AHMET YAKUPOĞLU’NUN KALEMİNDEN HALİL DİKMEN

Türk Edebiyatı Dergisi’nin Eylül 2010 tarih ve 443 sayılı nüshasında yayımlanan, Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Türk Din Musikisi Anabilim Dalı öğretim üyesi, Yrd. Doç. Dr. Mehmet Nuri Uygun tarafından kaleme alınan makalenin tekrarıdır.

Ressam ve neyzen Ahmet Yakupoğlu’nun hocası Halil Dikmen’le ilgili hatıralarını yazdığı ajanda çöp kutusundan kurtarıldı. Yakupoğlu, resimlerini ve evraklarını Dumlupınar Üniversitesi’ne bağışlamıştı.

Neyzenler arasında büyük üne sahip olan Halil Dikmen, hocalarının ney tavrını yetiştirdiği öğrencileri ile günümüze ulaştırması bakımından minnetle anılan değerli bir sanatkârdır. 1906 yılında İstanbul’da Fatih semtinde doğdu. Babası Mehmet Haşim Bey bir musiki meraklısı olduğu için evlerinde sık sık musiki meclisleri kurulurdu. Halil Dikmen, çok zevk aldığı bu meclislerde özellikle Neyzen İhsan Aziz’in üfleyişini dikkatle takip ederdi. Ney sazına duyduğu bu ilgi sonunda bir gün İhsan Hoca’nın talebesi olup ney üflemeye başladı. Eyyubî Ali Rıza Bey’den de nazariyat dersleri alan Halil Dikmen, daha sonra Neyzen Emin Yazıcı’dan meşk etti ve onun da hocası Aziz Dede’den devraldığı ne üfleme üslûbunun en önemli temsilcisi oldu ve birçok öğrenci yetiştirdi.

Halil Dikmen’in yetiştirdiği neyzenlerden biri de Ahmet Yakupoğlu’dur; “Şah” akorduyla ney üfleyerek hocalarının üslûbunu devam ettirmede büyük gayret göstermiştir. Kendisi de onlarca neyzen yetiştiren ve Güzel Sanatlar Akademisi mezunu bir ressam olan hocamız Ahmet Yakupoğlu,1920 yılında Kütahya’da doğmuştur. Kısa bir süre önce aramızda olan hocamız çok yaşlandığı için genç nesillerin eğitimine katkıda bulunmak amacıyla elindeki değerli resim ve kitap koleksiyonunu Kütahya Dumlupınar Üniversitesi’ne bağışlamıştır. Evinden bu kıymetli koleksiyonların taşınması sırasında özensizce sağa sola atılan bazı evrak ve notları öğrencilerinden Mehmet Erdoğmuş çöp kutularından alarak kurtarmış, böylece musiki tarihimizin hatırlarını yaşatmada önemli bir katkıda bulunmuştur. Ahmet Yakupoğlu’nun kendi el yazısı ile bazı önemli notları kaydettiği bir ajandası da atıldığı çöp kutusunda son anda fark edildi. Bu ajandada, Yakupoğlu’nun hocası Halil Dikmen’le ilgili hatıraları yer alıyor. Mehmet Erdoğmuş’un bazı kelimelerini okuyamadığı, daha sonra birlikte çözdüğümüz metni tek kelime bile ekleyip çıkarmadan yayımlıyor, kendisine öğrencileri olarak minnet duygularımızı ifade ederek Hakk’dan rahmet diliyoruz.

Ajandayı çöp kutusunda bularak kaybolmaktan kurtaran Mehmet Erdoğmuş, bu metin hakkında şu notları düşmüş:

“Bu hatıralar Ahmet Yakupoğlu Hocamızın 1976 tarihli, bir bankaya ait ajandaya kendi el yazısı ile yazılmış belgeden hiçbir değişiklik yapılmadan kaydedilmiştir. Ne yazık ki bu tarihi belge, Hoca’nın bütün mal varlığını bıraktığı Dumlupınar Üniversitesi Rektörlüğü’nün yetkili kişileri tarafından eşyaların götürülmesi sırasında değersiz bir defter parçası olarak görülmüş ve çöp kutusuna atılmış vaziyette tarafımdan bulunmuş ve hıfzedilmiştir. Evdeki eşyaların teslimatı sırasında orada tesadüfen bulunmakta idim. Daha kim bilir neler gitmiştir. Allah böyle belgeleri kıymet bilmeyenlerin elinde bırakmasın. 28.10.2008”

Ajandadaki metinde yer alan bir ifadeden, Ahmet Yakupoğlu’nun bu metni yazdığı tarihte elli beş yaşında olduğu anlaşılıyor. Bu da metnin ajandanın da tarihi olan 1976 yılında yazıldığını gösterir. Başlangıç paragrafında, Halil Dikmen’i tanımanın verdiği kıvancı mektup yazarak anlattığı samimi arkadaşı Kütahyalı Rafet Gönen avukattır ve halen İzmir’de yaşamaktadır.

Yakupoğlu’nun Halil Dikmen’e ders için gittiğinde otuz beş yaşında olduğu ve bu tarihin de 1955 yılı olduğu anlaşılmaktadır. Dersler, 1958 sonbaharına kadar, yani aşağı yukarı dört yıl sürmüştür. Bir süre ders aldığı Neyzen Süleyman Erguner 1953 yılında vefat edince hocasız kalan Yakupoğlu, Halil Dikmen’le 1954 yılında tanışmıştır. Bu tanışmada, hayatında önemli yeri olan, aynı zamanda tezhip ve minyatür hocası Prof.Dr. A.Süheyl Ünver’in çok büyük yardımı olmuştu. Fakat Hoca’nın işleri yüzünden iş uzayınca, Akademi’den arkadaşı olan mimar Ömer Kirazoğlu gidip Halil Bey’den randevu alır. Halil Dikmen’le nasıl tanıştığını anlattığı satırlarda adlarını andığı arkadaşları o sırada mimarlık öğretimi gören Erhan Altıntaş ile inşaat mühendisliği öğretimi gören Zeki Ermumcu’dur. Bu arkadaşları ile birlikte üfledikleri eser ise Neyzen Yusuf Paşa’nın çok meşhur Segâh Peşrevi’dir.

Halil Dikmen ile başladıkları ilk eser, hocaları Neyzen Emin Dede’nin Beyati makamındaki Peşrevi’dir. Daha sonra çalıştıkları eser ise, yine Emin Dede’nin Buselik Aşiran Peşrevi olmuştur. Bu çalışmalarında Ermeni müzisyen Hamparsum Limonciyan tarafından icat edilmiş olan ve onun ismi ile anılan Hamparsum notası kullanılmıştı.

Yakupoğlu, Hocası Halil Dikmen’i methederken “Kâbına ulaşamamak” deyimini birkaç sefer kullanıyor. “Kâb” kelimesi Farsça “topuk” demektir ve bu deyim yüceltme maksadıyla “topuğuna dahi ulaşamamak” anlamında kullanılır. Bu da Hocasına gösterdiği saygının ne kadar büyük olduğunu göstermektedir.

Yakupoğlu Hoca’mız, Halil Dikmen’den dinlediği Emin Dede ve Aziz Dede ile ilgili hatıralardan bazılarını ve zamanın diğer neyzenlerinin Halil Bey hakkındaki methedici ifadelerini de ekleyip yazısına son vermiştir.

HALİL DİKMEN

Ahmet Yakupoğlu

Bu büyük üstat, zarif, çelebi insanla tanıştıktan sonra Rafet Gönen’e şöyle bir mektup yazdığımı unutmuyorum: “Otuz beş yaş ağır bir zatülcenp geçirmiş bir kimse olarak nihayet Halil Dikmen’e ney talebesi olmak bahtiyarlığı”. Bunun altındaki mukadderata acı serzenişimin ifadesini hemen anlamak güçtü. Çünkü onu dinlemeyenler, benim Ney’e olan meşguliyetimi bilseler bile gene tam mana veremezler. Nitekim Rafet’de öyle anlamamıştı.

Bu satırları elli beş yaşını idrak etmiş ve onunla birlikte çalışmış olduğumuz yıllar çok gerilerde kaldığı bir zamanda bile hayatta rastladığım birkaç müstesna büyükten biri olarak içimde meknus kıymeti ile benimle beraber yaşamaktadır.

Süleyman Erguner’in vefatından sonra hocasız kalmam, Süheyl Bey’in üzerinde nasıl tesir bıraktığı ise, bir gün “seninle Halil Dikmen’e gideceğiz demişti. Ben kendisine söyledim seninle meşgul olacak.” Aradan epeyce bir zaman geçti. Ben bir gün Ömer Kirazoğlu ile konuşurken, “Onlar meşgul kimseler biz kestirmeden gidelim” tarzında bir fikir attı ve Halil Bey’den randevu aldı; kalktık gittik.

Giderken Erhan ve Zeki’yi de talebem ve arkadaşım diye yanıma almıştım, neylerimiz yanımızda, Saray’da ki odasına girdiğimizde bilmediğimiz bir kimsenin huzurunda fazla ukalalık olmaması için takdim edeceğimiz parçayı kısa kesmeyi de konuşmuş edebe, erkân-ı riayete, kararlaşmıştık. İki hane Segâh üfledik. Makamında bize yarı dönük, nezaketli dinledi. O güzel beyaz yüzünü kaplayan tatlılıkla bize ilk hitabı şu oldu. “Sultanım siz daha ney’in sesini bulamamışsınız.” İçimizden acaba ney’in sesi daha nasıl olur ki diye sessiz suallerle mübarek yüzüne bakıyorduk. Öyle ya, bunca zaman şu kadar eserler meşki. Benim radyolara kadar çıkıp duyulmam, bunca talebe yetiştirmem. İşte bizim kendisine üflediğimiz parçayı, benim elimden ney’i alarak bir parçasını bize gösteriverdi. Nota aynı nota, kamış aynı kamış. Ama duyulan ve bizi perişan eden; tasavvurlara sığmaz bir musiki! Böyle şeyleri tasvir etmek imkânı olmuyor. “Ney virtüözü” demek pek zavallı ifade tarzı, soğuk harcı alem tabirler…

Yanımdaki gençlere bakıyordum. Gözleri nasıl hayretler içinde, hocanın yüzüne dikilmiş kendilerini kaybetmişlerdi. Dilimiz tutulmuş, aklımız başından gitmişti. O tavrı yapabilmemiz için, o hengamda ne kadar gayret göstermişsek de kâbına varmamızın imkanı olamamış, zavallılar, çaresizler olarak yığılıp kalmıştık. O gün atılan birinci adım şu oldu. Evvela şah akort ney tedarik edilecek, kaba sesler korkunç derecede kuvvetli çıkarılıncaya kadar çalışılacak; sonra derse başlanacak. Tam altı ay gidip geldim yokladım. İyi-kötü ney’ler bulduk, çalıştık. Bir türlü derse başlamak mümkün olmadı, arkadaşlarla bir araya geldik mi sağda-solda bir kıymet idik, ama ben bundan huzursuzdum. Üfleye geldiğimiz yavaştı. Bunu hemen bırakmıştım. Yenisine de bir türlü başlayamamıştık. Bu nereye kadar gidecekti ki? Bir gün Halil Bey’i tenhaca yakaladım. Bu acıklı halimizi izah ettim. Bu meyanda kendisine fazla yük olmayacak şekilde bu işin bir hayli ilerilerine varmış bulunduğumun arızalı perdelerde mümareseli olduğum ney’imle kendisine bir bir göstermek suretiyle derse ikna edebildim. Bir hafta sonraki Cumartesi’ye söz aldım ve ondan sonra Cumartesi öğleden sonraları benim oldu.

Emin Dede merhumun Beyatisi’nden başladık dört hane üzerinde altı ay çalıştık. Diğer iki arkadaşım yarı yolda bıraktı, ben yürüdüm. Dersler Hamparsum notası üzerinde yürüyordu. İkinci olarak Emin Dede’nin Buselik Aşiran peşrevini geçtik. Sılaya geldiğim sıra Kütahya’daki neyzenleri toplamış vaziyeti izah etmiş, geçtiklerimi kendilerine tarif etmiştim ki biz de yavaş yavaş ney tavrının kokusu gelmeye başlamıştı. Bu intikal çok yıllar çalıştıktan, teyp üzerinde etütler yaptıktan sonra bir dereceye kadar yaklaştı. Fakat kâbına ermek imkânı olmadı. O da Emin Dede için aynı şeyleri konuşur, tavırda ki ihtişamın ve seslerdeki erişilmez parlaklığın tarifini yapmakla bitiremezdi. Kütahya’daki arkadaşlarla karara varmıştık ki bu dersleri banda alalım ve bu işi oraya intikal ettirelim. Halil Bey’e bir lisan-ı münasiple bir teyple çalışmanın iyi olup olmayacağını açtım, cevap müsbet oldu. Bunu korkarak açmıştım. “Bilhassa faydalı olur insan kendi sesini önde dinler hatanın nerelerde olduğunu görür” diye beni bahtiyar eden cevabını verince dünyalar benim oldu. İşte ondan sonra Halil Dikmen Bey’le bu işin üzerine eğildik. Kimselere göstermediği alakayı bana gösterdi. Benim kapıdan görünmemle elindeki işleri bıraktı odacılar beni emin, devamlı hayırlı bir talebe olarak tanıdılar. Tıp Tarih Enstitüsü ney meşki için oda tahsis etti. Çalışmalar orada yapılıyordu. Halil Bey’in başına kalabalık toplanmaması, daha dikkatli ders yapmak, beklemeden, kendi arzusu üzerine karara bağlanmıştı. Bu dersler az- çok fasılalarla 58 senesi sonbaharına kadar devam etti. Benim vaziyetimde fazla bir terakki olmamakla beraber kendisini memnun etmiş olacaktım ki bir gün Selami Bey’e Muhayyer Peşrevi’nin teslimini göstermiştim (ne vesile ile ise) tavrı pek beğenmişti. Farkına varmadan o havanın içine giriyordum. Sair zamanlar fazla çalışmamak, noksanımdı. Bilmiyorum ne kadar çalışsak, sırtımızdan da yarılsak onun müsveddesi olamazdık. Tarifi imkansız bir icar ki, ney’i üflemeye başladığı anda dudaklarında avurt adalelerinde ve çenesinde kopan kıyamet, bunların birbiri ardınca harekete geçerek sesleri idarede, çarpmalarda, titreme ve eritmelerde parmaklarla müşterek çalışmalarını gösterdikleri harikulade maharet anlatılamaz. Bunların bir kısmını benzetmek şöyle böyle, imkan dahilinde gibi görünüyordu. Halil Dikmen ihtişamını asla! Hele bir çarpma vardı, ağzın içinde teşekkül ediyordu. Bununla yakından hassaten alakalanmıştın, bir türlü tarif ettirip kavrayamadım. Dil marifetiyle mi, avurttan mı, nereden geldiğini anlayamadımdı. Ve bu onunla gitti. İhtişamın en müstesna motifiydi. Ellerin seslere göre manevralanması, titremelerde, çarpmalarda kimsede rastlamadığım yerlere dokunması dehşetti. Parmakların manası, müsvedde olan bende bile ne şekil aldı ise bir gün Osman Bozok’un evinde Muammer Karaca’ya ney üflediğimde ellerime takılmış, kolunun yanındaki kıza “Asuman, parmaklara dikkat et, böyle güzel manalı el gördün mü?” diye hakiri pek methetmişti. Sonra o kız bu vakayı unutmamış, başka yerlerde konuşmuşmuş.

Çalışmalarımızı mümkün olduğu kadar tespit ettim. O yıllarda elimize geçmiş olan makine, bu kadar hassasiyetin tespitine pek elverişli değildi. Bizim bu çalmalarımız İstanbul muhitinde şaia oldu. Kendisini daha çok mütekamil makinelerle birkaç parçasının tespiti için niyazlarda bulunuldu. Razı edemediler. Mütevaziyane ve samimi bir dersin onu tatmin ve memnun ettiği aşikardı. Bunca yıl koca İstanbul’da bu işler kimselerin aklından geçmemişti yahut bir Kütahyalının ibadet edercesine iştiyakı ile gelip onun elini öperek otuz beş yaşında, son rahle-i tedrisine oturması onun gönlünü fethetmişti. Bu hadise musikimizde şayan-ı tebrik vakalardandır.

Tek tük derse gelenler vardı. Niyazi bir hayli emek vermişti. O tavır onunla gitti. Devir nankördü. Daha nankör zamanlarda olmuştu herhalde. Kütahyalılar onun son devrinde keşfedince de artık zevale yaklaşmış bir ömrün heyecanları ve enerjisi, üzerindeki resmi vazifelerin yükü, inzimamı ile de erime derecesine girmişti. O günlerden birinde Niyazı ile köprünün Karaköy başında karşılaşmıştık. Bahis hemen ona geldi. “Ne gelmiş ne de gelir bir daha böylesi dedim, tabi geçmişleri bilmiyoruz ama bundan sonra gelmez.” demiştim. Ne kadar bana hak verdi. Bir gün, Ulvi Erguner’e Selami Bertuğ’u ona götürmüş. İşte neler dinlediler, ne tür muamele ile oradan ayrıldılarsa Ulvi’nin sözü şu olmuş. “Azizim ben bundan sonra elime ney almam!” Selami: “ Bundan sonra onun yaptığını yapamayız, ama ondan insanlık dersi almaya gelirim.”

Halil Bey’le musiki üzerine sohbetlerimizde olmuştur. Onun hatıraları daha ziyade Emin Dede ile alakalı olduğu için o mübarek zatın üzerimizdeki tesiri silinemez şekilde ruhun derinliklerine işlemişti. Mesela onun hocası Aziz Dede ile aralarındaki menkıbe… Tamburi Cemil Bey ile macerası… Eskilerce ney meşkinde tavır esas olduğu için nota ikinci derece bir vasıta olarak kabul edildiğinden Aziz Dede notaya alınmış eserleri kilitli dolaba saklar, meşk için katiyen çıkarmazmış. Emin Bey ne kadar yalvardı, ısrar etti ise dolapdakileri çıkartamamış. Bu yüzden mahdut bir repertuar içinde kalmış. Bir gün nasılsa dolaba anahtar uydurur ve eserleri Hamparsum’a çeker. Beraber meşk edilmeyenleri de kendisine üfleyeverir. Dede hayrette kalmak ile beraber onun temsildeki yüksek maharetine hayran olup dolabın anahtarını teslim eder. Çünkü artık tavır meşkine hacet kalmamış. Devrin Hilal-i Ahmerciler’i konser için Tamburi Cemil Bey’e müracaat etmişler, o da “Emin Bey çıkarsa bu iş onunla beraber olur” diye cevabı dayamış. Heyet Dede’ye gelir, gönlünü yaparlar. “Bu ricalara dayanamadık sultanım!” diye anlatır. Konser günü sahnenin ardında kafayı bir hayli keyiflendirir, tamburu akortsuz olarak eline alır (tabi Dede’ye göre) perde açılır, bir iki bir şey yaparlar. Bozuk akort Dede’yi huzursuz eder, takdim edilecek eser Cemil Bey’in kendi eserine gelince Dede ihtarı çeker: “Üstat, bak çalacağımız senin eserin!” O anda Cemil Bey kendini toparlar ve elini akorda atar. Dede’nin ifadesi ile işte o andan itibaren konserin tadı tuzu gelir. Şimdi menkîbenin bundan sonrası çok güzel: Cemil Bey’in Erenköy’deki evine bir arabayla dönülmüş. Köşke girdikten sonra Cemil Bey kapıyı içeriden kilitlemiş ve Dede’yi üç gün evinden çıkarmamış, oraya hapsetmiş ne kadar özürler beyan edilmiş ise dinlememiş. İşte bu üç gün, bu iki virtüöz icrakarın birlikte musikinin, neyde, tamburda son kapılarına dayanmaları, kim bilir o kapılardan da geçerek bu işin manasına gark olmaları, bu geceli gündüzlü üç güne mi nasipti acaba?

Halil Bey merhum bu vakayı pek enfes bir eda ile bir sanat kritiği edası ile hikaye ederdi. Nur içinde yatsın.


Web Tasarım: Arena Ajans