Ermeni Sorunu, NYTDP ve 24 Nisan-2

Peki, olayın özünden bahsettikten sonra, bugüne geldiğimizde niçin Ermeni soykırımı iddiaları temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp bizlere ve tüm dünyaya servis ediliyor? Bunların başında Halep’e sürgün edilen Ermenilerin Fransa başta olmak üzere tüm Avrupa ve Amerika’ya dağılmaları ve Yahudilerin yaptıkları gibi hem mağdur edebiyatından faydalanarak ve hem de Osmanlı’ya/Türk Cumhuriyeti’ne karşı piyon/koz olarak kullanılmak üzere, sığındıkları ülkelerde en üst ekonomik, bürokratik ve siyasi mertebelere/kademelere yükseltilmeleri. Bunun tarihi anlamda en büyük ispatı, 1970’lerin ortalarına kadar Ermeni meselesi diye bir konunun dünya gündemine hiç gelmemesi. Hatırlanacağı üzere, Türkiye’nin türbülansa sürüklendiği yetmişli yılların ortalarında Ermenilerin ASALA terör örgütünü kurmaları, Türk büyükelçi ve konsoloslarını birbiri ardınca katletmeleri ve kendilerine meşruiyet kazandırmak için sözde soykırım iddialarını Yahudi medyasını da yanlarına alarak dünyayı ayağa kaldırmaları büyük ve kirli bir senaryonun sahnelenmesinden ibaret.

 

Haddi zatında Ermeni meselesinin bugünkü Ermenistan devletiyle pek bir alakası yok. Hep diaspora tabir ettiğimiz Ermenistan dışında yaşayan zengin ve nüfuzlu Ermeniler bu konuyu gündeme taşıyarak haksız kazanç sağlamanın peşindeler. Nazi zulmüne maruz kalmış Yahudilerin örneğinde olduğu gibi, mağdur edebiyatı yaparak bulundukları mevkileri tahkim etmek, arkasından gelenlere güzel bir gelecek hazırlamak ve Ermenilerin Azerbaycan başta olmak üzere yaptıkları melaneti gizlemek için kullanıyorlar bu tarihi gerçekliği olmayan yalanları. Nitekim Birleşmiş Milletler 1948 yılında jenosit (soykırım) tanımı yapıyor, soykırım mağdurlarının haklarını korumaya yönelik bir departman oluşturuyor. Ne var ki, şimdiye kadar bu departmana başvuran pek çok Ermeni’nin hiçbir şikâyeti hukuki ve incelenmeye değer bulunmuyor.

 

Öte yandan tekrar en başa döner ve kimlik siyasetine atıfta bulunursak, Ermeni diasporasının sözü geçen soykırım iftirasına neden dört elle sarıldıklarını daha iyi anlayabiliriz. Şöyle ki, ulus-inşa süreci diye bildiğimiz zaman dilimlerinde ulusal devleti ve kimliği inşa etmek isteyenler birtakım somut ya da sembolik parametreler kullanırlar. Bunların başında Anayasa, para, orduya alma, marş, vergi, örgün ve yaygın eğitim sistemi gelir. Ama konumuz açısından önem arz eden parametre, geçmişte yaşanmış olan kötü kaderdir. Nitekim siyaset psikolojisinde “seçilmiş travma” (selected trauma) olarak bilinen ve ulus olarak kenetlemede en etkin role sahip olan bu parametre, ulus-devlet kurmak için olmazsa olmaz ve elzem bir unsurdur. Nitekim Alevilikte dönüm noktası olan Kerbela vakası ya da Yahudiler için Holokost benzer tarihi olgular olarak karşımıza çıkarlar. İnanıyorum ki, o dönem yaşamış Osmanlı zabitlerini ve soykırıma maruz kaldıkları iddia edilen Ermenileri mezarlarından kaldırma imkânımız olsa ve onlar bu iddiaları kesin bir dille reddetseler bile bugünkü Ermeniler, bugünkü pozisyonlarını bir milim bile terk etmeyeceklerdir. Zira onlara göre böyle bir soykırımın olup olmadığı önemli değildir. Önemli olan, bu soykırım yalanı üzerinden haksız kazanç ve itibar sağlamak, meşruiyet kazanmak ve Ermenistan devleti başta olmak üzere tüm dünya milli şuur ve birliktelikleri muhafaza etmekten ibarettir.

 

Hâlbuki bugünkü Türk hükümetleri ve Türk devleti “hodri meydan” diyerek büyük bir özgüvenle tarihle yüzleşmeye, bu hesabı kapatmaya ve gerçek neyse onu keşfetmeye hazır ve nazırdır.

Son olarak üzerinde durmak istediğim konu şudur: Biz burada görece homojen bir toplum içerisinde ve Ermenilerle ve tarihimizle çok da fazla yüzleşme ihtiyacı duymadan yaşıyoruz. Ama bizim diasporamız olan yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarımız aynı durumda değiller. Bu iddialar onların gündelik hayatlarını çok yakından etkilemekte, katliamcı bir cedde sahip oldukları iddiasında kahvede, işyerinde ve cemiyet içinde iş kaybı, itibar katli ve aşağılanma duygusu yaratmakta. Daha da ötesi bulundukları devletlerin siyasi, bürokratik ve ekonomik karar alma mekanizması içerisinde imaj ve algı problemleri yaşamaktalar. Bu algıyı düzeltmek ve tarihin akışını doğru bir seyre oturtmak bu bakımdan da bizim boynumuzun borcudur.

Nitekim tüm bu anlayışlar çerçevesinde yakın zamanda içlerinde bulunmaktan şeref duyduğum New York’taki vatandaşlarımız da kendi inisiyatifleriyle bir platform oluşturarak, New York Türk Dayanışma Platformu (NYTDP), 24 Nisan günü Birleşmiş Milletler binasının karşısında bir miting düzenleme kararı aldılar. Ne var ki aldıkları bu karar, çok da coşkuyla karşılanmadı. Maalesef Washington büyükelçiliğimiz “ya Washington, ya hiç” duruşu sergiledi. Halbuki bu inisiyatif, milli ve manevi duygularla dolu olan, New York’ta Brooklyne gibi mahaller başta olmak üzere Ermenilerle iç içe yaşamak durumunda kalan ve Ermeni- Türk geriliminden en fazla etkilenen vatandaşlarımızın en tabii hakkıdır böyle bir sivil inisiyatif ve dayanışma örneği sergilemek. Hepsinden öte, tüm dünyaya hoşgörü mesajları veren ülkemizin, kendi vatandaşlarının varlığına, kimliğine ve tercihlerine saygı duyması ve büyük bir olgunluk ve özgüven abidesi olan bu girişimi taltif ederek diğer Avrupa ülkelerinde de yaygınlaştırılması gerekmektedir.

Ülkelerine sahip çıkan ve yalancının mumunu söndürmeye yönelik nefes veren New York’taki ve Washington’daki kardeşlerime selam, saygı ve teşekkürlerimi sunuyorum.

 

Prof. Dr. Hüsamettin İnaç

husamettininac@yahoo.com


Web Tasarım: Arena Ajans