HÜSAMETTİN-İNAÇ

CERABLUS HAREKATI

Dış Politikamızın Yeni Şifreleri: FETÖ, Biden ve Mare Hattı:

15 Temmuz sonrası Türk dış politikasının üzerine oturacağı yeni yörünge, tedrici olarak belirmeye başladı. Geçtiğimiz hafta ABD başkan yardımcısı Joe Biden ülkemizi ziyaret etti. Bu ziyaretten bir gün önce Kuzey Irak Kürt Yönetimi lideri Mesud Barzani, bir sonraki gün de Almanya’nın Avrupa’dan sorumlu Devlet Bakanı Michael Roth Türkiye’deydi. Önümüzdeki hafta Rus Genelkurmay başkanı da bu kahraman milleti ve bir kere ölmüş ama bin kere yeniden doğmuş devleti yerinde görmeye gelecek. Bu yazıyı kaleme alırken Bahreyn Emiri de Beştepe’de müzakere masasındaydı. Emir ayrıca Yavuz Sultan Selim köprüsünü de resmi törenle açacak.

Bu trafik, haddi zatında işgal teşebbüsünün arkasında bulunan ABD ve CIA’in başarısızlıklarını hazmetmeye başladıklarını ve “Türkiye’de birlikte çalıştıkları müttefiklerinin hapse atılmalarına ya da görevden alınmalarına” alışmaya temayül gösterme niyetine girdiklerinin en bariz tezahürü…

Öte yandan bu ziyaret trafiğinin gerçekleştiği zaman diliminde Türkiye’nin Cerablus operasyonunu gerçekleştirmesi ise gerçekten diplomatik ve stratejik bir dehaydı. Tabii ki bu dehayı taçlandıran başarılı diplomasiyi de unutmamak gerekir.

Türkiye bu defa derdini ve meramını Suriye savaşındaki aktörlere çok iyi bir biçimde anlatmayı başarabildi. Ya da –farklı bir ifadeyle – sözü geçen aktörler Türkiye’nin müdahale hususundaki haklı pozisyon ve argümanlarını ilk defa anlamak istedi.

İran, Rusya, Avrupa Birliği ve ABD bu operasyonu anlayışla karşıladı. Ancak Kobani’de hayatını, ırzını ve malını kurtardığımız Salih Müslim ve hiç de hak etmediği halde parlamentomuzu işgal eden HDP başı Selahattin Demirtaş, küfür ve hakaret dolu ifadelerle Türkiye’yi tehdit ettiler. Münbiç operasyonuyla PYD ve YPG terör örgütlerinin Fırat’ın batısına geçmesine çanak tutan ABD bile sessiz kalırken hayatını Türkiye’ye borçlu olanların tavrı çok dehşetengiz. Canını korumak için açık kapı politikası uyguladığımız, otomobilleri için Türkiye sınırında otopark inşa ettiğimiz ve hayvanları dahi sınırlarımıza aldığımız Kobanili çete reisi ve kışkırtıcı ve kan dökücü Kürt politikacının ne düşündüğü esasen hiç de mühim değil.

Peki, Türkiye hangi nedenlerle bu harekâtı gerçekleştirdi?

Birincisi; Ankara, İstanbul, Urfa, Bursa ve Antep’te acımasızca saldırıda bulunan DAEŞ teröristlerini ve hedeflerini bir bir yok etmek en önemli gerekçeydi. Yani, sınır güvenliğini sağlamak için Türkiye bu gecikmiş operasyonu gerçekleştirdi. Aksi takdirde biz sınır güvenliğimizi Antep, Adana ve Hatay’da savaşarak sağlam alabilirdik.

İkincisi; Mare hattı olarak bilinen Azez-Cerablus çizgisini PKK’nın Suriye kolu olan PYD ve refiki YPG’nin kuzey Suriye’de Kürt koridoru oluşturmasına mani olmaktır. Zira “Kürt koridoru” ya da “Amerika-İsrail kuşağı” olarak bilinen ve Afrin’le Cerablus’u birleştirmeyi hedefleyen YPG/PYD ilerleyişi bir biçimde durdurulmasaydı Türkiye’nin Ortadoğu’yla bağı ebediyen koparılmış, daima terör üreten bir coğrafya yaratılmış ve Kuzey Irak’la sürdürülen petrol ticareti engellenmiş olacaktı.

Üçüncüsü; ‘Fırat Kalkanı’ ismi verilen operasyon, ülkemiz açısından yeni mülteci akınlarının önünü kesmek, bölgede Türkmenler ve Arapların demografik yapısını muhafaza etmek, ılımlı muhalifler olarak bilinen ve Türkiye’ye müzahir Özgür Suriye Ordusunu tahkim ederek insani trajedilerin önüne geçmek ve en nihai olarak Esed rejiminin tabutuna son çiviyi çakmak amacıyla hayata geçirilmiştir.

Harekâttan beklenen sonuç, YPG ve PYD teröristlerinin Fırat’ın batısına geçmesini önlemek ve gene 45 km derinlik ve 100 km uzunluktaki bu hatta bir güvenli bölge (security heaven) oluşturarak masum halkın ve ılımlı muhaliflerin can ve mal güvenliğini sağlamaktır. Böylelikle bölgenin Kürtleştirilmesi engellenecek ve tarihi geçmişe sahip demografik yapı ve aynı zamanda Suriye’nin toprak bütünlüğü de korunmuş olacaktır.

Bu harekât ayrıca Türkiye’nin maruz kaldığı ve tüm kamu kurum ve kuruluşlarında ciddi zaaf yaratan 15 Temmuz travmasından sonra bile bu denli kapsamlı bir askeri operasyon yapabileceğini ve bu ülkeye diz çöktürmenin mümkün olmadığını dosta düşmana göstermiştir. Ayrıca bu huruç harekâtıyla, Batı’nın büyük yalanı ve ikiyüzlülüğü de açıkça ortaya çıkarılmıştır. “Türkiye DAEŞ’e yardım ediyor” diyen Batı, bu operasyonla yalanını yutmak zorunda kalmış, PKK konusundaki ikiyüzlülüğü de aleniyet kazanmıştır. Buna ilaveten Türkiye’nin Esed’le anlaşarak bölgeye girdiği iftirası da küresel medyada dolaşıma sürülmüş ama Türkiye ‘Esed’siz Suriye’ tezinin altını çizerek bu deli saçması iftirayı da savuşturmayı başarmıştır.

Ne var ki, bu operasyon çok gecikmiş bir ameliyedir. İşte bu gecikmede FETÖ devreye girmiş, PKK ile mücadeleye ihanet ederek koordinatları düşmana satmış, Semih Terzi başta olmak üzere üniformalı teröristler Esed’e müzahir politikalar izlemiş ve hatta Rus uçağını düşürerek Türkiye’yi dokuz aydır bölgeye operasyon yapmaz hale getirmiştir.

Bu minval üzre, FETÖ-PKK-DAEŞ işbirliğinin bir neticesi olarak işgal girişimi esnasında duran PKK ve DAEŞ terörü, bugün hiç olmadığı kadar sık aralıklı ve ölümcül hale gelmiştir.

Tüm bu anlattıklarımızı görsel bağlamda anlamak için Biden-Erdoğan basın toplantısını gözlerimizin önüne getirmemiz kâfidir:  Bir yanda ölmekten korkmayan bir milletin lideri olarak dik duran Recep Tayyip Erdoğan, öte yanda suçüstü yakalanmanın mahcubiyeti her hareketinden okunan iki büklüm Biden. Bir yanda beş yüz yıl önce Merc-i Dabık’ta ceddinin yaptığını tekrarlayan, Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nü 26 Ağustos gibi çok anlamlı bir günde açabilen ve tanklara bedeniyle karşı duran bir milletin gururlu lideri, öte yandan dokunduğu her yeri cehenneme dönüştüren meşum bir mücrimin sarsak beden dili…

 

Prof. Dr. Hüsamettin İNAÇ

husamettininac@yahoo.com


Web Tasarım: Arena Ajans