Connect with us

PROF. DR. HÜSAMETTİN İNAÇ

Türk Demokrasi Tecrübesi ve Ortadoğu-2

Darbelerden Sivil Hayata Geçiş 

Türk demokrasisi doğal gelişim seyri içerisinde pek çok defa sekteye uğratılmış, anti-demokratik rejimler tarafından malul bırakılmış ama her defasında sivil hayta geçiş kısa sürede, kansız ve görece az maliyet ödenerek gerçekleşebilmiştir. Tabii ki bu olgunun arkasında iki yüz yıllık demokrasi tecrübesi yatmaktadır. Bu bağlamda ilk durağımız meşrutiyet rejiminin kurulduğu, ilk anayasa olan Kanun-u Esasi’nin kabul edildiği ve ilk meclis olan Meclis-i Mebusan’ın tesis edildiği 1876-77 yıllarıdır.  Bu dönemde İmparatorluğa bağlı siyasi birimlerde de ifade özgürlüğü genişlemiş, gazeteler yayımlanmaya başlanmış ve temel hak ve hürriyetler konusunda önemli dönüşümler yaşanmıştır. Hatta 1798 yılında o dönem Osmanlı toprağı olan Mısır’ı Napolyon’un işgal etmesinin akabinde yaşanan batılılaşma ve reform hamlesi, II. Mahmut için de esin kaynağı olmuş, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Vakay-i Mısrıyesi Osmanlı’da Takvim-i Vekayi olarak tecelli etmişti. 1920 ve 30’lu yıllarda otoriter tek parti tecrübesini yaşayan yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, çift kutuplu dünyanın oluşmaya başladığı 1947 yılında çoğulcu, demokratik NATO ittifakı içinde yer almayı tercih etti. 1950’de yapılan ilk seçimler, Demokrat Parti iktidarı rahatlatıcı bir demokrasi esintisi yaratmış olsa da 1960, 1971, 1980 ve 1997 darbeleri demokrasiyi uzun süreli inkıtaa uğratan tarihi dönüm noktaları oldu.

Nerdeyse her on yılda bir darbeyle demokrasi yolculuğu kesilen ülkemiz, bu darbeleri küçük hasarlarla atlatabilmeyi başardı. Bu başarının arkasında Türk halkın feraseti ve daima demokrasiden yana tavır almasını mümkün kılan irfanı yatmaktaydı. Ne var ki darbe yönetimleri her defasında kendi Anayasaları yaptılar ve bu metne iktidarın sivil yönetimlere devredilmesinden sonra da kendi imtiyazlarını koruyacak maddeler koymayı ihmal etmediler. Bunun son örneği, 1982 Anayasası oldu. Bu Anayasa’nın altıncı maddesi, oluşturulan vesayeti meşrulaştırmaya çalışan bir anlayışla kaleme alındı: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Ancak Millet/parlamento bu yetkiyi anayasal organlar vasıtasıyla kullanır”. İşte bu madde Danıştay, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi ve Milli Güvenlik Kurulu gibi anayasal organlara öyle yetkiler verdi ki parlamentonun ve başbakanın elinde kullanabileceği sivil inisiyatif nerdeyse kalmadı.  Her ne kadar insanlar seçim sandığına giderek tercih ettiği bir siyasal partiyi iktidara getirmiş olsalar da, sivil-asker bürokrasinin jüristokrasi olarak ifade edilen yargı erkiyle birlikte oluşturduğu vesayet rejimini akamete uğratmayı başaramadılar. Vesayet koalisyonunun hâkim olduğu bu dönemde entelektüeller ve siyasetçiler yargılandı, gazeteler ve siyasi partiler kapatıldı, sistematik işkence meşruiyet kazandı ve militarist düzeni sürdürecek her türlü düzenleme tüm kurumların ruhuna hiç çıkmamacasına kazındı. Bu dönemde devlet, Sevr Sendromu olarak literatüre geçen bölünme ve irtica paranoya ve refleksleriyle hareket etti. Ancak halkın devreye girmesiyle 1983 yılında sivil otorite görevi devraldı ve bu otorite zamanı geldiğinde kendi içinden ilk sivil Cumhurbaşkanını da seçebilecek dönüşüme imza atabildi.

Sonuç:

Ana hatlarıyla tartışmaya çalıştığımız Türk demokrasi tecrübesinin Ortadoğu coğrafyasına ilham kaynağı olabilmesi üç kritere bağlıdır. Bunlardan birincisi tarihsel süreçten damıtılarak gelen toplumsal tecrübe, ikincisi esin kaynağı olma yönünde istek/irade ve son olarak da güvenilirlik ve itibardır. Türkiye’nin İslam’la demokrasiyi uzlaştıran ve ekonomik kalkınmayı başarabilen pratiği ve laik yapısı sözü edilen tecrübenin var olduğunu göstermektedir. Türkiye, demokrasinin teminatı olacak kurum ve kuruluşlarını oluşturmuş, bunlara hayatiyet kazandıracak işlevsel bir mekanizmaları tesis etmiş ve yönetenle yönetilen arasındaki ilişkileri tanzim edecek bir diyalojik zemini iletişim kanalları ve sivil toplumuyla birlikte inşa edebilmiştir. Ayrıca Türk tecrübesi, laikliğin tek başına bir şey ifade etmediğini, ancak işleyen bir demokrasi içerisinde özgürlükçü bir laikliğin umulan faydayı sağladığını ispat emiştir. Öte yandan ülkemiz özellikle son on yıllık süreçte Ortadoğu’ya hiçbir zaman kayıtsız kalmadı. Bölgenin demokratikleşmesi için tüm tecrübesini cömertçe paylaşıma açtı. Arap baharı sürecinde özellikle Suriye, Mısır ve Irak’ta demokrasi talep eden halkların yanında yer aldı. Emperyal geçmişe sahip çokkültürlü yapısıyla uygarlıklar arasında bir köprü ve kültürler arasında bir hoşgörü abidesi olduğunu her fırsatta hissettirdi. Son olarak, 1 Mart 2003 yılında Amerika’ya Türkiye üzerinden Irak’ta ikinci bir cephe açma imkânı vermemesi, 2009 yılında Davos’ta İsrail’e ‘one minute’ diyebilmesi, Suriyeli göçmenleri büyük bir cömertlikle misafir ederek ve ‘güvenli bölge’ ve ‘uçuşa yasak bölge önererek ülkede halk desteğine dayalı bir demokrasi istemesi ve son olarak Mısır’da Mürsi’yi koltuğundan eden askeri darbeye darbe diyebilen ve Sisi rejimi illegal olarak gören dünyada tek ülke olması gibi yaklaşımlarıyla güvenilirliğini ispat etti.

Ne var ki tüm bunlara rağmen Türkiye’nin demokrasisini konsolide etmesi bakımından yapması gereken yapısal ve kurumsal reformlara ihtiyacı var. Bunların başında yeni demokratik kurumlar ihdas edecek olan Başkanlık sistemi, vesayeti kökünden ortadan kaldıracak yeni, sivil ve demokratik bir Anaysa ve iktidarı denetleyebilecek nitelikte güçlü bir muhalefetin inşası gelmektedir. Zaten demokrasi de, daha fazla demokrasi için mücadele etmek demek değil midir?

Prof. Dr. Hüsamettin İnaç

husamettininac@yahoo.com

 

Continue Reading

Facebook

Öne çıkanlar