BEŞİKTAŞ/ KAYSERİ TERÖR SALDIRILARI ve MİLLİ SEFERBERLİK ÇAĞRISI

Yıllardır yoğun bir biçimde terör saldırılarına maruz kalan ülkemize yönelik saldırılar, 7 Haziran seçimleri sonunda artmış, özellikle 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrası PKK/FETÖ/DHKP-C/DEAŞ işbirliğinde bu saldırılar zirve yapmıştır. Saldırılar karşısında asker ve polisimiz büyük bir koordinasyon ve uyum içerisinde teröristlere dağları dar ederek teröristleri nefes alamaz duruma getirmiş, teröristlerin yok olma derecesinde ağır kayıplar vermelerini sağlamıştır. Dağda kendisine yaşam alanı kalmadığını gören terör örgütü, bazı Batılı devletlerin desteği ile Suriye’deki gelişmelere paralel bir biçimde taktik değişikliğine giderek “şehir savaşlarını” başlatmıştır. HDP’li belediyelerin teröristlere sağladıkları lojistik destek üzerinden hendekler kazılmış ve güney sınırımızdaki şehirler Hakkari ve Şırnak’tan başlayarak Şanlıurfa’ya kazar terörize edilmiştir.
Teröristler kazılan hendekler üzerinden terör eylemlerine başlarken iki temel beklenti üzerinden hareket etmiştir. Bunlardan ilki bölge halkının bu terör faaliyetlerine destek vereceği ikincisi ise operasyon yapan güvenlik güçlerimizin kazara da olsa sivil vatandaşlara zarar vereceğiydi. Teröristlerin bu beklentileri; feraseti yüksek, ülkesini seven ve yıllardır terör faaliyetlerinden dolayı en büyük zararı gören bölge halkı ile tüm operasyonları büyük bir titizlikle yürüten hatta halkın zarar görmemesi için zaman zaman şehit veren güvenlik güçlerimizce boşa çıkartılmış, dağlardan sonra şehirlerde teröristlere dar edilerek adeta kazdıkları hendeklere gömülmüşlerdir. Bunlara paralel bir biçimde terör örgütünün başta uyuşturucu ve kaçakçılık olmak üzere neredeyse tüm gelir kaynakları kurutulmuştur.

İşte Beşiktaş ve Kayseri’de içimizi yakan terör saldırıları tüm bu gelişmelerin sonucudur. Zira daha önce yuvalandıkları hiçbir yerde manevra alanı kalmayan, dağa adam devşiremeyen, başını kaldırdığı anda bombayı kafasına yiyen yada güvenlik güçlerimizi karşısında gören, ekonomik kaynakları kurutulan terör örgütü kendisi için maliyeti düşük ancak büyük ses getiren eylemlere yönelmiştir.
Son iki saldırıda üzerinde hassasiyetle durulması gereken iki nokta vardır. Bunlardan ilki ve kanaatimce en önemlisi İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan’ın Beşiktaş saldırısının akabinde yaptığı açıklamada yatmaktadır. Çalışkan yaptığı açıklamada “kullanılan patlayıcının fabrikasyon” olduğunu ifade ederek “ bu patlayıcının bir devlet envanterinde olması gerekiyor , bu da saldırının arkasında bir devlet olduğunu gösteriyor” dedi. Gerçekten de Beşiktaş saldırısında kullanılan patlayıcıda Royal Demolition Explosive (RDX), TNT ve üçüncü bir kimyasal madde kullanıldığı tespit edildi ve bu saldırının arkasında NATO üyesi de olan bir ülkenin olduğu şüpheleri bu tespitin üzerine neredeyse kesinlik kazandı. Üzerinde durulması gereken ikinci nokta ise bu patlayıcıların ülkemize nasıl sokulduğudur. Bu bağlamda başta Kobani ve Afrin’de ki adeta bomba imalathanesi gibi çalışan terör evleri ön plana çıkmaktadır. Zira ülkemizde patlayan neredeyse her bomba ya bu terör evlerinde üretilmekte yada terör örgütlerinin arkasında ki devletler envanterlerinde kayıtlı olan ve terör örgütünün yapamayacağı bombaları buralarda teslim etmektedir.

Bu bağlamda güvenlik güçlerimizin bu terör yuvalarını en kısa sürede imha edeceğinden hiç şüphemiz yoktur. Güvenlik güçlerimizin yapacağı operasyonların yanı sıra hükümetimizin ve dış işleri bakanlığımızın gerekli müdahalelerde bulunacağından da hiçbir şüphemiz yoktur. Peki bizler ne yapmalıyız? Bu süreçte Cumhurbaşkanımızın yapmış olduğu milli seferberlik çağrısı bağlamında bizlere düşen görev/görevler nelerdir?
Her şeyden önce sağduyuyu asla elden bırakmamalıyız. Devletimize ve milletimize yapılan bu hain ve kalleşçe saldırıları bir an olsun aklımızdan çıkarmadan ancak herhangi bir şiddet eylemine başvurmadan acımızı yaşamalı ve her birimiz yaptığımız iş her neyse onu en iyi biçimde yapmaya gayret etmeliyiz. Öğretmen öğretmenliği, gazeteci gazeteciliği, işçi işçiliği, memur memurluğu.. Unutulmaması gerekir ki düşman vurulunca öldüğü gibi; devlet, millet veya birer fert olarak elde edeceğimiz kazanımlarla veya üreteceğimiz katma değerle de ölecektir.
Dağda ve şehirde istediğini elde edemeyen bölücü hainler son çare olarak en büyük zenginliğimiz olan farklılık ve çeşitliliklerimize ait dinamikleri bir ayrışma yaratmak üzere harekete geçirmeye çalışmaktadır. Bu noktada bu ülkeye ihanet etmeyen ve tasması ülke dışında üst aklın elinde olmayan herkesin bu ülkenin asli unsuru olduğunu, ülkemizdeki etnik ve dini çeşitliliğin bizim en büyük zenginliğimiz olduğunu bir an olsun aklımızdan çıkarmamalı ve birlik- bütünlüğümüze zarar verebilecek her türlü eylem ve söylemden uzak durmalıyız. Özellikle üniversite öğrencilerinin bu konuda oldukça titiz davranması gerekmektedir. Zira yapılan bu hain saldırılar sonucu sinir uçlarına dokunulan gençlerimiz üzerinden yakın zamanda üniversitelerin harekete geçirebileceği ve üniversiteler üzerinden toplumsal bir kaos ortamı yaratılmaya çalışılabileceği akıllardan çıkarılmamalıdır.
Peki bu saldırıların amacı nedir? Ülkemizin bırakın bir bölümünü bölüp almayı tek bir çakıl taşını dahi alamayan ve alamayacak olan terör örgütü bu saldırılarla neyi amaçlamaktadır veya kime hizmet etmektedir?
Unutulmamalıdır ki, bulunduğu coğrafyada güçlü olan bir Türkiye jeopolitik konumu nedeniyle hem Asya’da hem Avrupa’da hem de Afrika’da en büyük söz sahibi olan ülke olacaktır. İşte bu nedenledir ki Türkiye ABD, Avrupa, İran vb. gibi ülkeler açısından asla kendi başına bırakılmayacak kadar önemli ve yıpratılması gereken bir ülkedir.
Unutulmamalıdır ki, teröre harcanan 300 milyar doların üzerindeki kaynak bizim şehirlerimize aktarılsa her bir ilimiz Paris, Londra olacaktır. Şehirlerimizin hiçbir altyapı meselesi kalmayacaktır.
Unutulmamalıdır ki, 1923’te parasından 12 sıfır atmak zorunda kalan , ikinci dünya savaşı sonunda 1948’te parasından yeniden sıfır atan, ekonomisi çöken Almanya 1950’lerden itibaren birkaç on yılda dünya ekonomisinin dinamosu olduğu gibi dünyanın en güzel sosyal devlet uygulamalarını gerçekleştiren ülke konuma yükselmiştir. Teröre bu kaynakları ayırmak zorunda kalmasak bir değil iki Almanya olabileceğimiz unutulmamalıdır…
Unutulmamalıdır ki, silahlı kuvvetlerimiz Avrupa ülkeleri de dahil olmak üzere bölgenin en güçlü unsurudur. Bu unsur, gücünün büyük bir kısmını içeriye kullanmalıdır ki ABD, Avrupa, İran vb. gibi ülkelerin orduları bölgede istediği gibi at oynatabilsinler…
Unutulmamalıdır ki, Türkiye demek Bosna demek, Mogadişu demek, Halep demek Musul demek.. Türkiye’nin kaderi bu coğrafyaların insanın kaderi demek. Mazlumun umudu demek Türkiye. Türkiye’nin yıpratılması demek yüzlerce yıldır mazlumun canını, kanını ve ülkesinin sahip olduğu yeraltı/yerüstü zenginliklerini sömürü üzerinden kendi vatandaşlarına refah sağlayan, ülkelerini kalkındıran devletlerin bu coğrafyalarda rahat hareket edebilmeleri demek…
İşte bunun için tüm bu saldırılar. Başta bölücü terör örgütü olmak üzere ülkemize saldıran tüm terör örgütlerine verilen uluslararası destek işte bu yüzden…
Son olarak unutulmamalıdır ki, bu gemi hepimizin gemisi. Bu gemi batarsa hepimiz batarız. Şimdi elbirliği, devlet aklı ve toplumsal ferasetle başımızdan bu belayı defetme ve önümüze bakma zamanı…


Web Tasarım: Arena Ajans