Connect with us

DR. KADİR GÜLER

ŞEYH GÂLİB’İN KÜTAHYA AŞKI

Published

on

Kütahya Eski Türk Edebiyatı’nın, Dîvân edebiyatının ve şiirinin yerleşik kurucu başkenti, klasik şiirimizin merkezidir. Germiyan ve Osmanlı döneminde edebiyat ve sanat merkezi olan bu şehirde Şeyhoğlu Mustafa’dan başlayan klasik gelenek, Ahmedî ve Ahmed-i Dâî’den sonra Şeyhî’yle olgunlaşır ve altı yüz yıllık bir edebiyata öncülük eder.
Yetiştirdiği yüzü aşkın şairle Osmanlı Coğrafyasının altıncı önemli kültür ve sanat merkezi olan bu şehir, Divan edebiyatımızın son büyük temsilcisi kabul edilen Şeyh Gâlib’e de tesir etmiş, ufkunu açtığı sanatkârlarlarla Âsitâneyi ve Gâlib Dede’yi etkilemiştir.
Şeyh Gâlib, kendini yetiştiren Kütahyalı Mevlevî dedelerini ve Kütahya Mevlevî dergâhını asla unutmaz. Şeyh Gâlib’in Kütahya Arguniyye Âsitânesine ve buradan yetişen Dedelere bağlılığı ve samimiyeti, bu dergâhdan feyz alan Kütahyalı Dedeler için kaleme aldığı tarih düşürme kıt’alarında da görülmektedir.
Gâlib Dede, Kütahya ziyaretlerinden birinde kırk beş yıl Arguniyye’ye şeyhlik yapan ve dergâh içerisindeki hâmuşânda Argun Çelebî’nin sağına defnedilen Zât-i Güzîn dediği Şeyh Mustafa Sâkıb Dede’nin ve dergâh dışındaki kabristanda medfûn Sakıp Dede’nin oğlu Şeyh Ahmed Halis Efendi’nin vefâtına, Divânı’nda yer alan şu tarih kıtalarını düşürmüştür:
TÂRÎH-İ VEFÂT-I SÂKIB DEDE EFENDİ

Şeyh Sâkıb Mustafâ hazretleri ol pîr-i pâk
Râh-ı Mevlânâda Şems-i zâtın olmuş pertevî

Hazret-i sultân Argun dergehin âbâd edip
Eyledi çil sâldan efzûn ders-i Mesnevî

Zeyl edip Eflâki-i sâhib-menâkıb tuhfesin
Kıldı ervâh-ı selefden niçe nakl-ı mânevî

Eyledi gûyâ ki tashîh-i kavânin-i tarîk
Kıssa zımnında olup âdâb-ı fakr-ı muhtevî

Fazl u irfân u kemâlât-ı ayân-ender-ayân
Kavli burhân nisbet-i keşf ü kerâmât-ı kavî

Bâg-ı inşâsına berg-i huşki magz-ı Nergisî
Mahzen-i nazmında bir derbâni tab’-ı Gencevî

Menba’-ı esrâr-ı Mevlânâdır ol zât-ı güzîn
Hak bu kim eslâfın olmuşdu tamâmen peyrevî

Mâtemin gûş eyleyip Gâlib gürûh-ı âşıkân
Dediler târîh-i fevtin hây hatm-i Mevlevî H.1148/M.1735

HÂLİS AHMED DEDE HAZRETLERİNİN DÂR-I CEMÂLE TEŞRÎFLERİNE TÂRÎHDİR

Hâlis Ahmed Dede ol kâmil-i Sâkıb-zâde
Kıldı bu mesnedi çil sâldan efzûn me’men

Pûte-i aşkda kâl eyledi cism-i sâfin
Pederlerinden olup iksîr-i nazar tâb-efken

Şâh-ı nev sikk-i iklîm-i mahabbet oldu
Mesnevî nûrı edip nakş-ı revânın rûşen

Nükre-i kalbi alâyikla degildi magşûş
Kân-ı ihsân idi irfân idi ma’den ma’den

Kîmyâ gibi adîm idi cihânda misli
Yanî hem fâzıl u hem şâir-i sencîde-suhen

Surh-ı rûy-ı mihek-i tecrübe-i mevt oldu
Tam mı’yâr idi pür-kadr idi hem nâdire-fen

Şeş cihetden gelir âvâz-ı teessüf Gâlib
Nakd-i hâlis gibi Ahmed Dede çıkdı elden H.1191/M.1777
Şeyh Gâlib, 1786 yılı sonlarında Çile’sini tamamlar ve Ali Nutki Dede’den halife icâzetnamesini alır. Bu yıllarda Nutkî Dede sakal bırakmıştır. Şeyh Gâlib, dört dervişin sakal bırakmasına tarih düşürmüştür. Kendisinin dışında Hammamîzâde İsmail Dede Efendi gibi bir büyük mûsıkî üstâdını yetiştiren Ali Nutki Dede’nin sakal bırakmasına da şu tarihi düşürmüştür:
YENİKAPU DERGÂH-I ŞERÎFİ POST-NİŞÎNİ ŞEYH SEYYİD ALÎ EFENDİNİN LİHYESİ TÂRÎHİDİR

Sâkin-i hânkâh Bâb-ı Cedîd
Mevlevî-şeyh Alîyy-i dil âgâh

Yanî Bûbekr Efendinin veledi
Vâris-i sırrı ana peyrev-i râh

İtdi isbât hatt ile nesebin
Şecere oldu sanki hatt-ı siyâh

Nev-civân merd-i pîr-meşrebdir
Pîrdendir ana bu lutf-ı nigâh

Çıkdı târîh deyü nezr etdim
Geldim bu iki mısrâ işte güvâh

Safhâ-i rûy-ı Âl-i Bûbekre
Nûr-ı sebz-i Alî veliyyullâh H. 1199/M.1786

Klasik şiirimizin bu büyük ustası, “Şerh-i Cezîre-i Mesnevî ve Es-Sohbetü’s Sûfiyye adlı eserlerimi onun izni ve teşvikiyle yazdım” dediği Şeyhi Ali Nutkî Dede’ye olan sevgisini her fırsatta dile getirmiştir.

1791 yılında Galata Mevlevihânesi’ne Şeyh olan ve 1794 yılında çıkarılan özel bir fermânla Mesnevîhânların atanma hakkını elde ederek diğer Mevlevîhânelere üstünlük kuran Gâlib Dede, divânında yer alan Hikâye-i Seyyâh mesnevisinin son üç beytinde Şeyhi Ali Nutkî Dede’yi şöyle övmektedir:

Dedem kim Hazret-i Seyyid Alîdir
Kerâmet vech-i pâkinde celîdir

Odur seccâde-i manâda elân
Sezâdır rütbe-i irşâde elân

Budur maksûd ol Sultânımızdan
Ede himmet geçe noksânımızdan…
Şeyh Gâlib, çok sevdiği ve saygı duyduğu Kütahyalı Seyyid Sahih Ahmet Dede’nin oğlu Muhammed Kudretullah’ın doğumuna da tarih düşürmüştür. Sahih Ahmed Dede, Seyyid Ebubekir Dede’nin yeğenidir. Ebubekir Dede Yenikapı’ya gelirken yanında yeğenini de getirmiş, yetiştirmiş ve oğlu Ali Nutki Dede’nin eğitiminden sorumlu tutmuştur. Yenikapı’da aşçıbaşılığa kadar yükselen Sahih Ahmed Dede, Şeyh Gâlib’in eğitiminde de önemli vazifeler üstlenmiştir.
1777 yılları civarında Sahih Ahmed Dede aniden Kütahya’ya gelir ve Şeyh Halis Dede’nin hizmetinde bulunur. Kısa bir süre sonra tekrar Yenikapı’ya döner ve Aşçıbaşı hizmetine devam eder ama 1790’lı yıllarda Yenikapı’dan ayrılır. 1789 yılında doğan oğlu Muhammed Kudretullah, Şeyh Gâlib’in bu mısralarda belirttiği gibi çok donanımlı bir derviş olarak 1816 yılında Galata Mevlevîhânesine Şeyh olmuştur.
Kudretullah Dede, babası Sahih Ahned Dede’nin kaleme aldığı Tevârihü’l Mevleviyye’yi H.1260/M.1844 yılında istinsah etmiştir. 1871 yılında vefat eden Kudretullah Dede’nin yerine oğlu Ataullah Efendi Şeyh (Ö. 1910) oldu. Kudretullah Dede’yle birlikte Galata Mevlevîhânesini de bir süre Kütahyalı Dedeler yönetmiştir. Gâlib, bu tarihin başlığında Kudretullah Dede’nin Post-nîşin olacağına dair bir işaretde de bulunmaktadır. Şeyh Gâlib’in Kudretullah Dede’nin doğumuna düşürdüğü tarih şöyledir:

YENİ KAPU DERGÂH-I ŞERÎFİ AŞÇI BAŞISI BULUNAN ŞERÎF AHMED DEDENİN MAHDÛMU MUHAMMED KUDRETULLÂH EFENDİNİN VELÂDETLERİNE TÂRÎHDİR. ANCAK TÂRÎH-İMEZ-KÛRUN EBYÂTINDAN BİR BEYTİN MANÂ-YI MAZMÛNU POST-NİŞÎN-İ İRŞÂD OLMALARINA İŞÂRET BUYURMUŞLARDIR. KEMÂL-İ KERÂMETLERİNDEN OLDUĞUNA ŞÜBHE YOKDUR. BEŞİNCİ BEYTE NAZAR OLUNA HEM TÛL-İ ÖMR İLE MUAMMER OLMALARINA DELÂLET VE HEM POST NÎŞİN-İ RÂH-I İRŞÂD OLMALARINA İŞÂRETDİR. KADDESALLÂHU SIRRAHUL AZÎZ…

Şerîf Ahmed Dede merd-i tarîkat
Yüzünden dogdu bir mihr-i münevver

Çerâg-ı hânedân-ı âl-i Ya’kûb
Riyâz-ı Mevlevîde gonce-i ter

Aceb masûm-ı nesl-i pâk ü tâhir
Kerâmet bahrine zîbende gevher

Nişândır şübhe yok sâhib-zamâna
Bu kudret oldu zîr ü kevne mazhar

Eder çok münkiri ikrâra da’vet
Hemân olsun bu âlemde muammer

Nice âsâr olur andan hüveydâ
Muînidir anın Şeppir ü Şepper

Dedim târîh-i mîlâdını Gâlib
Muhammed Kudretullâh lutf-ı Haydar H. 1203/M. 1789

Gâlib Dede’nin Nutkî Dede’ye Seyyid, Ahmet Dede’ye Şerîf diye seslenmesi bakış açısını göstermesi bakımından önemlidir. Şeyh Gâlib’in 1791 yılında Galata Mevlevîhânesi’ne şeyh olmasından bir yıl sonra 1792 yılında Ali Nutki Dede’nin oğlu Seyyid İskender Efendi doğdu ama ömrü kısa sürdü. Ali Nutkî Dede’nin tek oğlu olan Seyyid İskender Dede, 1798 yılında vefât etti. Şeyh Gâlib, talim ve terbiyesinden geçtiği, hilâfet alarak Galata’ya Şeyh olmasına yardımcı olan Dede’nin üzüntüsüne ortak olmuş ve bu ölüme şu tarihi düşürmüştür:

YENİKAPI DERGÂH-I ŞERÎFİ ŞEYHİ SEYYİD ALÎ EFENDİ’NİN MAHDÛMI FEVTİNE TÂRÎHDİR

Seyyid İskender Dede ol tıfl-ı sâhib-sırr-ı pîr
Nahl-i pâk-i şeyhü’s-Seyyid Aliyy-i Mevlevî

Tıfl-ı nevzâd idi gerçi hurd idi enzârda
Mazhar-ı tevhîd idi mânend-i beyt-i Mesnevî

Etmeyüp bu tekye-gâh-ı ‘âlem-i kevne nazar
Zâhir oldı kendide şevk-i likâ-yı uhrevî

Tıfl-ı endek-sâlinin sırr-ı kemâl edip zuhûr
‘Âkıbet bu tekye-i vâlâda oldu münzevî

Vâsıl-ı kurb olıcak Gâlib didi târîhini
Buldu İskender Dede budur hayât-ı manevî H. 1213/M.1798

Görüldüğü gibi divan şirinin son üstadı Şeyh Gâlib Dede, Kütahya’ya ve kendisini yetiştiren Kütahyalı Mevlevî ailelere samimi duygularla bağlıdır ve onlara duyduğu sevgiyi her anında zikretmiş ve şiire dökmüştür. Kütahya’ya olan sevgisini Arguniyye Mevlevihânesi’nde yer alan bir Rubâî’de de dile getirmiştir. Daha önceki yazımızdabahsettiğimiz ilk defa tarafımızdan ortaya çıkarılan ve Mevlevîhânede sekiz defa tekrar edilen bu Rubâî, Şeyh Galib’in Divanı’nda yer alan sekizinci Rubâîdir.
Şeyh Gâlib’in Kütahya Arguniyye Mevlevihanesine hediye ettiği bu Rubâî sonraki yıllarda başta Yenikapı Mevlevîhânesi olmak üzere bazı âsitânelerde de kullanılmıştır. Şeyh Gâlib’in Kütahya Arguniyye Mevlevîhânesi’nde yer alan ve Hezec’in Ahreb kalıbında kaleme aldığı Rubâî şudur:
mef’ûlü/mefâ’îlü/mefâ’îlü/fe’ûl [fâ’]

Ey kâşif-i esrâr-ı Hudâ Mevlânâ
Sultân-ı fenâ şâh-ı bekâ Mevlânâ
Aşk etmededir hazretine böyle hitâb
Mevlâ-yı gürûh-ı evliyâ Mevlânâ

“Ey Allah’ın sırlarını keşfeden, Fenâ’nın Sultânı Bekâ’nın Şâhı olan Mevlânâ; Aşk, Hazretine, yani sana “Evliyâlar Cemâ’atinin Efendisi olan Mevlânâ” diye hitâp etmektedir.

Şeyh Gâlib’in bu Rubâîsi, Ali Nutkî Dede’nin yetiştirdiği Hammâmîzâde İsmail Dede Efendi’nin öğrencisi olan ve klasik mûsıkînin son büyük bestekârı kabul edilen Zekâi Dede’nin Sûz-i Dil Âyîn-i Şerîfi’nin Üçüncü Selâmında yer alan son rubâîdir. 1897 yılında vefat eden Zekâi Dede, Seyyid Ebubekir Dede’nin torunu, Abdülbaki Nasır Dede’nin küçük oğlu ve 1887 yılına kadar Yenikapı Mevlevihanesi Şeyhi olan Osman Selahaddin Dede’ye bağlı bir bestekârdır Ve’s-selâm…

Continue Reading

DR. KADİR GÜLER

KÜTAHYA’NIN İSİMLERİ

Published

on

Şehir Farsçadan dilimize girmiş yaşayan, canlı, bizden, içimizden bir kelime. Bir de dilimize yerleşen Arapça Şehr kelimesi var, ay demek, “Hoş geldin ey şehr-i Ramazan” deriz ya, “Hoş geldin Ramazan ayı” anlamında.

Arapça’da şehir kelimesiyle birlikte kullanılmış bir kelime daha var, Medine… Medenî, şehirli demek. Medineli yani medeniyet sahibi, şehirli… Bir de Şar var, şehir ve tabii ki kent anlamında. Şarlı, şehirli demek. Hacı Bayram’ın şiirlerinde geçen Şar, şehir yani gönül manasında. Türkistandan getirdiğimiz il, yurt ve balık kelimeleri de şehir demek. Hisar kelimesi de şehir manasında kullanılmış bir kelimemiz, tıpkı Mısr gibi. Mısrî, şehirli demek. Mahalle Arapça bir kelime, mahal/yer demek. Semt ise Arapça, yan taraf anlamında kullanılagelmiş.

TDK’ya göre şehir; nüfusunun çoğu ticaret, sanayi, hizmet veya yönetimle ilgili işlerle uğraşan, genellikle tarımsal etkinliklerin olmadığı yerleşim alanı, kent demek. Taşkent, Semerkand gibi. Dünya, medeniyetini şehirlere borçludur;  eğitim, öğretim, teknoloji, kalkınma ve gelişme şehirlerde başlamış ve gelişmiştir.

Farabi’ye göre Medenî şehirler talimli, terbiyeli, ilme açık, sanat yönü gelişmiş, kültür faaliyetleri yoğun sanat ve edebiyat şehirleridir. Kadim şehirler,Tarihi şehirler vardır, erdemli şehirler, dini şehirler, ahlaklı şehirler vardır;  ticari şehirler, inançlı şehirler, sanat şehirleri ve felsefi şehirler…

Kültür, şehirleşmiş coğrafyalardan dünyaya yayılmış ve bu şehirler kutsallaşmıştır. Mısır, Arabistan, Çin, Türkistan,  bu şehirlerin ana coğrafyalarıdır. İslam coğrafyasında ve Osmanlıda şehirler önemlidir. İslam şehirleri, medeniyet şehirleridir.  Hangi medeniyete sahip olduğunuz şehirlerinizden anlaşılır.  İslam coğrafyasında şehirleri dini açıdan kutsal şehirler ve tarihi şehirler ikiye ayırabiliriz. Dini açıdan Kudüs, Mekke ve Medine kutsal şehirlerimizdir. Mekanları ve mimari yönüyle kutsal olan şehirlerimiz vardır; Semerkand, Buhara, İstanbul, Bursa, Üsküp, Kütahya gibi.

Kütahya,  coğrafyamızın her nefesi tarih, sanat, çini, seramik, resim, musiki, edebiyat, şiir ve kültür kokan kadim kentlerinden biridir. Şehrimizin tarihi Üniversitemiz Arkeoloji Bölümü tarafından yürütülen Seyitömer kazılarına göre MÖ 4000’li yıllara götürülmektedir. Seyitömer Höyüğü beş tabakadan oluşmuş. Beşinci tabaka Erken Tunç Çağına ve onun Geç Evresine işaret etmektedir ki üzerinde çalışılan bu tabaka şehrin tarihini daha eski yıllara götürmektedir.

Arkeoloji Bölümümüz’ün yaptığı Seyitömer kazılarında Üniversitemiz Arkeologlarının ortaya çıkardığı mutfak kapları, küpler, çömlekler, yonca ağızlı maşrapalar, şarap sürahileri, kâseler, yağ şişeleri, iki kulplu dibi sivri kaplar ve sürahiler, gözyaşı şişeleri, bronz sikkeler, damga mühürler, silindir mühürler, çekiç başlı mühürler ve mühür baskıları, akıtacaklı kaplar, mataralar, gaga ağızlı testiler, meyve tabakları, süzgeçler, çanaklar, sunu kapları, serçe figürlü seramikler, dokuma tezgahı ağırlıkları, ağırşaklar, metal eritme potaları, kandiller, bronz halka, kemik, bronz ok uçları, demir mızrak uçları, fibula çengelli göğüs iğneleri,  sanduka küp mezarlar, dirgenler, oraklar, saplar, hançerler, iğneler, bızlar, dilgiler, perdah taşları, fırçalar, bileği taşları, havanlar ve havaneli, kurşun figürin, altın takılar, hayvan şekilli boncuklar, küçük tanrıça heykelcikleri, kemik rölyef kabartmalar, spatula kazıyıcılar, çift kulplu bardaklar ve depas kaplar Seyitömer Höyüğü’nün Kütahya açısından ne kadar önemli olduğunu ortaya koymuş ve Kütahya’nın tanıtımına çok önemli katkı sağlamıştır. Kadim Türk kaynaklarından izler taşıdığına inandığımız bu eserler Rektörlük Binamızın girişinde açılan müzede sergilenmesine rağmen maalesef ilgi görmemektedir.

Seyitömer Höyüğü dışında son yıllarda ortaya çıkarılan Tavşanlı Tunçbilek kalıntıları bu coğrafya için MÖ 5000’i,  Kalkolitik dönemi ve Kütahya’nın yedi bin yıllık geçmişini işaret etmektedir. Şehirler adlarıyla tanınır.

Kütahya’nın bilinen en eski adı Kutium’dur. Kütahya tarihinin bilinen ilk sahipleri Türk kökenli Gut/Kutlardır. Prof. Dr. Necati Demir Hocam Kutların, Hazar denizinin güney doğusundan,  Türkistan’dan MÖ 2500 yılları civarında Batıya göç etmeye başladığını örneklerle ortaya koymuştur. Kut yazıtlarında Türkçe Yarlagan, Çarlak, Ulumuş, İnimbakaş ve Şarlak gibi Türkçe isimler bugün İç Ege /Kütahya cografyasında kullanılmaktadır. Kutlar/Gutlar önce Mezopotamyaya girmişlerdir. MÖ 2300 yıllarında Dicleyi takip edip Kuzeye geçerek Akad devletini ortadan kaldırmış ve Anadolu’ya hâkim olmuşlardır.

Ksenophan Anabasis, eserinin 224. sayfasında “Kütahya’nın eski kaynaklarda ismi Kutium’dur. –ium’un nispet eki dikkate alındığında adı geçen şehrimizin kurucusunun Kut/Gutlar olduğu ortaya çıkmaktadır.” demektedir.

Kutlar, Anadolu’ya hâkim oldukları bu yıllarda Kütahya’yı da ele geçirmiş ve bu yöreye Kut yöresi manasına gelen Kutium adını vermişlerdir. Kütahyalılar kut/kot/kotur ismini ölçü birimi/ölçek olarak kullanmaktadır. Anadolu’da Ordu’nun adı Kutyora/Kut yöresidir. Trabzonda Kuti yaylası meşhurdur. Kocaeli civarında Kutluca yerleşik isimlerdendir.

Kütahya’nın bilinen ikinci adı Ceramorıum [seramik başkenti/seramik şehri]’dir. Bu adla ilgili bir efsaneye göre seramik ustası yoksul ve yaşlı bir kadının yaptığı seramikler çanak-çömlek pazarında el üstünde tutulmakta ve hemen alıcı bulmaktadır. Bu kadının seramiklerinde kullandığı toprağın farklı olduğunu anlayan diğer usta seramikçiler kadını takibe alırlar. Kadın seramik toprağı almak için Ceramorıum Agora/çanak-çömlek pazarı denilen yere gelir. Takip edildiğini anlamayan sanat ustası kadın heybesini bu yerdeki seramik toprağıyla doldurup döner. Seramik ustaları kadının sırrını çözerler ve bu yerin toprağından ürettikleri seramikler her yerde satılmaya başlar. Bu farklı topraktan dolayı yöreye Seramik Başkenti manasında Ceramorıum denilmiştir.

Kütahya, Kutlardan sonra yine Kafkasya/Karadeniz üzerinden gelen Etilerin/Hititlerin eline geçmiş ve seramik sanatı Hititler eliyle tüm Anadolu’ya yayılmıştır. Gerek Hititlerin gerek Friglerin kullandıkları dil ve yazı eski Sümer/Asur/Akad yazısının devamıdır. Bugün Sümerceden yüz altmış yedi kelimenin Türkçe olduğu ispatlanmıştır. Kütahya’nın bilinen üçüncü ismi Romalılar dönemine aittir. Kütahya MS 38 yılında Romalı Komutan Cotys’in yönetiminde önemli bir kent olur. Bu sebepten kente Cotyoeum/Cotiaeion/Kotiaeion adı verilmiştir. Ad, Koti/Koty’inin kenti anlamındadır. Roma sikkelerinde de Koti/Kotys adı yer almaktadır.

Kütahya’nın bilinen dördüncü ismi Kûtâhiyye’dir. Şehir, Selçuklular tarafından fethedildikten sonra kaynaklarda bu isimle anılmaktadır. Kûtâh, Farsçada kısa demektir. Kütahya’yı fetheden Türk boylarının çoğu kısa boylu ve tıknazdır. Kente, kısa boylu Türkmenlerin yaşadığı şehir manasında Kütâhiyye denilmiş olabilir. Bugün kullandığımız Kütahya ismi bu Kütahiyyeden gelmektedir. Kütahiyye adını “Kütahiyye gibi bir şehir bulunmaz” mısrasıyla şiir dilinde ilk kullanan kişi Sultan Veled’dir.

Kütahya’nın kaynaklarda yer alan beşinci ismi Kûtây’dır. 14. asrın ilk çeyreğinde yaşayan ünlü Memlük dönemi tarihçisi Fazlullah el-Ömeri, tarih ve coğrafyadan bahseden Memâlik adlı eserinde Kütahya’nın adını kaynak göstermeden “Kûtây ( Kütahiyye)” biçiminde kaleme almıştır. El-Ömeri, Kûtây/Kut ilgisi hakkında bir bilgi vermemektedir. Kûtây’ın yukarıda bahsettiğimiz Kutlarla ilgili olarak kullanıldığı tahmin edilmektedir. Kûtây, Kûtâh adının sehven yanlış okunuşu da olabilir.

Kütahya ismiyle maruf bu şehrin Frig vadisindeki yerleşimi MÖ 3000’li yıllara, Erken Tunç Çağı’na dayanmaktadır. Hitit Medeniyeti MÖ 2000’li yıllarda Frig vadisini de etkilemiştir. MÖ 2000’li binli yıllarda özellikle MÖ 14. asırda bu topraklarda hüküm süren Eti/Hititlerden sonra Kütahya’nın sahiplerinden biri olan Frigler, Hint-Avrupalı olarak kabul edilse de bu tespit kesin değildir.

Bulunduğumuz coğrafyanın en kadim kavimlerinden biri olan ve Demir Çağı’yla anılan Frig/demir kelimesini kullanan bu kavim, Uzunçarşılı’ya göre MÖ 12. asırda Anadolu’ya girmiş ve MÖ 8. asırda Hitit/Eti uygarlığını ortadan kaldırarak devlet kurmuş bir millettir.

Amasyalı Strabon, Friglerin Truva savaşından önce Anadoluya geçtiklerini yazar. Son dönem araştırmalarına göre Frigler, Bitinya/Bolu-Batı Karadeniz üzerinden Trak/Trakyaya geçmiş, güçlendikten sonra İç Anadolu, Ankara, Eskişehir ve Kütahya’ya yerleşen Trak/Türük/Türk kavimlerinden biri de olabilir. Tarihte Trakya, Trakiyye, Trakların ülkesi; öncü Trak-Türük-Türk boylarının Anadoluya girmeden önce yerleşim yeri olmuştur.

Bakır çağını kapatıp İlk ve Orta Demir Çağı’nı başlatan bu kavme demiri ustalıkla kullandığı için Frig denilmiştir. Demir çağını başlatan Frig kavminin resimlerinde demirden iki tekerlekli kağnılar, düdük ve davul görülmektedir. Ankara, Eskişehir, Afyon, Kütahya ve İç Anadolunun kuzey şehirlerinde özellikle Kızılırmak kıyısına komşu olan şehirlerde büyük bir medeniyet kuran Friglerin iki yüz seksen şehre hâkim oldukları kaynaklarda yer alır. Tekerleği kullanan ve demirden gemiler inşa eden Frigler sanat ve şiirde de başarılıdır.

Frig yazılarına ait ilk örnekler Bitinya/Bolu-Göynük-Soğukçam köyünde bulunmuştur. Seyitgazi Yazılıkaya’da eski yazılarından okunamamış örnekler vardır. Seyitgazi’de tepesinde iki Koç tasviri olan ve geometrik desenlerden oluşan Yazılıkaya’nın iki kenarında yer alan yazılar önemlidir. Kaynaklar, Yazılıkaya’da yer alan soldaki satırı şöyle okumuştur:

 “Ates Arkiaefas Akenanotafos Midai Garfataei Fanaktei Edaes”/ “Büyük Başpapaz Ates Bu Mezarı Gordius’un Oğlu Kral Midas’a armağan eder.”

Yazılıka’nın sağdaki ikinci satırında “Mezarı Baba Jüpitere armağan eder” cümlesi okunabilmiştir. Jüpiter, Zeus’un diğer adıdır ve Roma döneminde efsaneleştiğine göre bu yazıların Latin/Roma döneminde kaleme alınmış olduğu söylenebilir.

Şehirler, isimleriyle tanınırlar. Kütahya ismi çok özel ve güzel… Kentimizin yerel ve genel tanıtım sitelerinde yer alan Kütahya isminin kaynağı, verilen bu bilgiler ışığında yeniden değerlendirilmeli ve düzeltilmelidir. Kütahya, kendine özgü olan bu adını geçmiş tarihine uygun tasarımlarla kullanmalı ve kendine has/özgün olan ismini şehrimizin her köşesine nakşetmelidir ve’s-selâm….

Continue Reading

DR. KADİR GÜLER

KÜTAHYALI BİR VELÎ – EFENDİ BÂLÂ

Published

on

Kütahya’ya evliya yatağıdır derler. El-Hak, hiç şüphesiz doğru. Her caddesinde her sokağında bu hal ehli insanların türbelerinde güneye açılmış niyaz penceresinden size baktığını, sizi takip ettiğini hissediyorsunuz. Şehri her gezdiğimiz noktada onların izlerine rastlıyoruz. Bu yönüyle şehrimiz bulunduğu coğrafyanın inanç merkezi olmayı çoktan hak etmiş. Kütahya eşrafından bir zat-ı muhteremin anlattığı şu kıssa bu şehre nasıl bakıldığını göstermektedir:
Mescitlerimizin birinde bir Kadı Efendi, vaazının sonunda “ Allah’ım vatanımızı şehirlerimizi koru. Allah’ım bütün belâları bu Kütahya şehrine ver” diye duasını tamamlar. Namazdan çıkınca çevresini saran Eşrâf “ Hocam bu nasıl dua” diye sitem edince bizim Kadı şöyle cevap verir. “ Kütahya’da çok evliya var. Allah o veliler yüzünden bu şehre bela ve musibet vermez zaten” der.
Kütahya’nın bela defeden velilerinden biri Efendi Bula/Bola olarak da anılan Efendi Bâlâ’dır. Geçenlerde Ulu Cami civarında gezerken türbesine uğrayıp Fatiha okuduğumuz Efendi Bâlâ’nın kabri Paşam Sultan Türbesi’ni geçince Hilal Sokak içerisinde. Sokağın girişinde koca bir çınar sizi karşılıyor. Yanında her yanı dökülmüş bir çeşme artığı. Kütahya’nın çınarları Meşhur ama Efendi Bâlâ Meçhul… İnançlarımıza, törelerimize göre çınarların çevresinde evliya türbeleri ve yanında çeşmesi olurmuş. Kütahya’da da bu böyle. Türbe, kabir, çınar ve çeşme…
Şehrimiz önemli inançların merkezi. Mevlevilik, Halvetilik, Nakşilik, Bektaşilik ve Ahilik Kütahya’dan çevreye yayılmış.Bu kadim inançlarımızdan biri Halvetiliktir. Halveti dervişlerinin yaşadığı yerlerde gördüğümüz ağaçların başında da çınar gelmektedir. Hamza Güner Hoca,Efendi Bola türbesinin Halveti Türbesi olduğunu ve yanında bir küçük mescidinin bulunduğundan bahsetse de bugün bu söylenenlerden çok az iz kalmış. Biz hayretle Efendi Bâlâ’nın kabrine bakıyoruz. Kabir üzgün ve yorgun bir vaziyette bize bakıyor.
Kabrin yakınındaki türbede yatan Paşam Sultan bir halveti dervişi, dolayısıyla Efendi Bâlâ’da bir Halveti dervişidir diyebiliriz. Paşam Sultan Seyyid Nureddin Efendi ve ahfadı 14. asrın sonlarında Buhara ve Horasan’dan gelen veli zatlardan. Bu yüzden çevresinde yer alan türbeler Halveti dergâhlarıdır denebilir.
Sayın Yrd. Doç Dr. Mehmet Nuri Uygun Hocam bu zât ile ilgili rahmetli Mustafa Yeşil Bey’den dinlediği bir bilgiyi bize şöyle nakletti: “Bu zâtın adı Efendi Bâlâ’dır. Bâlâ, yüksek, yüce manasına gelir. Bu zât döneminin ilmen büyük hocalarındandır. Germiyan dönemi sonlarında yaşamıştır. Hem Kadı hem Halveti Şeyhi olma ihtimali kuvvetlidir.” Bizce de adı Bâlâ olan bu zâtın ismi ile ilgili başka rivayetler de var. Bola diyenler Bolat/ Polat isminin yöresel söylenişi demektedirler. Bolat/Polat “çelik gibi güçlü” manasında milletimizin kullandığı isimlerden biri.
Kalyon Hocam bu kabrin Efendi Bula adlı bir bayana ait olabileceği ihtimalinden bahsetse de mezarının başında yer alan kavuk ve üzerine serili yeşil örtü bu ihtimali zayıflatıyor.
Efendi, medreseli saygı duyulan şahıslara özgü sıfatlardan biri. Kavuk, genelde kadıların ve dervişlerin mezar başlığı
Efendi Bâlâ’nın efsanesi çok. Bir efsaneye göre Efendi Bâlâ, fakir ve kimsesiz insanlara canları ne çekiyorsa onu satın alır, evinin kapısına bırakırmış.
Kütahya, Efendi Bâlâ gibi onlarca değere sahip. Kütahya Şehreminleri bu sırlı değerlerinin kabirlerini onarmalı, ismini Efendi Bâlâ olarak düzeltmeli ve inanç coğrafyamıza kazandırmalıdır Ve’s-selâm…

Continue Reading

DR. KADİR GÜLER

KÜTAHYA’DA OSMANLI MEDRESELERİ

Published

on

Germiyan ve Osmanlı döneminde bir kültür-sanat ve eğitim şehri olan Kütahya’da Osmanlı dönemi medreseleri eğitim tarihimize önemli katkılarda bulunmuştur. Bu medreselerden bazıları şunlardır:

Kazasker Molla Halil/Haliliyye Medresesi 1505 yılında II. Bâyezîd’in Rumeli Kazaskerlerinden Müderris Halil b. Mahmud Germiyânî tarafından yaptırılmıştır. Kazasker Medresesi olarak da bilinir. Vakfının yöneticileri arasında Karaa/Karaağazâdeler de yer almaktadır. Abdullah Erdem Bey’e göre 1546 yılında müderris yevmiyesi yirmi, danişment yevmiyesi iki akçedir. Külliye ve Medrese Eski Anadolu Garajı civarında, Muvakkıthane’nin bitişiğinde yer almaktadır. Mahkeme Mahallesi’nde yer alan bu Kazasker Halil Çelebî medresesinin Kütüphanesi de önemlidir. Haliliye medresesinde Pir Ahmet Efendi’nin günlük iki akçeye vakfın hesaplarını tuttuğu bilinmektedir. Bu medresenin mühim müderrislerinden biri de sözlüğüyle meşhur Ahterî’dir. Ahterî, medreseye yevmiye on akçeyle atanınca Firâkî şu mısraları yazmıştır:

Ahterînin beş iken medresesi on oldı

Tâlihi sa’d oluben Ahterî meymûn oldı

“Ahteriye talihi yar olduğu için medrese yevmiyesi beş iken on oldu ve bu onu kutlu ve mutlu kıldı.”

Karagöz Ahmet Paşa Medresesi, 1506 yılında Anadolu Beylerbeyi olarak Kütahya’ya gelen Karagöz Ahmet Paşa tarafından 1509 yılında yapımına başlanmış bir medresedir. Karagöz Ahmet Paşa’nın 1511 yılında Şahkulu/Şeytankulu isyanında acımasızca şehit edilmesi üzerine eşi Kırım Giray Han soyundan Fâtıma Şâh-ı Devrân Hatun tarafından aynı yılın sonunda tahmini 1512 yılında tamamlanmıştır. Şâh-ı Devrân, Kanuni’nin eşi Şehzâde Mustafa’nın annesi Mâh-ı Devrân’ın ablasıdır. Açıldığı yıllarda Karagöz Paşa Medresesi’nin müderris yevmiyesi yirmi beş akçe, sonraki yıllarda yirmi akçedir.

Rüstem Paşa Medresesi, 1538/39 yılında temeli Kanunî’nin damadı Rüstem Paşa tarafından atılan bir medresedir. Rüstem Paşa, 1538 yılında Anadolu Beylerbeyi olarak Kütahya’ya geldi. 1539 yılında meşhur bir bit hikâyesiyle birlikte Kanuni’nin kızı Mihr-i Mah’la evlendi. İçerisinde Rüstem Paşa Medresesi ve Balıklı Hamamı’nın da yer aldığı Kütahya Rüstem Paşa Külliyesi’nin temelleri bu yıllarda atıldı.

Rüstem Paşa 1539 yılında Kütahya’dan üçüncü vezir olarak İstanbul’a döndü. Medrese, 1550 yılında Balıklı Hamamıyla birlikte açılmıştır. Bu medrese İlk yıllarında 40 akçelik bir medresedir. Rüstem Paşa, Kütahya’da sadece medrese yaptırmadı. Balıklı Hamamı, bugün varlığından eser kalmayan bir kervansaray, Kütahya merkeze on sekiz kilometre uzaklıkta bulunan Karaöz Köyü’nde yeni hamam, bir han yaptırdı ve bu eserleri vakfa bağladı.

Rüstem Paşa, 1550/51 yılında açılan medrese’nin başına yevmiye kırk akçeyle ders vermek üzere Kınalızâde Ali Çelebi’yi getirdi. 1564 yılında yazdığı “Ahlâk-ı Alâî” adlı eseriyle meşhur olan Müderris Ali Çelebî, Rüstem Paşa Medresesi’nde bir yıl çalıştı. 631 şairden bahseden Tezkiretü’ş-Şuarâ adlı eserin yazarı Hasan Çelebî, Kütahya medreselerinde ders veren Kınalızâde Ali Çelebî’nin oğludur. Rüstem Paşa, sonraki yıllarda Kütahya Medresesi’ndeki müderrislere yirmi akçe yevmiye, medresedeki sekiz dânişmende/asistana iki akçe yevmiye,  vakıf heyetine iki akçe yevmiye, hizmetçilere de bir akçe yevmiye vakfetmiştir.

Seyyid Ali Paşa Medresesi, 1797 yılında Anadolu Beylerbeyi olan Seyyid Ali Paşa tarafından yaptırılmıştır. Medrese halk arasında Alo Paşa olarak bilinen Caminin çevresinde yer almaktadır. On iki hücrelidir. Medreseye bağlı bir sıbyan mektebi vardır. Seyyid Ali Paşa Arasta içinde, Kiremitçi Hanı yakınında sekiz hücreli bir medrese daha yaptırmıştır.

Mollabey Medresesi, Pirler mahallesindedir. 1832 yılında yaptırılan Muvakkıthâne’nin Mütevellisi olan Andızlı Hacı Abdurrahman Efendi’nin oğlu Müftizâde İbrahim Ethem Bey tarafından 1856 yılında yaptırılmıştır. İbrahim Ağa, Dergâh-ı Âli kapıcıbaşılarındandır. 1845 yılından sonra üç yıl Kütahya Kaymakamı olarak çalıştı. 1846 yılında Balıklı karşı köşesinde adını taşıyan Molla Bey Konağı’nı inşa etti. Bugün restore edilen bu konak Kütahya Barosu Avukat Evi olarak hizmet vermektedir. Molla Bey Kütüphanesi Vahit Paşa Kütüphanesi’ne devredilmiştir. II. Meşrutiyet yıllarında Kütahya’da yedi kütüphane [ Vahit Paşa Kütüphanesi, Gök Şadırvan Medresesi Kütüphanesi, Argun Çelebi Mevlevihane Kütüphanesi, İshak Fakih Kütüphanesi, Haliliye Kütüphanesi, Molla Bey Kütüphanesi, Darü’l-Hadis/Darü’l Kurra Kütüphanesi Darü’l-Hadis kitapları sonraki yıllarda Molla Bey’e taşınmıştır] ve bu kütüphanelerde 3000’den fazla yazma ve basma eser yer almaktadır.

Cumhuriyetten sonra Anadoluda ilk Kur’an kursu Kütahya’da 1934 yılında Kütahya müftüsü Hafız İbrahim Akgün Hoca’nın girişimiyle Molla Bey Camisinde açılmıştır. Bu yıllarda Molla Bey Kütüphanesi önemli ve zengindir. Anadolu Beylerbeyi Câfer Paşa’nın 1579 tarihinde yaptırdığı sekizgen Darü’l Kurra/Hadis Kütüphanesi yıkılınca Kitapları Molla Bey kütüphanesine aktarılmıştır. Sonraki yıllarda Molla Bey Kütüphanesi Vahit Paşa Yazma Eserler Kütüphanesine devredilmiştir.

H.934/1528 tarihli Osmanlı kayıtlarına göre Kütahya’daki bazı medreseler, müderrisleri, kaç yıl görev yaptıkları ve yevmiyeleri şöyledir.

1.Medrese-i Vâcidiyye – Mevlânâ Münşîzâde- 2 yıl 2 ay- 25 Akçe

2.Medrese-i Germiyânzâde  – Mevlânâ Bâlî- 3.5 yıl-20 Akçe

  1. Medrese-i Karagöz Paşa – Mevlânâ ‘Azîz, 2 yıl 8 ay- 20 Akçe
  2. Medrese-i Mevlânâ Halil – Mevlânâ Tâceddin-beş ay- 20 Akçe
  3. Medrese-i Balabâniyye – Mevlânâ Şucâ’-2 yıl 2 ay- 14 Akçe
  4. Medrese-i Timurtaş – Mevlânâ Muhyiddin-3 yıl 5 ay- 13 Akçe

919/1513 tarihli kadı defterlerinde Sultân II. Bâyezîd döneminde Kütahya’da asil olarak görev yapan Mevlânâ Sarı Yakubzâde adlı Kadı’nın 90 akçe yevmiye aldığı görülmektedir.

1671 yılı civarında Kütahya’ya gelen Evliyâ Çelebî’ye göre Kütahya’da yedi medrese, yetmiş sıbyân/mahalle mektebi vardır. Germiyanoğlu medresesi müftü yetiştiren genel bir medresesidir. Yevmiyesi bir altın/yüz yirmi akçedir. Bir dirhem altın yaklaşık 3,2 gramdır. Çelebî asrında bir akçe yaklaşık üç liradır.

Ti­mur vak’asından sonra Musa Çelebi Germiyanoğlu/Gök Şadırvan medresesini tamir ettirmiştir. Yıldırım’ın başladığı Ulu camiyi de Musa Çelebi tamamladığı için Ulu camiye Musa Çelebî camisi denildiğinden bahseden Evliyâ Çelebî, Rüstem Paşa medresesi, Mollâ Vâhid Paşa medresesi, İshak Fakîh medresesi, Karagöz Paşa medresesi,  Şeyh Paşa medresesi, Halîliyye medreselerini Kütahya medreseleri olarak zikreder.

Evliyâ’ya göre bu yıllarda Kütahya’da altı tekye/tekke vardır. Çelebî, Kapan Hanı’na komşu Asitâne-i Hazret-i Mevlânâ ya’ni Arguniyye/Mevlevîhâne tekyesi, Nalınlı Şeyh, Abdülkadir Geylânî, Şeyh Pâsîn/Yasin tekkesi, Hıdırlık tekkesi, Âl-i Abâ Bektaşiyân tekkesi meşhur tekkelerdir diye yazmaktadır.

Zengin bir eğitim tarihine sahip olan Kütahya eğitim üzerine yoğunlaşmalı ve geleceğini içinden yetiştirdiği genç eğitimciler eliyle yürütmelidir.

Continue Reading

Öne çıkanlar