Connect with us

PROF. DR. HÜSAMETTİN İNAÇ

Ermeni Sorunu, NYTDP ve 24 Nisan-1

Günümüz siyaseti kimlikler üzerinden kurgulanıyor. İnsanların insanca ilgileri, talepleri, ihtiyaçları yerine dini, etnik ve mezhepler kolektif kimliklerin ve kimlik taleplerinin esas alındığı platformda siyaset alanı meydan muharebesine dönüyor. Birlikte yaşama azmi yerini kin, nefret, şiddet ve ayrımcılığa bırakıyor.

Tüm bunların yanı sıra bir de tarihin miras bıraktığı bagajlar da günümüz siyasetini şekillendiriyor. Örnek olarak, Türkiye emperyal geçmişinin birtakım problemlerini adeta bugün yaşanmış gibi en derinden ve kanlı canlı hissediyor. Otuzun üzerinde farklı etnik kökene sahip, farklı din ve inançlara ev sahipliği yapan ülkemiz, – çok şükür ki – kimlik siyasetine bulaşmaktan özenle imtina ediyor. Ancak dış manipülasyonlara açık Kürt ve Ermeni problemleri bu konuda istisna teşkil ediyor.

Her sene 24 Nisan geldiğinde Türk insanın kalbi bir başka atıyor ve bizi savunmaya iten reflekseler çerçevesinde acaba bu sene ABD başkanı Büyük felaket mi diyecek, Avrupa ülkeleri bizi – daha doğrusu ecdadımızı- soykırım yapmakla itham mı edecek kaygısı vatanını seven her insanın yüreğini parçalıyor. Üzülerek söylüyorum ki, devletimizin şimdiye kadar sürdürdüğü inkâr ve ret politikası ve belgeleri açmamaktaki ısrarı, hepimize geçmişte kötü şeyler yaptığımızı ama bunu reddetmenin bir vatandaşlık vecibesi olduğunu düşündürüyor. Ama son yedi-sekiz yılda, hele Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı döneminde futbol siyasetiyle işaret fişeği atılan süreç bu konudaki algıyı Türkiye lehine değiştiriyor.  Ermenistan’la sınırları açılması müzakerelerini başlatılması,  Türkiye’nin adeta tüm dünyaya rest çekerek, taraf olan her ülkenin elindeki resmi vesika, belge ve arşivleri paylaşıma açmasını istemesi ve Birleşmiş Milletler öncülüğünde tarihçileri göreve çağırması büyük anlamlar taşıyor.  Türk insanının sırtında bir yük hale gelen bu tarihi bagajdan kurtulmasına ve onur ve haysiyetiyle alnı açık yoluna devam etmesine vesile oluyor.

Meselenin aslına bakıldığında, Ermenilerin ve yabancı misyon şeflerinin gerçeği bilmek, öğrenmek ve aktarmak gibi bir dertlerinin olmadığı kolayca anlaşılıyor. Türkiye’nin burada tek suçu, adeta İttihat Terakki Fırkasını koruma refleksiyle belgelerin tasnifini çok geç yapması ve pek çok arşivin incelemeye açılmasını geciktirmesi. Bu durum da elimde belgeler var diyerek şantaj yapan Ermeni tacirlerine mukabil hep defansta kalarak imaj problemleri yaşayan Türklerin mevcudiyeti.

Gene başta sözünü ettiğimiz kimlik politikalarına bakarak şu teorik bilgileri hatırlamakta yarar var: Kimlik, farklılıktan meydana gelir. Kişi kimliğini tanımlarken bir yandan benzer parametrelere sahip olanları bir kümeye (Self/Kendi), farklı özelliklere sahip olanları da ayrı bir kümeye (Other/Öteki) kategorisine yerleştirir. Bir uygarlık kendini aklamak için kendini hep öteki üzerinden kurguluyor. Örneğin Ermeni soykırımı iddialarında görüyoruz ki, tarihi boyunca kanlı katliamlara imza tana, emperyalist ve sömürgeci kimliğiyle ön plan çıkan Avrupa ve Amerika uygarlıkları, bir öteki olarak Türkiye’yi de katliamcılıkla suçlayarak kendini temize çekmeye çalışıyor. Böylece, her uygarlık katliam yapmak zorundadır, sadece ben katil değilim demek istiyor. Ayrıca çokkültürlülük, kültürel çoğulculuk, insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü prensiplerini kendine özgü evrensel değerler olarak sunmasına imkân tanıyor Avrupalı dostlara bu soykırım rivayetleri.

Bir de ideolojilere kurban etmeden gerçek tarihe bakalım isterseniz. Haddi zatında Osmanlı başlangıcından beri, insanı merkeze alıyor. Daha kuruluş aşamasında fikirleriyle Osmanlı’yı kuran bilge Şeyh Edebalı, çağları aşan veciz ifadesiyle, “insanı yaşat ki devlet yaşayın” diyebiliyor. Hele Fatih Sultan Mehmet’in açtığı çağla birlikte imparatorluğa dönüşen Osmanlı, farklı bir kimlik geliştirerek kozmopolit bir medeniyet inşa ediyor. Bu medeniyet tebaasının dinine, inancına karışmayan bir kompartıman sistemi geliştiriyor. Farklı kültüre sahip olan insanlar çok fazla iç içe olmasa da yan yan barış içinde yaşamayı başarabiliyor. Batılıların Pax Ottomana dedikleri ve çokkültürlülüğün tarihteki ilk nüvesi olan bu sisteme göre, Üsküdar Müslüman ve Türk karakteri baskın bir Anadolu kentiyken Pera Rum ve Ermenilerin, Galata ise Venedik ve Cenevizlilerin hayat alanı haline dönüşüyor. On altıncı yüz yıla geldiğimizde Osmanlılar, Akdeniz’i Müslüman bir Türk Gölü haline dönüştürerek Avrupa’nın “oluşturucu ötekisi” haline dönüşüyor. Öyle ki Avrupa’nın bir araya gelip kenetlenmesi, ortak bir Avrupa kimliğine sahip olması, Doğu’ya gidip Kudüs’ü ele geçirmek yerine daha batıya giderek evrensel uygarlığı inşa etmesi hep Doğu’daki kudretli Türk İmparatorluğu sayesinde mümkün hale geliyor.

 

İşte tüm bu süreç yaşanırken Afrika başta olmak üzere İnka, Aztek ve Kızıldereleri sistematik bir soykırım neticesinde yok eden Batı medeniyeti, kanlı katliamlar ve sömürgecilik vahşeti açısından tarihte eşi benzeri olmayan bir sakillik ve şiddet örneği sergiliyor. Ne var ki, bu yarasını tamir etmeye çalışması ve rövanşı alması için çok fazla beklemesine gerek kalmıyor. Aydınlanma, modernleşme ve sanayileşme döneminde benzer vahşeti işçiler ve zavallılar üzerinde uygulamayı reddettiği için devre dışı kalan Osmanlı, Fransız İhtilali’nin milliyetçi akımları ve çağın mecbur bıraktığı sosyo-ekonomik temelden mahrum olması neticesinde duraklamaya ve gerilemeye başlıyor. Bu süreç toprak kayıplarını ve iç isyanları tetikliyor Osmanlı sınırlarında. Tanzimat ve Islahat Fermanları ise Ermenileri imparatorluğun asıl sahipleri haline getiriyor. Pek çok nazırın Ermeni Rum ve Yahudi olması, hele hele soykırımın yapıldığı söylenen tarihte Hariciye nazırımızın bir Ermeni olması, Tercüme Ofislerinin Rum ve Ermenilerden müteşekkil olması tarihin garip bir cilvesi olarak algılanmalı herhalde.

 

Pek çok Osmanlı tebaası farklı dış güçler ve tahrikler neticesinde bir bir ayrılırken sıra Ermenilere geliyor. Bu kesimin ortak Ortodoks kimliğinden dolayı doğal hamisi olarak hareket eden Rusya, Osmanlı’da ümmet-i sadıka olarak bilinen ve belki de Türk’ten fazla Türk olan bu kesimi isyana teşvik ediyor. Maalesef aldatılmış ve iğfal edilmiş Ermeniler Ruslar başta olmak üzere, ülkeyi işgale den Fransız ve İtalyanlarla birlikte hareket ediyor ve Van Gölünü kan gölüne dönüştürüyorlar. Abdülhamid’e suikasttan Sarıkamış’ta muharebeyi engellemeye, köyleri basarak masum insanları kesmeye kadar pek çok katliam sürü psikolojisi içinde gerçekleştiriliyor. 1874’te Sason’la başlayan isyanların ardı arkası kesilmiyor. Buna mukabil dönemin Dâhiliye Nazırı Talat Paşa, o zaman gene Osmanlı toprağı olan Halep ve Şam’a bu şahısları zorunlu bir göçe tabi tutuyor, moda tabiriyle tehcir politikası uyguluyor. Haddi zatında Türklerin o dönem kadar Ermenilerle hiçbir alıp veremediği yok. Ancak arazi problemi olan, Ermenilerin mallarına el koymak isteyen ve Ermenilerin yaptığı soykırımın intikamını almak isteyen Kürtler tehcir esnasında mukateleler sonucunda Ermenilerin bir kısmını öldürüyor. Toplam Osmanlı toprağında bir milyon üç yüz bin Ermeni yaşamaktayken göçe tabi olan Ermenilerin içinden üç yüz bine yakının hastalıklar ve kayıplar bu sayıya dâhil olmak üzere öldüğü Talat Paşa’nın hatıratında kayda geçiriliyor. Kütahya ve Trabzon sancakları başta olmak üzere birçok yerde Ermeniler tehcire tabi tutulmuyor.

Nitekim 24 Nisan diye belirtilen tarih, tehcirin başladığı tarih filan da değil. Taşnakçı ve Hınçakçı azılı Ermeni komitacılarının, -sayılarının iki yüz otuz beş olduğu biliniyor – Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’nın emriyle tevkif edildiği zaman dilimine tekabül ediyor. Düşünelim ki bugün Murat Karayılan’ın, Cemil Bayık’ın ve birtakım PKK üst aklının/önderliğinin tutuklanmasının yaratabileceği infiali.

Amerika’daki yaşayan Türklerin gözüyle sorunun yansımasını ve olayın esasını bir sonraki yazımda ele alacağım.

 

Prof. Dr. Hüsamettin İnaç

husamettininac@yahoo.com

Continue Reading

Facebook

Öne çıkanlar