HÜSAMETTİN-İNAÇ

MİLLETİMİZE”YENİ KAPILAR” AÇABİLMEK İÇİN NE YAPMALI?-3

Fethullahçı Terör Örgütü’nün tüm kurumlarımızda ve sosyal hayatımızda yarattığı tahribatı ve bu tahribatı gidermek için izlenmesi gereken yörüngeyi anlatmaya devam edelim. Yaratılan ilk tahribatın inanç dünyamızla alakalı olduğunu ve gerçek inanç sistematiğinin Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çağdaş insanın güncel sorunlarına hitap edecek bir üslupla aslı referanslarımızı esas alarak vermesi olduğunu söylemiştik. Toplumsal, siyasal, ekonomik ve dini sahaları yeniden inşa etmeye yönelik taktik ve stratejik önerilerimizi aktarmaya devam edelim:

İkinci boyut; din-devlet ilişkilerinin tekkeler, zaviyeler ve tarikatlar bağlamında yeniden tanzim edilmesidir. Çeşitli tarikatların kendi alanları dışına çıkarak sahip olduğu güç ve nüfuz alanını ticarete, siyasete ve hayatın farklı kesimlerine tahvil etmesinin yarattığı toplumsal problemler, günümüzün en büyük ve vahim meselelerinden birisi haline gelmiştir. Halis olarak manevi dünyasını zenginleştirmek ve tasavvufun zengin deryasını yudumlamak isteyenleri tenzih ederek görmekteyiz ki, bugün pek çok tarikat, sosyal dayanışma derneği ve hemşericilik lokali haline getirilmekte ve ticaretini artırmak ve siyasal ve toplumsal statüsünü yükseltmek isteyen mürai müritlerin toplanma alanı olarak algılanmaktadır. Bunun çözümü, tarikatların gerçek işlevlerine geri dönmesi, manevi terbiyenin dışına çıkmaması ve başka inanç gruplarıyla rekabet ve husumet ilişkisi içerisine girmemesidir. Tabii ki bu noktada Fethullahçı Terör Örgütü’nün hiçbir zaman bir tarikat gibi davranmadığını ve tamamen devlete sızma mantığından hareket ederek, dini bir kamuflaj parametresi olarak kullandığını belirtmemiz gerekir. Nitekim Fethullahçılar kendilerini “seçilmiş topluluk” olarak görmekte ve dışındakileri yok sayan yaklaşımlarıyla bir Yahudi topluluğunu andırmaktadırlar.

Öte yandan siyaset teorisinin en önemli kuramcılarından Jean Bodin, sanki bu yüzyıla ders verir gibi tanımlıyor egemenlik teorisini: “Egemenlik, parçalanamaz, devredilemez, bölünemez ve paylaşılamaz”. Halkın oylarıyla ve milli iradeyi temsil göreviyle koltuğa oturanlar, “buyurun benim yerime siz yönetin” diyemez. Birileri de böyle bir rol çalma kurnazlığına tevessül edemez. Zira iktidarın otoriteye dönüşmesi, ancak halkın rıza ve muvafakati ile mümkündür.

Tam da bu noktada çok hayati bir potansiyel tehlikeyi belirtmek gerekir: Ticaret ve siyaset alanını bu sapkın cemaatten temizlerken onun yerini gene aynı mantığa sahip ve din istismarı yapan ‘tarikat görünümlü’ fırsatçılara bırakması tehdidi… Bu tehdit o kadar vahimdir ki bu hata bir kez daha işlenirse ülkemizin bölünmesi mukadder hale gelebilir. Antidot ise çok aşikâr: Devletimizin tüm inanç gruplarına eşit mesafede durması ve inancından ya da inançsızlığından dolayı hiç kimsenin imtiyaz ve izolasyona tabi tutulmaması…

Son olarak üzerinde durulması gereken bir diğer husus; dış destekli olduğu netlik kazanan ve dış politikamızın seyrini değiştirmeyi hedef alan bu darbe girişimine dair yeni bir uluslararası ilişkiler dünyası tesis etmek mecburiyetimizdir. Şöyle ki; örgüt elebaşını 1999 yılından beri kendi topraklarında besleyen Amerika Birleşik Devletleri, darbe girişiminin gerçekleştiği 15 Temmuz gecesi Suriye sınırında ve Irak’ın Kürt bölgesinde yer alan Kürt kantonlarına asker kaydırdı ve bölgeyi silah ve ekipman açısından konsolide etti. İngiltere ise Güney Kıbrıs’taki üslerine asker takviyesinde bulundu. Bu hareketliliğin nedeni, darbe girişiminin başarılı olması durumunda bu yabancı askerlerin Suriye’de olduğu gibi güney sınırımızda Kürt kantonlarını oluşturmak için gerekli hazırlığı yapmaktı. Nitekim İncirlik üssünde kaybolan kırk iki helikopter de benzer hedefler için istihdam edilecekti. Dolayısıyla bu darbe girişiminin nihai hedefinin daha önceki darbelerde olduğu gibi iktidara el koyup askeri bir vesayet sistemi kurmak olmadığı aşikârdır. Yapılmak istenen, ülkede bir iç savaş çıkararak ülkenin bölünmesinin yolunu açmaktı.

 

Daha önceki makalelerimizde de dile getirdiğimiz gibi, darbe girişiminin neticeye ulaşmamasına neredeyse üzüldüklerini gizlemeyen, iki yüz elli şehit verdiğimiz bu vahim hadisenin insani boyutunu görmezden gelen, bunun yerine idam cezasına karşı uygulanacak tediplere ve OHAL yasasına kilitlene Avrupa Birliği bu sürecin kaybedeni oldu. Demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün evrensel sözcüleri iddiasından meşruiyet kazanan Avrupa Birliği, Mısır’da olduğu gibi Türkiye’de yaşananlara da ‘darbe’ diyemedi. Allahtan Türkiye, Mısır değildi. Türk halkı kaderi ve istikbalini yabancılarının insafına bırakmayacak kadar milli şuura ve vatan sevgisine sahipti.

Bu gerçekler ışığında yapılması gereken, Batı ve NATO ile var olan ittifakı berhava etmeksizin dostlarımızın sayısını artırmak, yeni ufuklara açılmak ve her alanda ülkemizin rekabet gücünü artırmak olmalıdır. Bu bağlamda Cumhurbaşkanımızın Rusya ziyareti ve iki ülke arasında imzalanan uzun erimli stratejik anlaşmalar son derece isabetli olmuştur. Nitekim bu ziyaretin akabinde AB ve ABD yetkilileri günah çıkartma seanslarına başlamış ve itiraflar birbiri ardınca deklare edilmeye başlanmıştır.

Ülkemiz sorunlarını tüm çıplaklığıyla görmeye, hasımlarının üzerine tereddüt etmeksizin gitmeye ve dik durarak hedeflerine odaklanmaya devam ettikçe bu tür proje ve kumpasları aşacak ve bu krizlerden güçlenerek çıkacaktır. Yeter ki bu hainlerin bıraktığı boşluğu yeni bir paralel yapı doldurmasın ve içimizden çıkan milli ve yerli unsurlar, milli irade sancağını  – bu üzerinde yaşanması yüksek bedel gerektiren – topraklarda dalgalandırmayı ebedi ve mukaddes bir ülkü olarak benimseye devam etsinler…

 

Prof. Dr. Hüsamettin İNAÇ

husamettininac@yahoo.com

 

 


Web Tasarım: Arena Ajans