KARLOV SUİKASTI VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Türkiye, Rusya ve İran arasında Suriye’nin geleceğine dair toplantının yapılacağı tarihten bir gün önce akşam saatlerinde ülkemiz bir suikast haberiyle sarsıldı. Ülke olarak tam da yeni bir ivme kazandığımız ve reaktif bir dış politika yerine proaktif bir yeni güvenlik konseptini benimsediğimiz günlerde geldi bu mahut haber. Terör örgütleriyle birlikte hareket ederek Ortadoğu’da aleyhimize bir dizayn gerçekleştirme çabasında olan ve Türk askerini bölgeden çekilmeye zorlamak için Rakka operasyonunu ertelemek suretiyle DEAŞ’lı teröristlerini üzerimize salan Amerikan yönetimine karşı dengeleyici bir diplomatik pozisyon yakalamıştık. Obama’nın basiretsiz ve acımasız bölge politikalarının bıraktığı boşluğu dolduran Rusya’yla geçen sene 24 Kasımda yaşadığımız uçak krizinin yarattığı travmayı atlatmış ve yeni bir geleceğe yelken açmaya başlamıştık. Gerçi Esed rejiminin geçiş hükümetinde dahi yer almasına tahammülümüz yoktu ama Rusları muhaliflerin yönetimde yer alması gerektiği konusunda ikna etmeyi başarmıştık. Cerablus’tan el-Bab’a kadar yaptığımız Fırat Kalkanı Operasyonunda (Operation Euphrate Shield) da ciddi lojistik destek ve en azından anlayış göstermekteydi Rus dostlarımız.
Öte yandan İran çok bozulmuştu doğal müttefiki olan Rusya’yla yakınlaşmamıza. Zira İran’ın amacı, sıcak denizlere inmeyi, Suriye’deki üstleri olan Lazkiye ve Tarsus’u korumayı ve Arap baharının estirdiği diktatörleri ortadan kaldırmayı hedefleyen sosyal hareketleri bölgede göğüslemeyi planlayan Rusya’dan oldukça farklıydı. İran bölgenin yeniden şekillendiği bu zaman dilimini bir fırsata dönüştürerek geleneksel Pers yayılmacılığını Şiilik perdesinin arkasına gizlenerek Ortadoğu’yu ele geçirmek niyetindeydi. Bu hedef uğruna gerekirse tüm Müslümanları öldürmek ve yeryüzünde tek bir Sünni bırakmamak gayet mubah bir araçtı. Hiçbir zaman mezhepçi politikalara yüz vermeyen Türkiye’nin bu ittifakın bir parçası olması, Sünnileri yok etme konusunda İran’ın elini zayıflatmaktaydı.
İşte bu karmaşık denkleme dayalı anlaşmaların ve yeni ittifakların ortaya çıktığı bir ortamda FETÖ bağlantıları gün be gün daha da açığa çıkan ve Emniyete sızmış kripto bir Fethullahçı olduğu bariz bir şekilde anlaşılan bir meczup, Türk-Rus ilişkilerinin gelişmesine çok hizmet etmiş ve Türk dostu olan Rus büyükelçi Andrei Karlov’u, bu ilişkilerin tarihsel gelişim seyrini anlatan ve Rus büyükelçiliğinin desteğiyle tertip edilen bir fotoğraf sergisinin açılışında katletti. Büyükelçinin alenen ve kameralar önünde katledilmesi ciddi bir provokasyon olarak uluslararası gündemde geniş yer tuttu.
Suikastın akabinde haliyle suikastçının kimliği, eylemin örgütsel bir tabanının olup olmadığı ve bu örgüt ya da örgütlerin arkasındaki devletlerin kimler olduğu soruları gündeme geldi. Tabii ki bu terör eyleminin hangi saikla ve neyi hedefleyerek gerçekleştirildiği de açığa kavuşturulması gereken bir diğeri boyutu teşkil etmekteydi. Teröristin FETÖ okullarında okumuş ve onların desteğiyle polis kimliği almış olması, keşif için kaldığı otel odasında radikal İslamcı yayınları bırakması ve olayın hemen akabinde yurtdışına kaçmış Fethullahçı trollerin birbiri ardınca olayı Nusra cephesine yıkmaya çalışması, şahsın bu örgütle iltisak ve irtibatını açıkça ortaya koymaktaydı.
Bu esnada Türk hükümeti çok iyi bir iletişim diplomasisi ortaya koydu. Misafirperverliğiyle maruf ve meşhur bir ülkeye emanet edilmiş bir diplomatın öldürülmesiyle ilgili olarak sadece Cumhurbaşkanı, başbakan, dışişleri ve içişleri bakanları konuştu. Serinkanlı ve sağduyulu deklarasyonlar ve mantıklı yürütülen kamu diplomasisi sayesinde Fethullahçıların bu oyunu da boşa çıkartıldı. Sözde Türkiye’nin desteklediği radikal muhalif Nusra cephesine topun atılması ve ya Türk hükümetinin olayda ihmal ve göz yumması olduğuna dair tezviratlar hızla boşa çıkarıldı.
Sıra artık tek başına yapılması ihtimali olmayan bu menfur saldırının arkasındaki ülkeyi bulmaya gelmişti. Haliyle akla gelen ilk figür, FETÖ liderini ülkesinde beslemeye devam eden ve Türkiye’den kaçan Fethullahçıları el üstünde tutan Amerikan yönetimi ve onun istihbarat örgütü CIA idi. Olayın arkasındaki temel saik da, Suriye’de barışın tesisi ve Suriye’nin geleceği konusunda Amerika’yı dışlayan Rusya ile Türkiye’nin arasını tekrar bozmak ve bir gün sonra yapılacak tarihi anlaşmaya mani olmaktı. Ne var ki, daha önce yaşananlardan ders alan Türk ve Rus yetkililerin bu kabil operasyonlarının kendilerine yönelik olduğunu anlamaları FETÖ’nün hedeflerinin gerçekleşmesine imkân vermedi.
Öyle ki, ulusuna seslenen Rus lider Vladimir Putin, gerek uçak kazasının ve gerekse bu suikastın Türk hükümeti tarafından yapılmadığına ve bu olayların arkasında FETÖ’nün olduğuna kani olduğunu deklare etti. Gerçekten de olayın arkasında olan ABD yönetimi, CIA ve içerideki işbirlikçisi FETÖ’nün bu suikasttan beklentileri; Türkiye’nin terörle özdeşleştirilmesi, Suriye’de çözümün engellenmesi, Türkiye ve Rusya ilişkilerinin bozulması ve Türkiye’nin AB ve ABD’ye mecbur ve mahkûm edilmesiydi.
Ancak burada üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir detay mevcut: Suikastı planlayan üst akıl, failin örgüt bağlantılarının kısa sürede ifşa edileceğini ve ABD desteğinin açıkça ortaya çıkarılacağını pekâlâ biliyordu. Peki, buna rağmen neden bu eylem bu kadar fütursuzca ve geride iz bırakarak gerçekleştirildi? Sebep, Rusya ve Türkiye ile iyi ilişkiler geliştirme, bölge politikalarına karışmama ve asimetrik yapı ve örgütlerle çalışmama arzusunda olduğunu peşinen deklare eden müstakbel ABD başkanı Trump’ı rehin almaktı. Amerikan derin devleti, neo-conlar ve silah ve petrol tüccarları bölgeye huzur ve istikrarın gelmesini önceden engellemek ve Rusya-ABD-Türkiye işbirliğini daha başlamadan durdurmak için ön almışlardı. Trump’a öyle bir Suriye dosyası bırakacaklardı ki, Rusya ile son zamanda sıfıra inen iletişimin tekrar tesisi asla mümkün olmasın.
Sonuç itibarıyla Trump’ın Putin’den sıcak mesajlar içeren bir mektup alması bu hedefin de hayat bulamayacağını gösteriyor. Öte yandan FETÖ artık Türkiye’nin teröristi olmaktan çıkarak uluslararası bir terörist haline gelmiş oluyor. Artık Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iadesi sadece bizim değil, Rusya’nın da meselesi haline geldi. Bu saatten sonra FETÖ ve FETÖ’cülere dünyayı dar edecek bir sürecin eli kulağında olduğunu bilmek, müneccim ya da falcı olmayı gerektirmiyor.
Prof. Dr. Hüsamettin İNAÇ
husamettininac@yahoo.cm


Web Tasarım: Arena Ajans