AVRUPA BİRLİĞİ NE KADAR AVRUPALI?

Avrupa Birliği, Avrupa’nın kendi tarihsel süreci sonunda ortaya çıkmış ekonomik, siyasal ve kültürel bir birliktir. Avrupa’nın özgün dinamikleriyle şekillenen bu birlik, bir başlangıca değil, bir sonuca işaret etmektedir. Dolayısıyla Avrupa Birliği’nin bir sonuç olarak karşımızda durduğu bugününü değerlendirebilmek ve anlayabilmek adına birliğin dününde neler olup bittiğine de bakmak gerekmektedir.
Avrupa Birliği, Avrupa’da yaşanan Avusturya, Macaristan, Almanya ve Fransa merkezli hâkimiyet mücadelesi, bu mücadele ekseninde yapılan savaşlar, tüm dünyayı kasıp kavuran I. Dünya Savaşı, bu savaşın Avrupalı devletlerin bazılarının galibiyetiyle bazılarının ise ağır mağlubiyetiyle sonuçlanması, ortaya çıkan bu galip-mağlup ortamının II. Dünya Savaşı’nı başlatması, tüm bu savaşlar neticesinde Avrupa ekonomisinin yerle bir olması, ekonomi temelli yok oluşun Avrupa toplumunu derinden etkileyerek Avrupa’da toplumsal çözülüşün yaşandığı bir dönemin sonucuna tekabül etmektedir. Kant, Hugo, Rousseau gibi düşünürlerin “Avrupa Barışı” için öngördükleri “Birleşik Avrupa” fikrinin ilk somut adımının 9 Mayıs 1950’de yayınlanan Schuman Deklarasyonu ile atıldığı ve 1951’de Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nun kurulmasıyla somutlaşmasının arkasında yatan gerçeklik yaşanan bu tarihsel gelişmelerdir.
Fransa, Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg (Altılar) tarafından kurulan bu birlik süreç içerisinde AKÇT’den Avrupa Ekonomik Topluluğu’na dönüşmüş daha sonra Avrupa Topluluğu ve son olarak Avrupa Birliği adını almış, birliğe üye ülkelerin yaşamış olduğu ekonomik ve sosyal gelişme birliği bir cazibe merkezi yaparak birliğe dâhil olmak isteyen ülke sayısını arttırmıştır.
AKÇT’den itibaren 65 yıllık resmi bir tarihe sahip olan birlik, bu süreç boyunca kendi kriterlerini oluşturmuş, birliğe üye olmak isteyen ülkelerden bu kriterleri yerine getirmelerini istemiş bunlarla birlikte bir üst değer olarak belirli standartları yakalamak isteyen ülkelere güzel bir örnek teşkil etmiştir.
Peki bu kriter ve değerler nelerdir, birliğe üye ülkeler bu kriter ve değerlerin neresindedir ve son olarak birlik kurumsal olarak kendi yarattığı bu kriter ve değerlerin ne kadar arkasındadır?
Bu bağlamda öncelikle birliğin ekonomik kriterlerinin sıralandığı Maastricht Kriterleri’ni incelemek gerekmektedir. Kriterler şu şekilde sıralanmaktadır;
1- Toplulukta en düşük enflasyona sahip (en iyi performans gösteren) üç ülkenin yıllık enflasyon oranları ortalaması ile ilgili üye ülke enflasyon oranı arasındaki fark 1,5 puanı geçmemelidir,
2- Üye ülke devlet borçlarının GSYİH’sına oranı %60’ı geçmemelidir,
3- Üye ülke bütçe açığının GSYİH’sına oranı %3’ü geçmemelidir,
4- Herhangi bir üye ülkede uygulanan uzun vadeli faiz oranları 12 aylık dönem itibariyle, fiyat istikrarı alanında en iyi performans gösteren 3 ülkenin faiz oranını 2 puandan fazla aşmamalıdır,
5- Son iki yıl itibariyle üye ülke parası diğer bir üye ülke parası karşısında devalüe edilmiş olmamalıdır.
Ekonomik kriterler bu biçimde belirtilmişken; ülkemiz ile birlikte üyelik müzakerelerine başlayan ve 2013 yılında birliğe üye olan Hırvatistan ya da 2007’de birliğe üye olan Romanya ve Bulgaristan bu kriterlerden kaç tanesini yerine getirmektedir? Dahası 2004 yılında birliğin yaşamış olduğu en büyük genişleme dalgasında üye olan 10 ülkeden, bu kriterlerin tamamını yerine getiren bir tek ülke var mıdır? Tüm bu soruların cevabı kocaman bir ‘HAYIR’dır. Saydığımız ülkeler bu kriterlerden neredeyse hiçbirini yerine getiremezken; Avrupa’nın dinamosu olarak nitelendirilen Fransa ve Almanya bu kriterlerin tamamını yerine getirmekte midir? Bu sorunun cevabı da ‘HAYIR’dır. Peki bu bağlamda ülkemizin durumu nedir? Ülkemiz bu beş kriterden üçünü halihazırda karşılarken; son on yılda dönem dönem bu kriterlerin beşini de karşılamıştır. Bugün karşılayamadığı iki kriterin çok da uzağında değildir.
Çizdiğimiz bu tablodan birliğe üye devletlerin birliğin ekonomik kriterlerinden oldukça uzak bir görünüm sergilediği ortadayken birliğin değerleri bağlamında tablo bundan farklı mıdır?
Bugün geldiğimiz noktada Avrupa Birliği; insan onuruna saygı, özgürlük, demokrasi, eşitlik, hukuk devleti ve azınlıklara mensup kişilerin haklarını da içeren insan haklarına saygı değerleri üzerine kurulmuş olduğunu, bu değerler sıralamasında “insan onuru”nun her şeyden önce geldiğini birliğin müktesebatında yer alan farklı birincil kaynaklarında ifade etmektedir.
Literatürde ve AB metinlerinde de insan onurunun Çakar’ın yapmış olduğu tanımlamaya yakın bir biçimde tanımlandığı görülmektedir. Çakar, insan onurunu; “En basit haliyle, insanın sadece insan olması sebebiyle değerli ve saygıya layık bir varlık olması” olarak tanımlamaktadır. Bu bağlamda cesetleri kıyıya vuran bebeklerin, Esed’in zulmünden dolayı ülkelerini terk etmek zorunda kalan milyonlarca Suriyelinin, Almanya’da başörtülü olduğu için vatman tarafından tramvaydan indirilen kadının ya da Fransa’da haşema giydiği için plajdan kovulan kadının, Hollanda’da ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde ibadethaneleri sistematik bir biçimde saldırıya uğrayan Müslümanların, yine Avrupa’da sistematik bir biçimde neredeyse her gün ırkçı saldırılara maruz kalan göçmenlerin insanlık onuru noktasında Avrupa Birliği ne düşünmektedir? Yoksa bu onur sadece ırksal olarak Almanlara, Fransızlara ve Flemenklere mi aittir? Dünyanın her noktasına ve her ülkesine bu bağlamda akıl veren, küstah tavırlar takınan birlik Avrupa’da artık kurumsallaşmış bu saldırıları neden gündemine alıp bu sorunlara çözüm önerileri geliştirmeye çalışmamaktadır?
Birlik özgürlük anlayışını kendilerine zararı olmayan ve başta ülkemiz olmak üzere farklı ülkelerde istediği gibi eylem yaptırdığı teröristlere ikamet ve çalışma izni üzerine mi inşa etmiştir? Teröriste en son geliştirmiş oldukları silahları verip terörle yoğun mücadele eden Türkiye’ye silah ambargosu koymak mıdır özgürlük?
Demokrasi girdiği her demokratik seçimden %50 oy alarak çıkan AK Parti Hükümeti’ni yıkmak için her türlü toplumsal, siyasal ve ekonomik girişimi deneyip bunlardan netice alamayınca Fethullahçı Terör Örgütünün darbe girişimine fikri ve lojistik destek verip, başarılı olamayan darbeci teröristlere kucak açıp onları teslim etmediği gibi ülke içerisinde bu teröristlere yapılan meşru ve yasal operasyonları ölçülülük ilkesine uymuyor gibi muğlak bir gerekçeyle tenkit etmek midir, yoksa bir ülkenin cumhurbaşkanının telekonferansla yapacağı bir mitingi mahkeme kararı ile iptal edip terör örgütü üyelerine kurumsal mekanizmalarında kamplar kurdurup konuşma yapmalarına izin vermek midir?
Peki ya eşitlik? Birliğe üye olan devletlerde vatandaşlık bağı ile bağlı olmak vatandaş olmaya yetmekte midir? Eğer cevap Evet ise Müslümanlara ve yabancılara yapılan sistematik ayrım eşitliğin neresindedir?
Söz konusu, ülkemizde faaliyet gösteren terör örgütü üyelerinin iadesi olunca hukukun üstünlüğü bağlamında kendi iç hukuklarına ve prosedürlerine vurgu yapan, kendi siyasi sınırları dışında dünyanın her yerinde gayri hukuki operasyonlar yürüten, demokratik ve meşru hükümetleri dahi dini, mezhepsel ve ırksal alt gruplara verdiği gayri meşru destekle tehdit etmekten imtina etmeyen birlik hukukun üstünlüğünü ne kadar içselleştirmiştir?
Sonuç olarak Avrupa Birliği kağıt üzerinde ekonomik, siyasal ve toplumsal sistemi dizayn eden üst düzey ve gerçekten yakalanması önem arz eden normlara sahiptir. Birlik kurumsal düzeyde ve üye ülkeler nezdinde bu normları uzunca zaman korumuş ve savunmuştur. Ancak bugün içinden geçtiğimiz ve dünyanın yeniden yapılandırıldığı son süreçte özellikle son on yıldır kendi değer ve normlarından her geçen gün artan oranda peyderpey uzaklaşmaktadır. Birliğin bu bağlamda kendini sorgulaması, bir an önce kendi değerlerini hatırlaması ve bu doğrultuda gerek kurumsal gerekse ülke bazlı bir değişim yaşaması gerekmektedir. Samimiyetini ve güvenirliliğini yaklaşık on yıldır her yeni olayda biraz daha yitiren birliğin küresel sisteme yeniden katkı sunabilmesi ve dünyanın daha yaşanılabilir kılınabilmesi adına bu değişim, birlik adına âdeta bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira birliğin bu değişimi gerçekleştirmediği takdirde bölgesel ve küresel olarak en büyük kaybı, bizatihi kendisinin yaşayabileceğini aklından çıkarmaması gerekmektedir.

Prof. Dr. Hüsamettin İNAÇ

Dumlupınar Üniversitesi
İİBF Dekanı ve Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı
husamettininac@yahoo.com


Web Tasarım: Arena Ajans