KÜRESEL AKTÖRLER VE DIŞ POLİTİK YÖNELİMLER BAĞLAMINDA 15 TEMMUZ DARBE GİRŞİMİNİN SOSYO-POLİTİK ANALİZİ

15 Temmuz darbe girişimi, devlet içinde yuvalanmış Fethullahçı Terör Örgütüne mensup askeri bir cuntanın, tamamen tasfiye edilmeden önce,  devletin tüm kurumlarını şiddet ve cebir kullanarak ele geçirme faaliyetidir.  Aslında darbe bizatihi ordunun kendisine yapılmış, askeriyemiz yüz otuz civarında generalini kaybetmiştir. Komuta kademesinin katılmamasının da katkısıyla akamete uğramış bu girişimin en büyük nedeni, Ağustosun ilk haftasında yapılacak olan YAŞ (Yüksek Askeri Şura) toplantısında beş yüz civarında Fethullahçı subayın tasfiye edileceğinin bilinmesidir. Aynı zamanda 17-25 Aralık operasyonundan sonra alınan tedbirlerle bu terör örgütünün insan ve finans kaynağının önemli ölçüde kesilmesi ve bu örgütün toplum nezdinde hükümet tarafından peyderpey itibarsızlaştırılmasıdır.

Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu günden itibaren maruz kaldığı darbeler hep dış/yabancı kaynaklıdır ve en önemli nedeni, dış politikaya ayar vermek olmuştur. Son birkaç yılda izlenen Türk dış politikası analiz edildiğinde, ortaya konulan politik tercilerin ve uygulamaların ABD ile çeliştiği gözlemlenmektedir. Bu çelişkinin Arap Baharı sonrası Suriye savaşı ve Irak’ın geleceğiyle ilgili hususlarda odaklandığı aşikârdır. Buna ilaveten Kuzey Irak petrolünün Türkiye üzerinden taşınması, Ortadoğu’da Türkiye’nin kendi ulusal çıkarları çerçevesinde bir politika uygulama konusundaki ısrarı, İsrail ve Rusya’yla yaşanan ihtilaflar da ilişkilerin gerginleşmesine yol açmıştır. Tüm bu saikların tesiriyle ABD, Suriye’de PKK’nın uzantısı olan PYD ve YPG ile hareket ederek Suriye’de Türkiye’nin güvenliğini tehdit edecek bir siyasi oluşumu hayata geçirmesi, pek çok Avrupa ülkesinin ülkenin doğusunda sürdürülen PKK ile mücadelede terör örgütüne maddi, istihbari, lojistik destek vermesi ve Türkiye’nin her alanda kuşatılmasına yol açacak biçimde yalnızlaştırılması, kuşatılması ve farklı ideolojik yönelime sahip terör örgütlerinin Türkiye’yi kaos ve anarşiye sürükleme noktasında birleşmesine imkan sağlamıştır.

Ne var ki, bu darbe girişimi, çok vahim istihbarat zaafına ve Ergenekon, Balyoz gibi kumpaslarla kurumların paralize olmasına rağmen akamete uğratılmıştır. Bu başarıda en büyük pay, kendini tankların önüne siper eden milletimizin feraset ve cesareti olmuştur. Aslında en büyük zaaf, son darbe girişiminin taşeronu olan Fethullahçı terör örgütü mensuplarının sistematik bir biçimde ordu başta olmak üzere çeşitli devlet kurumlarına sızması ve bu sızmaya göz yumulmasıdır. Özellikle 2007 sonrası bu hususta MİT tarafından tahkikat yapılması terk edilmiştir.  Darbenin gerçekleştirileceği Cuma günü sabah saatlerinden itibaren birliklerde ciddi hareketlilik olduğu, destek vermeyeceği bilinen askerlerin tutuklandığı ya da izin verildiği, izinli birliklerin yerine darbecilerin yerleştirildiği Rus ve İran istihbaratı tarafından tespit edilmiştir.

Yukarıda da belirttiğim üzere, ülkemizde yaşanan hain kalkışmanın bölgesel gelişmelerden, küresel aktörlerden ve dış politik yönelimlerden bağımsız düşünülmesi mümkün değildir. Önce bölgesel gelişmelere bakalım: 2004 yılından itibaren önce Türkiye’nin kuzeyi, daha sonra 2010 itibarıyla Türkiye’nin güneyi istikrarsızlaştırmaya başlanmıştır. Malum olduğu üzere, 2004’te Gürcistan ve Ukrayna’da başlayan sosyalist nitelikli ve ünlü Amerikalı spekülatör George Soros’un finansal desteğiyle başlayan Turuncu Devrimin doğurduğu sosyal hareketler günümüze kadar etkilerini sürdürmektedir. Öte yandan 2010 yılı sonunda başlayan Arap baharı, her ne kadar başlangıçta halkların sosyo-politik dinamikleriyle başlamış olsa da, Amerika ve İsrail tarafından manipüle edilerek bölgede istikrarsızlığı beraberinde getirmiştir. İşte 15 Temmuzda yaşadığımız darbe teşebbüsü Türkiye’de de bir ‘Türk Baharı’ yaratma çabası olarak değerlendirilebilir. Buradan büyük güçlerin bölgede bir istikrar ve barış adası konumunda olan ve milyonlarca mülteciye sığınacak bir liman olarak algılanan Türkiye’den rahatsızlığı gündeme gelmektedir.

Bu gerçekten hareketle büyük devletlerin bu darbe yelpazesinin neresinde olduğuna bakalım: Tabii ki darbe girişiminin taşeronu konumundaki Fethullahçı Terör Örgütü’nün lideri Fethullah Gülen’e ev sahipliği yapan Amerika’dan başlayalım. 15 Temmuza giden yolda Amerika’nın rolünü anlamak için dış politikada kat ettiğimiz son on yılın kısa bir analizini yapmamız elzemdir. Türkiye’yi Amerika’dan farklılaştıran olaylar silsilesini başlatan ve adeta Pandora’nın Kutusunu açan olay, 11 Eylül 2001 terörist saldırıları oldu. Kendi içinde çok sayıda çelişkiler içeren ama neticede ABD’nin 2003’te Irak ve Afganistan işgaline meşruiyet kazandıran bu olay, Türkiye’yi Amerika’ya komşu haline getirdi. Önce Saddam’ın ipinin çekilmesiyle Irak bilinçli bir şekilde istikrarsızlaştırıldı. 1 Mart 2003’te Amerikan askerlerinin Türkiye’den Irak’a girmesine izin veren tezkerenin reddi, bu bağlamda ilk karşı karşıya gelişi ifade etmektedir. Tam da Amerikan işgalinin maliyetini artıran bu Meclis kararının akabinde dönemin ABD Dışişleri bakanı Rice tarafından geliştirilen ve daha sonra bölgeyi kan gölüne çevirecek korkunç bir plan ortaya kondu: Büyük Ortadoğu İnisiyatifi /Planı (Greater Middle Eastern Project/Initiative). Bu plana göre, Ortadoğu ülkeleri bölgeye demokrasi getirmek bahanesiyle dini, mezhepsel ve etnik bölünme hatları (dividing lines) oluşturarak kolayca yutulabilir, enerji kaynakları ve zenginlikleri sömürülebilir hale getirilecekti. Bu bağlamda bölgede bu meşum planı uygulayabilmek için muhtevası Amerika tarafından çizilecek olan ılımlı İslam’a (moderate Islam) ihtiyaç vardı. Bu kavramı ortaya atan ve teorize eden Richard Holbrooke, Amerika’nın amaçlarını pragmatik anlamda gerçekleştirecek bu Müslüman tipi olarak Türkiye’yi model ülke ilan etti. Ne var ki Türkiye kendine biçilen bu gömleği giymeyi reddetti. Ancak bu rolü büyük bir zevkle içselleştirecek hain bir topluluk mevcuttu: Fethullahçılar…

Nitekim bu yapı patronları olan CIA’in emri ve desteğiyle Türk Okulları adını verdikleri, aslında Türklük ve İslam’la hiçbir alakası olmayan mekteplerini yüz altmış ülkeye yaydılar. Bu okullar haddi zatında Amerikan ajanlarının cirit attıkları birer operasyon merkezleriydiler. Bu nedenle Rusya bu okulların açılmasına şiddetle karşı çıktı. Bu dönemde zeki, mütedeyyin ama Mesih olarak gördükleri Fethullah Gülenin mesianik, masonik ve ezoterik sapkınlarının sihrine kapılmış küresel robotlar yetiştirilmeye başlandı. Nitekim 1999 yılında PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi ve buna mukabil ondan daha azılı bir teröristin (Gülen’in) ABD’de misafir edilmeye başlanması; hem PKK-FETÖ işbirliğini ve hem de FETÖ-ABD ittifakını gözler önüne sermektedir. Bir öğretim üyesi olarak şunu da üzülerek ifade etmem gerekir ki; şu an üniversitelerimizdeki öğretim üyelerinin büyük bir bölümünü, bu beyni yıkanmış ve sapkın inançlara sahip FETÖ müritleri/robotları oluşturmaktadır. Gene kahrolarak tahmin etmekteyim ki, tüm kurumlar FETÖ’cülerden temizlense bile Fethullahçı akademisyenler, – hiçbir şey olmamış gibi –  daha da güçlenerek varlıklarını üniversitelerde sürdüreceklerdir.

Daha sonra meydana gelen MİT Müsteşarı olarak Fethullahçı Ramazan Akyürek’in seçtirilmemesi, MİT Tırlarına Fethullahçı emniyet müdürlerinin operasyon yapması, Türkiye’nin İŞID terör örgütüne destek vermekle itham edilmesi FETÖ’nün ülkemizi itibarsızlaştırma ve devlet kurumlarını ele geçirme çabalarıydı. Öte yandan Gezi kalkışması, 17-25 Aralık operasyonları, 2009’daki İsrail’e karşı ‘One-Minute’ resti ve İsrail’in Mayıs 2010’da Mavi Marmara’da on insanımızı şehit ederek intikam alması ABD ile FETÖ işbirliğini zorunlu kılan birkaç tezahürdü. Nitekim bu işbirliği ülkemizde yaygın bir biçimde ‘üst akıl’ (master mind) olarak adlandırılmaya başlandı.

Bu gerçeklikler üzerinden bu darbe girişiminin stratejik hedefinin Türkiye’deki siyasi rejim ve siyasi irade olarak hükümet olduğunu görmemiz gerekmektedir. Yapılan operasyonun bıraktığı izlerden hareketle, Marmaris’te tatil yapan Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı öldürme kastı açıkça gözlemlenmektedir. Peki, neden Cumhurbaşkanımız ve hükümetimiz hedef alınmıştı. Bunun başlıca iki sebebi mevcut: Bir; Türkiye’nin PKK ile mücadelesi. Zira ABD Türkiye’nin PKK’yı bitirmesine karşı, bir an önce müzakere masasına geçilmesini ve Türkiye’nin üniter yapısını terk ederek yerel meclislerden müteşekkil federal bir devlete dönüşmesini istemektedir. Buna bağlı olarak ikinci neden de Türkiye’nin Suriye’de ABD-İsrail koridoru olarak adlandırılan bir Kürt koridorunun oluşturulmasına şiddetle karşı çıkması ve Mare-Cerablus hattını kırmızıçizgi olarak ilan etmesi olmuştur. Bu olgu birinci nedenle bir devamlılık arz etmektedir. Şöyle ki, Amerika’nın planı PKK’nın bölgede başarılı olarak Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’sunda hâkim hale gelmesi, öte yandan Suriye’nin – Henri Barkey’in ifadesiyle- dört parçaya ayrılması ve bu sayede Türkiye’nin tüm güney sınırın Kürtlerden müteşekkil olmasıdır. Eğer bu felaket senaryosu gerçek hale gelirse; hem Türkiye’nin Ortadoğu’yla bağı tamamen koparılmış olacak ve hem de Kuzey Irak petrolleri İsrail planına muvafık olarak Güney Kıbrıs ve Doğu Akdeniz üzerinden Avrupa’yla buluşturulmuş, dolayısıyla Türkiye baypas edilmiş olacaktı. Nitekim bu bağlamda Washington Enstitüsünden Soner Çağaptay bu oluşumu, “yüzyılda yakalanacak bir fırsat” olarak görmüş, FETÖ’cü bir Amerikalı olarak tarihe geçen Henri Barkey, “Türkiye’nin dört parçalı bir Suriye’ye alışmasını menfaati icabı” olduğunu iddia etmişti. Buna ilaveten Türkiye düşmanlığıyla bilinen Foreign Policy, Financial Times, Huffington Post ve BBC gibi medya organları, sistematik olarak Türkiye’nin IŞİD’e destek verdiklerini ilan ettiler. Bu bağlamda bu medya kuruluşlarına ve Enstitülerine en büyük ‘sözde’ akademik ve istihbari destek – artık isimleri kamuoyu tarafından çok iyi bilinen – çoğu Amerika’da yaşayan FETÖ’cü akademisyenlerden geldi.

Amerika’nın bu darbe girişimindeki yerini ortaya koyan açıklama henüz olaylar yatışmadan ve kalkışma bastırılmadan önce Dışişleri Bakanı John Kerry’den geldi: ‘Tarafları itidale davet ediyoruz’.  Bu diplomatik cümlenin açılımı şudur: ‘Darbeyi ve darbecileri gönülden destekliyoruz. Ancak kim kazanırsa onunla çalışmaya da açığız’. Öte yandan ABD merkezli pek çok düşünce merkezi bu başarısız darbe girişiminin Tayyip Erdoğan’ı çok güçlendirdiğini ve bu durumun büyük bir tehdit yaratığını ifade etmekten çekinmediler.  Öte yandan Fethullah Gülen’in iadesi konusunda, ABD’de mukim olan bir kişinin iadesi için bir karine ve delile ihtiyaç olduğunu ve şahsın darbe girişimiyle ilişkisine dair ikna edici kanıtlar sunulmadıkça kesinlikle teslim etmeyeceklerini vurgulamaları son derece manidardır. Zira bu ilişkiyi ispat eden binlerce delil hem tanık ifadelerinden, hem darbecilerin itiraflarından ve hem de açıkça olan bitenden elde edilebilir. Bizatihi Pensilvanya’daki zat, 22 Temmuz tarihli açıklamasında darbeyi açıkça sahiplenmiş ve darbeye karşı tankların üzerine atlayan necip milletimizi ‘ahmaklıkla’ suçlayarak, sonraki etapların geleceği tehdidinde bulunmuştu.  Ayrıca darbeci generallerin Genelkurmay Başkanı Akar’ı darbeye katılmaya ikna etmek için Fethullah Gülen’le görüştürmek istemesi de tüm kamuoyunun malumu.

Öte yandan Avrupa Birliği yetkilileri darbenin vahametini bir kenara bırakarak sadece idam cezası tartışmaları ve OHAL üzerinde yoğunlaşmayı tercih ettiler. Irkçılığın, yabancı düşmanlığının, etnik ayrımcılığın ve İslamofobinin gittikçe güçlendiği Avrupa Birliği, mevzu Türkiye olunca ikiyüzlü tavrını sergilemekten çekinmedi. Türkiye’nin 250 vatandaşını kaybettiği darbe girişimine bakmadan sadece 11 vatandaşını kaybettiği basit bir terör eyleminde bile OHAL uygulayan Almanya’nın dışişleri bakanı, Türkiye’deki OHAL kararının yanlış ve ürkütücü bir karar olduğunu ve sürenin çok kısa tutulmasını, hukukun üstünlüğü prensibinden ödün verilmemesi gerektiğini hâkim bir eda ile buyurdu. Hâlbuki Fransa ve Belçika sıkıyönetim niteliğinde kararlar içeren, süresi mütemadiyen uzatılan ve teröre bulaştığı konusunda şüphe taşıyanları vatandaşlıktan çıkartma gibi hiç de insani olmayan tedbirler alabilmeyi insan hakları ve hukukun üstünlüğü prensibine muvafık görebilmişlerdi. NATO, BM ve Avrupa Konseyi gibi kurumlardan yarım ağız ve hiç de tatmin edici olmayan üzüntü mesajları geldi. S&P darbe fırsatçısı gibi davranıp Türkiye’nin kredi derecesini düşürdü. Hâlbuki akademik veriler, yatırımların iptalinde siyasi istikrarsızlığın birinci sırada, terör ve şiddet olaylarının yedinci sırada etkin olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. İdam cezasının kanunlaşmasıyla ilgili tehditkâr ifadeler kullandılar. AB Bakanı Ömer Çelik, AB yetkililerinin ziyarette bulunmamasını hayretle ve dehşetle karşıladığı serzenişinde bulundu.

Netice itibarıyla tüm bu yaşananlar Türkiye’nin siyasi ve ekonomik itibarına zarar vermiş midir? Bu sorunun cevabı, Türkiye’nin küresel sermayeyi elinde tutan büyük devletleri ürkütmesiyle, büyük yatırımları çeken bir cazibe merkezi olmasıyla, üçüncü köprü, Kanal İstanbul, boğaz altından geçecek ikinci tüp geçit gibi makro projelere imza atması ve petrol ve doğalgaz politikalarıyla statükoya meydan okumasıyla verilebilir. Ne var ki bu teşebbüsün bizzat milletimizin dik duruşu ile akim bırakılması, medya, sivil toplum örgütleri ve muhalefet partilerinin bu menfur saldırıya karşı çıkması ve bu teşebbüsün üzerinden on gün geçmesine rağmen Cumhurbaşkanımızın bir emriyle meydanların coşkulu kalabalıklar tarafından doldurulması FETÖ’nün amacına ulaşmadığı ispat etmektedir.  Bilakis bu müdahalenin Türkiye’ye daha fazla itibar kazandırdığını, hasımlarımızı ümitsizliğe sevk ettiğini ve bu kabil operasyonlar yapmak isteyenlerin hevesini kursağında bıraktığını gözlemlemekteyiz. Ayrıca bu darbe girişimi, bünyemizdeki virüslerden kurtulmamıza vesile olarak bir hayra tebdil olacaktır. Ne var ki darbe girişiminin tek başarısı özellikle Silahlı Kuvvetlerde birbirine canlarını emanet eden insanların artık her şeyden ve herkesten kuşku duyar hale geldiler. Öte yandan “halkıma sıkacağıma kafama sıkarım” diyen masum Mehmetçiği zan altında bıraktılar ve kurumun şeref ve itibarına gölge düşürdüler. Son olarak, bu yapı darbe tehdidini sürdürmek için suikastlar düzenleyebilir, meydanlardaki insanları provoke edebilir, dini, etnik ve mezhepsel ayrılıkları körükleme teşebbüsü içine girebilir. Tüm bu ihtimallerin tek panzehiri, ortak bir trajediye maruz kalan halkımızın artık gerçek bir millet olması ve kalplerin vatan, millet ve devlet sevgisiyle toplu atabilmesidir. Bu sayede o karanlık gecenin ardından yeni bir şafağın ilk işaret fişeklerini hep birlikte müşahede edebileceğiz.

 

Prof. Dr. Hüsamettin İNAÇ

husamettininac@yahoo.com


Web Tasarım: Arena Ajans