Türk Demokrasi Tecrübesi ve Ortadoğu-1

2011 yılının başından itibaren Ortadoğu’da “Arap baharı” olarak da adlandırılan sosyo-politik hareketlilik;  demokrasi talebi, gayri safi milli hasıladan daha fazla pay alarak ekonomik refahı yükseltme emeli ve sivil alanı genişleterek haklar ve özgürlükler temelinde yeni bir dünya kurma arzusu gibi insiyaklarla başlayan ve bölgede son yüzyılda benzerine daha önce hiç rastlanmamış bir toplumsal olgu olarak karşımıza çıktı. Ne var ki, toplumsal dinamiklerin tesiriyle ortaya çıkan bu sosyal gerçeklik, kısa bir zaman sonra uluslararası güçlerin manipülasyonu ve iç aktörlerin siyasi tecrübesinin yetersizliği gibi nedenlerle tersine döndü.  Bölge yeniden eski fabrika ayarlarına döndürülerek tarihin dışına itildi ve sosyolojik zaman tekrar durduruldu.

Ancak demokrasinin tadını almış, diktatörlere karşı çıkma tecrübesini yaşamış ve bu uğurda toplumsal bir dayanışma sergilemiş olan coğrafya halkları kolay kolay devrim fikrinden vaz geçecek gibi de görünmüyor. Bu bağlamda coğrafyanın demokratik, laik ve Batılı değerlerle mücehhez yegâne ülkesi olan Türkiye, bir model olarak ehemmiyetini muhafaza ediyor. Zira İslam’la demokrasiyi harmonize etme, demokratik şartlar içerisinde ekonomik kalkınmasını sürdürebilme ve kimlik siyasetinden özenle kaçınma noktasında Türkiye, halkı Müslüman olan elliden fazla coğrafya ülkesinden ayrışıyor ve farklılaşıyor.

Biz bu makalemizde Türkiye’nin demokrasi tecrübesi olarak kategorize ettiğimiz ve tarihi ve sosyolojik bir zemin üzerinde şekillenen sürecin, Ortadoğu için bir model olma imkânı olup olmadığını ve haddi zatında yaşanan demokrasi deneyiminin hangi açılardan ve nasıl bir farklılaşma yarattığını sosyo-politik boyutlarıyla tartışacağız. Ancak “model ülke” tabirini paranteze alarak bu tartışmayı sterilize etmemiz icap etmekte. Zira 2004 yılında dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condolizza Rice’ın ortaya attığı Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında ve Richard Holbrooke’ün “ılımlı İslam” (moderate Islam) kavramsallaştırması etrafında şekillendirdikleri kurgunun pek çok tuzağı bünyesinde barındırdığını bilmekteyiz. Bu tabir yerine kanımızca Türkiye’nin ‘esin kaynağı’ olmasından bahsetmemiz daha gerçekçi ve daha az sorgulanır bir tercih olacaktır.

 

Türk Demokrasi Tecrübesi

  1. Laiklik

Türkiye’yi, Ortadoğu coğrafyasının diğer ülkelerinden demokratikleşme bağlamından ayıran unsurlar nelerdir? Niçin Türkiye bugün daha olgun, kurumsallaşmış ve işleyen bir demokrasiye sahip olabilmiştir?  Sorularını sorduğumuzda sözü geçen unsurlarından başında laikliğin siyasal ve toplumsal hayat içerisinde kazandığı içselleşmeyi somut olarak görebilir ve gösterebiliriz. Devletin tüm din ve inanç sistemlerine eşit mesafe konumlanması, inancından dolayı kimsenin herhangi bir imtiyaza sahip olmaması ya da inançsızlığından dolayı dışlanmaya maruz kalmaması gibi tezahürleriyle ön plana çıkan laiklik uygulaması, Türkiye’de toplumsal barış ve istikrarın en büyük teminatıdır. Zira devletin ya da siyaset kurumunun çok farklı yorumlara, mezheplere ve pratiklere sahip olan İslam düşüncesi içerisinden birini seçerek vatandaşına tek tip bir İslam algısı ve somut ve aslında soyutlanmış bir inanç sistematiği önermesi, hiçbir inanç sahibinin kabullenemeyeceği bir vakıadır. Devletin dini kontrol altına aldığı bir vasatta monolitik ve toptancı bir anlayışın tekeline bırakılan inanç alanı tabii gelişim seyrinin dışına çıkmakla kalmaz, vatandaşla devlet ve yönetenle yönetilen arasında hiç kapanmayacak bir uçurumun ve güvensizliğin doğmasına da yol açar aynı zamanda.

Öte yandan coğrafyada hâkim olan kimlik siyasetine baktığımızda laikliğin ehemmiyeti daha fazla görünür hale gelecektir. İnsanların etnik, dini ve mezhepsel ayrışmalar yaşadığı, bu inanç kaynaklı ayrışmaların bir temsiliyet ve siyasal varlık mücadelesine dönüştürüldüğü ve sözde bir İslam pratiği olarak terörle özdeşleşen örgütlerin türediği düşünüldüğünde, devletin din adına yapabileceği tek hizmetin, toplumun yaygın ve ortak konsensüsüne dayalı İslam müktesebatının anlatılması, aktarılması ve paylaşılmasına yapacağı katkıdan ibaret olması gerektiği kolayca anlaşılacaktır. Haliyle burada kast ettiğimiz laiklik, Fransız radikal laiklik anlayışı değil, bilakis bireysel özgürlüklere inanç çerçevesinden geniş bir serbestiyet alanı açan Anglo-Sakson laikliğidir. Nitekim bugün hükümet eden parti de kendisini dini bir referansla değil, ‘muhafazakâr demokrat’ olarak adlandırmakta ve tüm toplum kesimlerine hitap edecek bir kitle partisi olarak kendisini konumlandırmaktadır.

  1. Uluslararası kurumlarla işbirliği

Türk demokrasi tecrübesini özün ve işlevsel kılan ikinci önemli unsur da uluslararası kurum ve örgütlerle kurduğu özel ilişkiler ağıdır. Nitekim Türkiye, 1947 yılında demokrasiye ve çok partili rejime geçme kararına uluslarasın camianın kurduğu baskılar neticesinde şekillenen bir tercihle ulaşabilmiştir.   Türkiye’nin Birleşmiş Milletlere, NATO’ya, Avrupa Konseyine üyeliği ve nihayetinde 1999 Aralığında resmi aday ilan edilmesiyle başlayan ve 2005 yılında müzakerelere başlamasıyla ivme kazanan Avrupa Birliği macerası kurulan bu ilişkinin en somut göstergeleridir. Günümüzde özellikle Avrupa Birliği ülkemize ‘dışsal bir dönüştüm faktörü” olarak ciddi katkılar sağlamakta, insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü, kültürel çoğulculuk ve çokkültürlülük gibi evrensel uygarlık ailesinin ortak referans noktalarının hâkimiyet kazanmasında teşvik edici bir unsur olarak işlev görmektedir. Pek çok Ortadoğu ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de ulus-devleti kuran sivil ve asker bürokrasi, kolay kolay iktidarı sivil ve demokratik alana bırakmamakta ve neticede ülke kendi iç dinamikleriyle demokratik reformları başarma noktasında zaafa uğratılmaktadır. Bu iç dinamiklerin geliştirdikleri demokrasi karşıtı mukavemeti kırmanın tek yolu, dışsal bir dönüştürücü aktör olarak Avrupa Birliği üyelik surecinin bir devlet politikası haline dönüştürülmesi olmuştur. Bu bağlamda, 2002, 2003 ve 2004 yıllarında Türkiye’yi gerçek demokrasiye taşıyacak ehemmiyeti haiz ’uyum yasaları’ (harmonization laws) çıkarılmış ve sivil-asker dengesi Avrupa Birliği üzerinden tesis edilmiştir. Netice itibarıyla bugün ülkemiz, askeri darbenin ve demokratik kazanımları geriye çevirmenin mümkün olamayacağı bir siyasi atmosferi teneffüs etmenin ayrıcalığını yaşamaktadır.

Bir sonraki makalemizde devam edeceğiz.

Prof. Dr. Hüsamettin İnaç

husamettininac@yahoo.com


Web Tasarım: Arena Ajans