KADİR-GÜLER

BİZİM ŞEYHÎ / KESRET VE ŞÖHRET

Kütahya, coğrafyamızın en kadim edeb/edebiyat muhiti olarak kabul edilmektedir. Edeb/edep kelimesinin pek bilinmeyen bir anlamı da “da’vet”tir. Edebiyatı yâd etmek, daveti unutmamak , devamlı hatırlamak ve anmak, okumak ve yazmakla mümkündür. Peki o zaman davet ne, insan neye davet ediliyor?… Davetin ilki İkra’dır yani “Oku” davetidir, peki ikincisi nedir dersiniz, Nun ve’l Kalem yani “Yaz” davetidir. Edebiyat okumaya ve yazmaya davettir. Oku ve Yaz…

Edebiyat/edebiyâd, okumak ve yazmak davetini hatırlamak, anmak ve unutmamaktır. Maturidi ve Yesevî inançta ise Edeb, Eline/iline/vatanına, Diline/Türkçeye, Beline/ceddine sahip çıkmaktır. Edeb yâ hû; Oku ve Yaz davetine icabet et, İlâhi davete uy çağrısıdır.

Edebiyatı adına uygun olarak, Edeb’i yâd ederek anan, unutmayan şehirlerimizin öncüsüdür Kütahya. Bu kadim şehir edeb/da’vet emrine uyan onlarca sanatkâr yetiştirmiştir.

Germiyan’ın Kütahya’da oluşturduğu edebî muhîtin en önemli şâirlerinin öncüsüdür Şeyhî Yûsuf Sinân. Bizim Şeyhî’ye özellikle tıp sahasındaki başarısından dolayı “Hekim Sinan” adını veren ve bu adı sıkça kullanan kaynaklar, padişâhın özel tabîbliğine getirilen Şeyhî’yi Osmanlı Devletinin ilk Reisü’l-Etibbası/Baştabîbi kabul etmişlerdir. Gençlik yıllarında Seyyid Nesimi ile Bursa’da görüştüğü söylenen Şeyhî, tıpla hemhal olmuş ehl-i hal bir insandır. Tabipliğini dedesinden miras almıştır çünkü Büyükbabası tabibdir. Hocası Ahmedi de Mısır’da tıp tahsili yapmıştır.

Kaynaklara göre Şeyhî, ilmini artırmak için Acem diyarına gitmiş ve o dönemin meşhur âlimlerinden Seyyid Şerif Cürcanî’den ilim tahsil etmiştir. Latifî, Şeyhî’nin tabipliğini Hz. İsa’nın nefesiyle hastaları diriltmesine benzetmektedir.
Bizim Şeyhî’nin tabib olarak şöhreti Çelebi Mehmet’in aklî/asabî hastalığını iyileştirmesiyle yayılır. Tarihi kaynaklara göre Çelebi Mehmet kardeşleri ile mücadeleden henüz yeni çıkmış ve yorulmuştu. Durumdan istifade eden Karamanoğlu Mehemmed başkaldırdı ve birçok yeri fethetti.

Çelebî Mehmet 1416 yılında Karaman’a sefere çıktı. Ankara’ya varınca sağlığı bozuldu. Karamanlının işlediklerinden duyduğu üzüntü ve kederle hastalandı. Durumu kötüleşti. Meğer Çelebî Mehmet üzüntüden Melankoli/depresyon denilen bir hastalığa yakalanmış. Yakınındaki hekimler ne kadar ilaç yapsalar da hastalığında düzelme ve iyileşme görülmedi. Gün geçtikçe hastalığı şiddetlendi.

Yanındaki devlet erkânından bir bey, Çelebî’nin huzuruna çıktı. “Germiyanoğlu sarayında edebiyat ve sanat meraklıları arasında adı Şeyhî olan ama tıpta Hekim Sinan adıyla tanınmış bilgili bir hekim olduğunu, özellikle hikmette ikinci Eflatun sayıldığını, yaptığı ilaçların kesin şifa getirdiğini ve İsa’yı andıran nefesiyle hastaları iyileştirdiğini” söyleyerek O’nun Çelebî’nin huzuruna getirtilmesinin sıhhat ve sağlık bulmak için gerekli olduğunu söyledi ve Sultan’ı ikna etti.

Germiyan Sarayına haber gönderilerek Hekim Sinan Ankara’ya davet edildi. II. Yakup Çelebî Hekim Sinan’ı Sultan’ın otağına gönderdi. Şeyhî, Sultanın yanına girdi. Çelebî’nin nabzını yokladı. Ne kadar uyuduğunu, uykusuzluklarını, günü nasıl geçirdiğini sordu. İdrarını inceledi, dilini muayene etti.

Böylece sebepleri inceleyerek hastalığının kaynaklarını tahmin etti. “Senin hastalığın devası sevinmektir Sultanım, sakın başka ilaç kullanma. Sıkıntıların, vehimden doğan çarpıntı ve kargaşanın uzayıp bitmemesinden meydana gelen yürek daralmasıdır” dedi.
Şeyhî bu tip hastalıkların gam ve kederden kaynaklandığını, gamın insanı yediğini şu mısralarda ifade etti:

Gamun kim yüküni görmedi yir
Yimez âdem gamı gam âdemi yir

Hekim Sinan, Sultan’ın iyileşmesi için üzüntüsünü giderecek bir zafere ve düşmanın yenildiğine dair bir müjdeye ihtiyacı olduğunu söyledi. İsa nefesli bu hekimin sözlerini dinleyen vezirler, Anadolu Beylerbeyi olan Bâyezîd Paşa’yı Karamanoğlu’nun üzerine gönderdiler.

Bâyezîd Paşa, bir hile ve oyunla Karamanoğlu’nu kandırarak baskın düzenledi ve Karamanoğlu’nu ve oğlu Mustafa Beyi tutsak aldı. Karamanoğlu, “Bre Vezir, Beyler hile yapar mı” diye yapılan hileyi Bâyezîd Paşa’ya sorunca Paşa,”erlik ondur, dokuzu hiledir” dedi.

Karamanoğlu’nun yakalanma haberi Ankara’ya, Sultân’ın otağına ulaşınca Çelebî’deki ruhî bunalım ve kargaşa ortadan kalktı, üzüntülerinden kurtularak esenliğe ulaştı. “Yüzün ağ olsun Bâyezîd Paşa” diyerek Paşa’ya câizeler ihsan etti. Karamanoğlu, Çelebî Mehmet’in huzuruna çıkarıldı. Sultan, Karamanoğlunu azarladı ve yeni bir anlaşmayla devleti rahatlattı.

Çelebî Mehmet, Hekim Sinân’ın, bu hikmet sahibi, bilgili ve akıllı hekimin teşhisini ve tedavi yöntemini beğenerek ona önemli ihsan ve ikramlarda bulundu ve son dileği olan Germiyan’a, yani Kütahya’ya dönme isteğini de yerine getirdi. Bir rivayete göre Tokuzlu karyesini Tımar verdi ve Harname bu sebeple yazıldı.
Şeyhî sadece Çelebî Mehmet’le değil onun vefâtından sonra Sultan II. Murad’la da görüştü, musahibi oldu ve takdirini kazandı. II. Murad Şeyhî’yi kendisine vezir yapmak istedi. Germiyan Sarayını küçümseyen ve Kütahya’dan gelen bu Hekimi, Şair Şeyhî’yi çekemeyen rakipleri, Genceli Nizâmî’nin Hamsesi gibi bir kitap yazdıktan sonra Şeyhî’nin vezir yapılmasının daha uygun olacağı hususunda Sultan’ı ikna ettiler. Bunun üzerine Sultan II. Murad, Nizâmî’nin eserlerini Şeyhî’ye vererek bu eserlerden birini aşan bir eser yazmasını istedi.

Şeyhî, bu eserlerin içinden Hüsrev ü Şîrîn hikâyesini seçerek tercüme etmeye başlar. Yaklaşık bin beytin manzum çevirisini yaptıktan sonra Sultana arz eder. Sultan, bu çalışma karşısında fazlasıyla memnun olur ve çeşitli hediyeler vererek şairi ödüllendirir ama Vezir olması isteğini Şeyhi kabul etmez. Bazı kaynaklara göre Şeyhi’ye Tokuzlar karyesini tımar olarak verir. Kaynaklara göre Şeyhî bu eseriyle emsalsiz bir güzelin eski elbisesini çıkarıp ona yeni bir Türk elbisesi biçmiştir.

Şeyhi bir süre sonra memleketi Kütahya’ya döner. Yolda bu köyün eski tımar sahiplerinin saldırısına uğrar. Nesi varsa herşeyi alınır. Rivayete göre Şeyhî, Harnâme adlı meşhur mesnevisini bu sebeple kaleme alır.

Bu konuda tezkireler farklı bir olay anlatır: Şeyhî, Hüsrev ü Şîrîn mesnevisinin bin beytini yazdıktan sonra Sultan II. Murad’a arzeder. Sultan, Şeyhî’nin yazdıklarını çok beğenir ama Şeyhî’yi çekemeyen rakipleri Hüsrev ü Şîrîn mesnevisinin Nizâmî’nin aynı adlı eserinden alıntı/intihal olduğunu Sultan II. Murad’a söylerler. Bu olay üzerine Şeyhî, ustalığını göstermek amacıyla ünlü Harnâme adlı mesnevisini kaleme almıştır.

Şakayıka göre Şeyhî ömrünün son yıllarında biraz çirkinleşmiştir. Yüzü güzelliğini kaybetmiş, rengi bozulmuş, vücudu hastalıklarla yorgun düşmüştür. Bu yıllarda tabip olarak özellikle göz hastalıklarında büyük bir şöhrete sahip olan Şeyhî, çeşitli hastalıklara iyi gelen bir tozdan ilaçlar yapmakta ve bu ilaçları ucuza satmaktadır. Yaptığı ilaçlardan biri Göz kapağı iltihabına çok iyi gelince Bedestendeki Attar dükkanı hastalarla dolar. Bu ilacı hastalara birer akçeye satmaya başlar.

Büyük Bedesten’in içerisinde yer alan Attarhanesinde bu tozu satarken zeki ve bilgili bir müderris bu tozdan almak için içeri girer; Müderris, Şeyhî’nin kendi gözlerinde de iltihap olduğunu farkeder. Kendi gözündeki rahatsızlığı iyileştireceğine halkın gözlerini iyileştirme peşine düşen Şeyhî’ye ders vermek ister. Tozdan iki tertip alır ve Şeyhî’ye bir akçe yerine iki akçe uzatır. “Al bu iki akçeyi de bir akçelik şu tozu kendi gözüne sür, belki Allah’ın lutfuyla sıhhate kavuşursun” der ve “ibret gözü ile görmüyor musunuz?” ayetini okur.
Müderrisin bu sözleri Şeyhî’nin çok hoşuna gider. Her sohbette dostlarına bu olayı gülümseyerek anlatır ve “Amma cimriymişim, kendi kusuruma ilaç alamıyorum ama başkalarının kusuruna ilaç olmaya çalışıyorum” dermiş…

Bizim Şeyhî, Klasik/Eski Türk edebiyatının, Divân şiirinin kurucu şairlerindendir. Şeyhî, Şairler Sultanı’dır. Bizim Şeyhî gerek yaşadığı dönemde gerekse sonraki dönemlerde sanatı ile ilgili çok beğenilmiş ve kendisine verilen Şeyhü’ş-Şu‘arâ unvanını hak ettiğini göstermiştir.

Şeyhi’nin kendisi kadar yeğenleri de sanat ehlidir. Hüsrev ü Şirin mesnevisini yeğeni Cemâlî tamamlamıştır. Yazımızı bir diğer yeğeni, kız kardeşinin oğlu ‘Âlim İzâri’nin bir hatırasıyla tamamlayayım:

Şeyhi’nin yeğeni Molla Kasım İzâri, Fatih döneminin önemli âlimlerindendir. Fatih Sultan Muhammed, Sahn-ı Semân medreselerinden birini tamamlayınca fâzıllara/ulemâya şölen verir. Yemekte herkese şerbet ikram edilirken Fatih’in emriyle Türkmen Mollası İzâri’ye bir kâse ayran ikram edilir. Önüne şerbet yerine ayran konulan Molla İzâri tedirgin olunca Fatih bilmiyormuş gibi “elindeki ne, ne içiyorsun Türkmen Kocası” der. Türkmen imasıyla neyin kastedildiğini anlayan İzâri, bozulduğunu belli etmeden “ “İn ki dârem bâ-dest şerbet-i mâst, “elimdeki yoğurt şerbetidir” Sultanım diyerek tevriyeli cevap verir. Ayran kelimesini kullanmaz. Molla İzâri’nin “yoğurt şerbeti” tabiri Fatih’in hoşuna gider ve İzâri’ye çeşitli ihsanlarda bulunur Ve’s-selâm…


Web Tasarım: Arena Ajans