olduğu Kütahya’da atmış, bir yandan hocası Feyhaman Duran’ın tavsiyesiyle talebeliğinde başladığı Kütahya resimlerine devam ederken, bir yandan da çok sayıda neyzen yetiştirerek bu çini beldesini adeta bir “neyzenler beldesi” haline getirmiştir. Gayesi Kütahya’yı sadece görüntü olarak kurtarmak değil, bütün hüviyetiyle geleceğe aktarmaktır. Nitekim Demirkapı diye bilinen Vacidiye Medresesi’ nin müze olarak düzenlenmesini sağlamış ve bu müzede dört yıl görev yapmıştır. Yelice dağı eteklerindeki yirmi bin dönümden fazla arazinin çam korusu haline getirilmesi için verdiği örnek mücadeleyi de unutmamak gerekir.

 

Ressam Ahmet Yakupoğlunun Fırçasından Bogaziçi Sevdası……!
Yakupoğlu’nun aşklarından biri de Boğaziçi’dir. Boğaziçi’nin şiirini çok az insan onun gibi derinliğine yaşamıştır. Dostlarının himayesiyle, her yıl birkaç ay İstanbul’a gelerek  bu firiuze nehrin benzersiz güzelliklerini, realistçe, fakat realizmini musikiden ve minyatür estetiğinden gelen bir şiir duygusuyla yumuşatarak tuvallerine aktarır. Özellikle İstanbul resimlerini yapması için  teşvik ve yardım eden  Süheyl Ünver Hocası ,oğlu Aydın Ünver,gelinleri Gülbin Mesara ,sanatkar arkadaşı Nadide Uluant büyük destek olmuşlardır.
Kütahya resimlerinde olduğu gibi, Boğaziçi peyzajlarında da günümüze has çirkinlikleri yok ederek tarih ve tabiatın sentezindeki saf güzelliği elde etmeye çalışan derviş ressam, bugünü tarihin süzgecinden geçirerek yaşanır kılmanın sırrına ermiş bir sanatkardır.

 

A.Yakupoğlu’nun Boğaziçi resimlerinde fırçasının bu denli güçlü olasının sebebi, elbette ki dönemin en önemli isimleri ile çalışmış olmasındandır.Derin bir gözleme dayalı ,renkçi üslubu,özellikle suyun yansımalarını başarıyla aktarabilmesi onu denizin suyun,İstanbul un ressamı yapmıştır.Resimlerinde ağaç ve bitki örtüsündeki derin ve çeşitli renkler,mimari yapıyı bir solukta özetleyen taze hızlı ince fırça vuruşları,canlı ve temiz renk paleti onu tam bir renkçi kılmaktadır.

 

 

Kütahyalı Bir Hoca Ali Rıza; Ahmet Yakupoğlu…….

 

Süheyl Ünver Hocanın aynı öğreti ile A.Yakupoğlu’na yaklaşması ve ressamın arkasındaki güçlü isim aslında Hoca Ali Rıza Bey dir.  İstanbul resimlerine öncülük eden Üsküdarlı Hoca Ali Rıza Bey  Osmanlının son demlerinde Sanayii Nefise ‘de yetişmiş çok sağlam akademik  bir resim eğitimi almıştır.İstanbul sevdalılarını büyüleyen Hoca Ali Rıza Bey’in İstanbul resimleri Osmanlının son kırk yılı ile Cumhuriyetin ilk yıllarına aittir.Bu kıymetli insanın İstanbul resimlerinde  bir tek öğrencisi Süheyl Ünverdir.Hocasının rehberliğinde İstanbu’lu keşfetmesi 1916 yılındadır.O yıllarda İstanbul Ahmet Güner’in deyimiyle ‘…Osmanlı asırlarının sonuna ulaşmış,en güzel görüntüsüyle uykusunu sürdüren bir güzeldir..Hocasının yolunda giderek Yakupoğluda; İstanbul ‘un en nadide yerlerini resmetmiştir.Aslında ressamın İstanbu’lu bir ressam gözüyle görmesi 1940 ‘lı yıllara rastlar.O yıllarda İstanbul Osmanlı asırlarının ikramı olan güzellik uykusunun sonuna gelmiştir.

 

Değişen ekonomik sosyal şartlar bu güzeli uyandırmak üzeredir. Uyanmakta olan bu güzel ,Anadolu çocuğu olan Yakupoğlu’nun gönlünü çalıyor,onu büyüsüyle kendine bendediyor.Nasıl olmasın? Tabi güzellikleri,bitki örtüsü ve sahil haneleriyle o günlerdeki boğaziçinin emsali yok.Tek tek yalıları keşfetmeye başladı.Boğaziçi’nin deki erguvan bayramını ilk defa resmederek o keşfetti.Bağdat caddesinin mor salkımlı evleri erguvan lı bahçeleri resimle ilk defa o tanıştırdı diyebiliriz.’

 

Boğaziçi’nin Anadolu yakasını,Özellikle Üsküdar,Kadıköy,Moda,Kanlıca,Çengelköy kıyılarını,yalılar,türbe ve mescitler,çeşmeler ve sebiller ,camiiler,mezarlıklar,ahşap köşk ve konakların yer aldığı sokaklar başlıca konularıdır.

 

Fakat her gelişinde üzülerek içi kan ağlayarak İstanbul’dan Kütahya’ya bir kucak dolusu resimle dönen Yakupoğlu  değişen ve bozulan İstanbul’un kararan görünümüne  karşı kaygılanıyordu.İstanbul avucumuzdan kaçıyordu.Bir şeyler yapmalıydı; bulduğu her güzelliğin karşısına resim sehpasını kuruyor, sönmeyen bir aşkla,dinmeyen bir heyecan ve tutkuyla köşe bucak İstanbul’u resmediyordu.

Tıpkı bu yolun mübeşşirleri Hoca Ali Rıza ve Süheyl Ünver Hocası gibi.

A.Yakupoğlu’nun İstanbul resimleri zaman olarak yaklaşık bir yarım yüzyılı,1945-1990 arasını kapsamaktadır.

1982 de yaptığı resimler ,1983 yılında İstanbul’da Boğaziçi resimlerinden bir kısmı da yine Türk Petrol Vakfı tarafından bir albüm halinde “Ahmet Yakupoğlu’nun Fırçasından Boğaziçi (Anadolu Yakası), ” İstanbul 1983 olarak basılmıştır.

 

Yakupoğlu’nun İstanbul tutkusu sadece Boğaziçi resimleriyle sınırlı kalmamıştır.Nitekim; Fatih,Eyüp,Eminönü den resmettiği köşelerde de İstanbul lu pek ala  yakalayabiliyoruz.Üsküdar semti özellikle sevdiği çok zaman geçirdiği bir bölge olmakla birlikte ,Moda ,Fenerbahçe ve Adalar

Da resimlerine konu olmuştur.

 

Sanatçı, 40 yıl boyunca hiç bıkmadan Kütahya ve Boğaziçi’nin eşsiz güzelliklerini tuvale aktarmıştır.Sanatçının İstanbul ve Kütahya’ya ait resim çalışmaları sonradan iki albüm halinde basıldı. Bu albümlerden ilki”Ahmet Yakupoğlu’nun Fırçasından Boğaziçi (Anadolu Yakası), ” İstanbul 1983, başlığıyla basılmıştır.,  diğeri ise Kütahya’yı konu alan “Rengârenk Kütahya”” (İstanbul 1991)  albümleridir.

 

Sanatçı hakkında daha yaşarken çok değerli kurum ve vakıflar tarafından çok titiz bir anlayışla nitelikli olarak kitaplarının basılıp yayınlanması pek ender rastlayacağımız bir durum iken ; Ahmet Yakupoğlu’nun  “Ahmet Yakupoğlu’nun fırçasından Boğaziçi” Türk Petrol Vakfı Kültür Yayınları,1983, İstanbul ,“Rengarenk Kütahya”, Türk Petrol Vakfı Kültür Yayınları, 1991, İstanbul (Türkçe – İngilizce) – “Resimde İstanbul ve İstanbul Ressamı Ahmet Yakupoğlu” Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Yayınları, Aralık 2002, Ankara , “Minyatürlerle Nasrettin Hoca”, Konya Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü Yayınları 28, 1999, İstanbul (Osmanlıca – Türkçe – İngilizce) ,Rengarenk Kütahya ,Kubbealtı Neşriyatı,2.baskı 2012 adıyla yayınlanmış beş adet eseri bulunmaktadır

 

Bir ömre Sıgamayacak Hizmetlerin Neticesi……..

 

1964 yılına kadar “Çalışel” soy adını kullanan Ahmet Yakupoğlu, çeşitli koleksiyonlardaki ve evindeki tablolarıyla birlikte dört bine yakın resim yapmıştır. Bunlardan evinde olan bin civarında tablosunu, önce kendi adını taşıyan “Ahmet Yakupoğlu Kültür ve Sanat Vakfı” na bağışlanmış, daha sonra bu vakfın feshi ile tüm gayrimenkulleri, musiki aletleri ve zengin sanat kitaplarından oluşan kütüphanesini ayrıca , Kütahya’nın Maltepe semtindeki evini “Dumlupınar Üniversitesine bağışlamıştır. Ahmet Yakupoğlu’nun kopya resimler hariç, iki bine yakın orijinal resmi bulunmaktadır. Bin kadar yağlı boya tablosunda, Kütahya ve civarının sokaklarını, eski eserlerini, mesîre yerlerini, insan tiplerini tespit etmiş ve bu koleksiyonun daimi teşhire sunulduğu bir ziyaret mahalli oluşturmuştur. Sunullah Gaybi Türbesi, Karagöz Ahmet Paşa Türbesi, Ana Sultan Türbesi, Hıdırlık Mescidi, Paşa Sultan Kapısı, Tellal Çeşmesi gibi birçok değerli eserin restorasyonunda görev almış, “Çini Beldesi” Kütahya’ya aynı zamanda “Neyzenler Beldesi” sıfatını kazandırmış, kırkın üstünde neyzen yetiştirmiştir. Kütahya güneyindeki Yellice Dağı yamaç ve eteklerinde , yirmi bin dönümden fazla arazinin “çam korusu” haline gelebilmesi için mücadele vermiş; gerek şehrin gerekse tabiatın geleceğine hizmet etmiştir. Kendisini adeta Kütahya’ya adamış,tarihine, doğasına,kültürüne hizmet etmiştir.

Arazisini vererek, projesini bizzat tasarlayarak, bugün Kütahya’nın sembolü haline gelen Çinili Caminin inşasını, kendisi de çalışarak sağlamıştır. Evini bir kültür ve sanat merkezi haline getirmiş , yağlı boya,tezhip, minyatür ve musiki çalışmaları ile herkese açık bir müze ve eğitim yuvası haline getirmiştir. En önemli yönlerinden birisi minyatür sanatçılığıdır. Klâsik tarzda günümüze ait Kütahya kültür ve sanatını anlattığı minyatür albümü ile Nasrettin Hoca fıkraları olağan üstü güzellikte eserlerdir.

 

Halen 97 yaşında memleketi Kütahya da yaşamını sürdüren Ahmet Yakupoğlu ; Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlık Divanı tarafından 2010 yılı “Üstün Hizmet Ödülü’ne layık görülmüştür.Ayrıca; Kültür ve Turizm Bakanlığı Değerlendirme Kurulu tarafından yapılan değerlendirme sonucunda 2013 yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü Kütahyalı Ressam, Neyzen, Tezhip ve Minyatür sanatçısı Ahmet Yakupoğlu’na verilmiştir.

 

Kaynakça:

Ahmet Yakupoğlu,“Rengarenk Kütahya”,s:33, Türk Petrol Vakfı Kültür Yayınları, 1991, İstanbul (Türkçe – İngilizce) –

 

Ahmet YAKUPOĞLU – Rengârenk Kütahya (Renkler Matbaacılık İstanbul 1991) S/ 16

 

Mehmet Nuri Uygun, “Ahmet Yakupoğlu’nun Kaleminden Halil Dikmen”, Türk Edebiyatı Dergisi, Sayı: 443,     s: 64, İstanbul-2010.

 

Mehmet Gönül, “Neyzen Ahmet Yakupoğlu”, İSTEM Dergisi, Sayı: 1, s: 163, Konya-2003.

 

 

Mehmet Dumlu, Batmayan Güneş Devam Eden Gölgeler, (Hazırlayan: Ayşe Nur Sır), s: 152, İstanbul-2001.

 

Mehmet Dumlu, Batmayan Güneş Devam Eden Gölgeler, (Hazırlayan: Ayşe Nur Sır), s: 152, İstanbul-2001.Ahmet Yakupoğlunun  “Ahmet Yakupoğlu’nun fırçasından Boğaziçi” Türk Petrol Vakfı Kültür Yayınları,1983, İstanbul ,

“Resimde İstanbul ve İstanbul Ressamı Ahmet Yakupoğlu” Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Yayınları, Aralık 2002, Ankara ,

Dumlupınar Üniversitesi ‘Ahmet Yakupoğlu Sempozyumu’27-28 Ekim 2011 ,kÜTAHYA

Ayşe Nur SIR – Batmayan Güneş Devam Eden Gölgeler (İrfan Yayıncılık İstanbul 2005) S/ 141

Beşir Ayvazoğlu , “Ahmet Yakupoğlu”. aksiyon. 25.03.1999. http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/columnistDetail_getNewsById.action?newsId=679. Erişim tarihi: 1 Mart 2014.

10.Beşir Ayvazoğlu , Aksiyon Dergisi Sayı: 1026 / Tarih : 25-03-1995  

11. Eşref Üren, ‘Halkevleri IV.Resim ve Fotoğraf  Sergisi’,Ülkü Dergisi,(16 Nisan 1943),S.38,s.13.

 

12.   Yrd.Doç.Dr.Pınar Yazkaç, ‘Zeki Ermumcu İle Söyleşi’,20.07.2014,Kütahya

  1. Yrd.Doç.Dr.Pınar Yazkaç, ‘Meral Mehmet Erdoğmuş İle Söyleşi’,15.06.2014,Kütahya
  2. Yrd.Doç.Dr.Pınar Yazkaç, ‘Rıfat Çalışel İle Söyleşi’,26.08.2014,Kütahya

 

Continue Reading

Facebook

Öne çıkanlar