Connect with us

DR. KADİR GÜLER

KÜTAHYALI DERVİŞ ‘AZBÎ BABA

Yetiştirdiği yüzü aşkın şâirle Germiyan ve Osmanlı coğrafyasının iki yüz elli yedi şehri içerisinde altıncı edebî merkez olan Kütahya, klasik divân şiirinin kurulduğu bir kent olarak edebiyat tarihindeki yerini almıştır.

Tasavvuf dünyamızın en eski ve en tesirli tarikatlarından olan Halvetilik ve Bektaşilik, Kütahya’da uzun süre iç içe geçmiş bir biçimde karşımıza çıkmaktadır. Halvet Bektaşisi Kalburcu Şeyhi Pir Ahmet Efendi’nin hem Halveti hem Bektaşi kabul edilmesi bu birlikteliğe ilk örneklerden biridir.

 

Halveti-Bektaşiliğin ortak noktalar içerdiğini gösteren bir anlayışı yaşayan Kütahyalı şairlerimizden biri de Derviş ‘Azbî Baba’dır. On yedinci asrın Halvet çilesinden geçmiş Bektaşi şâirlerinden biridir ‘Azbî Çavuş. Doğum tarihi ve ailesi hakkında bilgimiz kısıtlıdır. 1650’li yıllarda doğmuş olmalıdır. Mahlası gibi tatlı dilli ehl-i hal bir şairdir ‘Azbî Baba. Asıl adı Mustafa’dır ve Kütahya doğumludur. Kütahya’da medrese eğitimini tamamladıktan sonra orduya katılmış ve İstanbul’a gelmiştir.

Azbî, yeniçeri ocağında ve akabinde Divan-i Hümayun’da çalışmaya başladı. Bir süre sonra Gedikli Çavuş ve Sadr-ı Âlî/Dergâh-ı Âlî Çavuşu oldu. Kendinden önceki yıllarda Kütahyalı Râhimi ve oğlu Harimî de Dergâh-ı Âli Çavuşu olarak sarayda çalışmıştı. Bu çavuşlar Divândan çıkan hükümleri ilgili şahıslara ulaştırır, taşraya önemli vazifelerle görevlendirilir ve ortalama elli akçe yevmiye alırlardı.

Dergâh-ı Âli çavuşu olarak vazife yaparken 1676 yılında Niyâzî-i Mısrî’yi sürgüne götürmekle görevlendirildi. Sürgün emri Köprülüzâde tarafından imzalanmıştı.

 

Bir rivayete göre Azbî Çavuş, Mısrî’yi sürgüne götürmek üzere gemiyle hareket eder. Rodos civarında bindikleri gemide zincirlere vurulmuş olan Niyazî,  ansızın zincirlerinden kurtulur ve denize atlar.  Azbî Çavuş korkar. Denizde beyaz ata binmiş bir er gözüne çarpar. Bu er parmağıyla Azbî’ye susmasını işaret eder ve Mısrî’yle birlikte ortadan kaybolur. Rodos’a gelince Azbî Baba Mısrî’nin gemide olduğunu görür ve dünyası değişir. Mısrî, Rodos’ta bir kuyuya atılsa da Azbî Çavuş’un eliyle kuyudan çıkarılır ve bir hücreye hapsedilir.

Azbî Baba yol boyunca Mısrî’nin etkisinde kaldı ve bu Halvetî şeyhine intisap etti. Çavuşluktan vazgeçerek Mısrî’nin hizmetine girdi. “Niyâzî’nin kuluyum cânımdır mihmân bana” mısrası Mısrî’ye bağlılığını göstermektedir. Şiirlerinden Ehl- beyt yolunda bir Seyyid olduğu anlaşılmaktadır.

 

 

Azbî Baba, 1694 yılında vefât eden Mısrî’nin defin işlerinden sonra İstanbul’a döndü. Şiirlerinden Niyâzî-i Mısrî’yle geçirdiği yirmi bir yılda Halvetî seyr ü sülûkunu tamamladığı anlaşılmaktadır. Azbî Baba’nın “Mürşidinden gayrıya esrar açmaz Halvetî” mısrası Niyazî’nin sırrına bakışını göstermektedir.

 

Derviş Azbî, Şeyhî Mısrî’nin vefâtından sonra döndüğü İstanbul’da Üsküdar Nerdübân Köy/Merdivenköy’de bulunan Şahkulu Sultan Bektaşî Dergâhı’na giderek Şeyh Elvan Efendi’ye intisap etti. Uzun süre dergâha hizmet etti. 1729 yılı civarında Postnişin ve Dedelik makamına geldi. Şahkulu, Anadolu’da, Kütahya’da Osmanlı’ya karşı çıkıp isyan eden Şeyh Haydarî Türkmenlerinin Dedesiydi.

Azbî Baba, tahmini olarak 1740 yılları civarında vefat etmiş ve Şahkulu Dergâhı’nın haziresine defnedilmiştir. Bugün bu dergâh Cemevi olarak hizmet vermektedir. Azbî Baba şiirlerinde Hakîr ve Râvî adlı iki oğlundan bahsetmektedir. Derviş Azbî, bir Divân yazmış ve Niyazî-i Mısrî’nin şiirlerini tahmis etmiştir.

 

Azbî Dede, şiirlerinde soyunu Hazret-i Peygambere dayandırır. Tasavvuf yolunun yolcusudur. Mısralarında gönül ve sezgiye dayanan İşrakiyun görüşüne yakın olduğu anlaşılmaktadır. Ahmet Yesevîden Hacı Bektaşa geçen dört kapı kırk makama bağlıdır ama şiirlerinde her tarikata gönül verdiği/saygı duyduğu anlaşılmaktadır.  Halvetiliği över ve “Mürşidinden gayrıya esrârı açmaz Halvetî” diyerek Mısrî’ye ve Halvetiliğe bağlılığını öne çıkarır.

 

Şeyhî Niyazî-i Mısrî, Nakşî geleneğin içerisinde yetişmiştir. Mısır’da Kadîrî olur. Ümmî Sinân’a intisap ederek Halvetî olur. Azbî Baba da Şeyhî’ne uyar. Halvet Bektaşiliğini, kendi düsturları içerisinde yaşar.

Halveti Uşşakiyyeye ve Hüsameddin Uşşâki Efendi’ye, Azîz Mahmud Hüdâî’nin Celvetiyyesine, Gülşeniyye’ye ve İbrahim Gülşenî’ye, Mevlânâ’ya ve Mevlevîliğe, Kadiriliğe ve Abdülkadir Geylânî’ye, “ el işte gönül Allah’ta olmalıdır” diyen Seyyid Nakşibendî’ye ve Nakşiyyeye, Hacı Bektaş Velî’ye ve Bektaşiliğe övgüler sıralaması Azbî’nin tasavvuf düşüncesini gösterir.

 

Zât mürşidi bir halvet yolcusu olan ‘Âzmî Baba, melâmi meşrep bu tavrıyla ve şiirlerindeki Ehl-i Beyt’e bağlığıyla Hazret-i insana hitap etmiş gönül ehli bir Kütahyalıdır. Onun bağlılığı benlik içermez. “Gördüğün ört görmediğin söyleme”  düşüncesi hayat anlayışı olmuştur.

Evliyâ Çelebi’ye göre on yedinci asrın ortalarında Kütahya’da altı tekye/tekke vardır. Kapan hanına komşu Asitâne-i Hazret-i Mevlânâ ya’ni Argun Çelebî Mevlevîhânesi, Nalınlı Şeyh, Abdülkadir Geylânî, Şeyh Pâsîn/Yasin tekkesi, Hıdırlık tekkesi, Âl-i Abâ Bektaşiyân tekkesi meşhur tekkelerdir.

 

‘Âzbî Baba, Kütahya’da Âl-i Abâ Bektaşiyân tekkesinde yetişmiştir. Kendini bende-i Bektaşî dervişi olarak görmektedir. Bu sebepten tasavvuf eğitimine bu tekkede başlamış olmalıdır. Âl-i Abâ tekkesinin Eski Hükümet Konağı’nın yakınında yer alan ve halk arasında Şeyh Haydar Efendi Tekkesi olarak bilinen tekke olma ihtimali fazladır. Bu tekke Tarikat-i Âliye diye bilinmektedir. Şeyh Haydar Efendi, Dergâh-ı Âlî sipahilerindendir. Yeniçeri ocağının kapatılmasından sonra bu tekke Rıfâî Tarîkine devredilir. Bu civarda yer alan Gazi Ali Baba Hângah’ı da Dergâh-ı Âli tekkesi olarak kabul görmektedir.

 

‘Azbî Baba, manzumelerinde Hz. Muhammed ve Hz. Ali’ye, Ehl-i beyte, On iki İmam’a, Hacı Bektaş-ı Velî’ye olan sevgisini ve Kerbelâ faciasından duyduğu derin üzüntüyü dile getirir. “Mustafâ şâh-ı cihân u ‘âlî-şândur Mustafâ” gibi dizeleri Hz. Peygamber’e samimi bağlılığını gösterir.

 

Azbî’ye göre nefse uyulmaz, dünyaya aldanılmaz çünkü dünya fâni, ömür geçicidir. Ne kadar dünya için çalışılırsa çalışılsın, ne kadar zengin olunursa olunsun insanoğlunun dünyayı terk etmesi kaçınılmazdır. İnsan ölüme karşı çaresizdir.  Azbî’nin dili sade, akıcı ve samimidir. Sohbet eder gibi şiir söyler. Söyleyişleri yaşayan Türkçedir. Tasavvufi nefesleri ve ilahileri samimidir. Şiirlerinde dünyayı ve insanı bir derviş gözüyle anlatır.

Şiirlerinde Kütahya’ya ait halk söyleyişlerini de samimiyetle kullanan ‘Azbî mısralarında; At ölür meydan kalır, yiğit ölür şan kalır; İki karpuz bir koltuğa sığmaz.; “İki gönül bir olunca samanlık cennet olur, bir gönül iki olunca cennet pür-mihnet olur” gibi atasözlerini anmış; ayak altında kalmak, baş açık yalın ayak, baş çekmek, ciğeri yanmak, kulağını çınlatmak gibi yöreye ait deyimlere sıkça yer vermiştir.

 

Yazdığı iki Selâmnâme’de Hacı Bektaş’ı Hazret-i Pîr-i Erkân diyerek över. Tarîkatnâme şiirinde tarikatleri gül bahçesinin bülbülleri olarak görür. Kuş dilinden tasavvufu anlattığı Murg-nâmesi ve insanî mertebeleri anlattığı Satranç-nâmesi fark manzumeleridir.  Muhâtab-nâme-i Yezîd başlığı altında Yezîd’i lanetleyen bir hicviyesi vardır. Türkler Yezid ismini sevmez ama Osmanlı Hanedanı Safeviliğe karşı ne hikmetse Bâyezîd adını kullanır. Bâyezîd, Ebu Yezîd/Bu Yezîd/Bâyezîd yani Yezid’in Babası/Muaviye anlamında kullanılmış olabilir veya Bâ-Yezîd, Yezîdle beraber, birlikte manası da taşımış olabilir. Osmanlı hangisini doğru kabul etmiş bilinmez ama Yezîd adını kullanmadığı görülmektedir.

 

Azbî, Bektaşî Nevruziyyesini dillendirdiği ve “Esüp bâd-ı sabâ virdi haber eyyâm-ı nevrûzdan” mısralarıyla kaleme aldığı Şükûfe-nâme adlı şiirinde yöresine ait çiçeklerden bahseder. Hayvân-nâme şiiri gizli bir kıyafetnâme gibidir. Varlık âleminde hayvan tabiatı taşıyan âdemlere hitap etmekte ve yetmiş iki milleti ehl-i vahdet olmaya davet etmektedir.

Kütahya’da pek tanınmayan bu hal ehli dervişin bazı dörtlüklerini Mehmet Erol Hoca’dan alıntılayarak zikrettiğimiz aşağıdaki şiiri, Azbî’nin Pend-i Pirân diye adlandırdığı nasîhat-nâmesidir. Hak rahmet eyleye bu Halvet Bektaşisi dervişe ve’s-selâm…

 

PEND-İ PİRÂN

1

Saña yirden gökden büyük nasîhat

Gördügüñ ört görmedigiñ söyleme

Erlerden pîrlerden budur emânet

Gördügüñ ört görmedigiñ söyleme

2

Kendi bilgisiyle gidene lânet

Haķķa te‘vîl olmaz Haķdur nasîhat

Hâlık-ı dil olma ey ehl-i sohbet

Gördügüñ ört görmedigiñ söyleme

3

Böyle yolla Hakka giden velîdür

Bu yola gitmege sıdķla bellidür

Hamdü’lillâh Muhammed ‘Ali yolıdur

Gördügüñ ört görmedigiñ söyleme

6

‘Azbî her küstâhlık sende ‘ayândur

Sen ben seversek bil ķadîm sultândur

Erkân-ı evliyâ  şâh-ı merdândur

Gördügüñ ört görmedigiñ söyleme

Continue Reading

Facebook

Öne çıkanlar