Connect with us

DR. KADİR GÜLER

ŞEYH GÂLİB’İN VEFÂTINDA KÜTAHYA NAZARI

Dîvân şiirimizin son üstâdı kabul edilen Şeyh Gâlib’in gençlik dönemi dünya siyasetinin değiştiği yıllardır. 4 Temmuz 1776 yılında Amerika bağımsızlığını ilan etti. 1789 yılı Nisan ayında Fransa’yla yakın ilişkileri olan İlhâmî mahlaslı şairlerimizden Sultân III. Selîm, Osmanlı padişahı olarak tahta çıktı. 14 Temmuz 1789 yılında Fransız İhtilâli oldu ve nasıl bir tesadüf ki Osmanlıda Batı modernleşmesinin temelleri bu yıllarda atıldı. Batılılaşmada ve yenilikleri halka anlatmada önemli bir işlevi olan Şeyh Gâlib, 1791 yılı Haziranında, çok genç bir yaşta ve teamüllere aykırı bir biçimde Galata Mevlevihanesine Şeyh oldu.

Batı modernizmini öne çıkaran ve bu yüzden yenilikçi bir padişah olarak nitelenen III. Selim, değişimi halka daha iyi anlatabilmek ve kabul ettirebilmek için tarîkatlarla iyi ilişkiler kurdu ve özellikle Galata Mevlevîhânesine özel ilgi gösterdi. Galata Mevlevîhânesinin başına genç yaşına rağmen Şeyh Gâlib’i getirdi ve Gâlib Dede’ye başta Mesnevihânların tayini olmak üzere şimdiye kadar hiçbir şeyhe verilmeyen önemli atama yetkileri verdi. Böylelikle başta Nizâm-i Cedid’i ve diğer yeniliklerini halka anlatmada Mevlevîhânelerin tasavvufi ve musiki gücünden faydalanma yolunu seçti.

III. Selîm’in bu davranışları Yenikapı ile Galata Mevlevîhâneleri arasındaki ilişkileri bozdu. Önceleri Yenikapı’ya sık sık uğrayan III. Selim 1791 yılından sonra Galata Mevlevihanesine ve Şeyh Gâlib’in yanına daha çok uğradı. Şeyh Gâlib’de Saray’da misafir edildi. Bu ziyaretler Mevleviler arasında çeşitli rivayetlere sebep oldu. Kaynaklara göre bu ziyaretlerde III. Selim, Şeyh Gâlib’i ayakta karşılar,“Pamuk Şeyhim, şeref verdiniz” diye iltifat ederek sever, mukabele ve sohbet sonrası yorulunca Şeyh Gâlib’in dizine yatarmış.

Bu davranışlar ve rivâyetler iki Mevlevîhâne arasında, Galata ve Yenikapı’da soğukluk yaratmıştır. Kaynaklarda bu konuyla bağlantılı bazı hadiselerden bahsedilmektedir. Bu olaylardan birinin II. Mahmut’la Nâsır Dede arasında geçtiği ifâde edilse de bu hadisenin yukarıda zikrettiğimiz sebeplerden dolayı Ali Nutkî Dede ile III. Selim arasında da geçmiş olabileceği ve Galata Mevlevihânesine yakınlık duyan III. Selim’e bir ders mahiyeti taşıdığı da ifade edilmektedir. Kaynaklarda anlatılan hadise şudur:

Padişah, tahta çıktıktan sonra yapacağı yeniliklerin halk tarafından kabul edilmesini kolaylaştırmak için sık sık Galata Mevlevihânesi’ne uğramakta, arada bir de Yenikapı Mevlevîhânesi’ni ziyaret etmekte ve her gelişinde Yenikapı dervişânına hediyeler takdîm etmektedir. Yine bir gün ziyaretten sonrası kendisi için yapılan mukabele sonunda dergâhtan ayrılırken Ali Nutkî Dede’ye “Şeyhim bir arzunuz var mı?” diye sorar. Ali Nutkî Dede “Var ama yapamazsınız Sultânım” der. Sultân, “ Benim yapamayacağım iş olur mu, ne söylerseniz yapacağım” deyince Ali Nutkî Dede “ O zaman Sultânım bir daha bu Dergâha gelmeyin” der.

Kızgınlığını beli etmemeye çalışan Sultân “ Bu kapı Evliyâ kapısıdır, beni kovuyor musunuz” der. Ali Nutki Dede “Hayır Sultânım bu kapıdan hiç kimse kovulmaz ama siz her geldiğinizde mecburen mukabele yapıyoruz. Halbuki mukabele belirli günlerde yapılan bir zikirdir. Ayrıca her gelişinizde dervişlere verdiğiniz ihsânlar ve hediyeler onların gönlünü Allah’tan mâsivâya/dünyaya yönlerdirmektedir. Gelecekseniz derviş olarak geliniz, Sultân olarak gelmeyiniz. “ der.

Bu olaydan sonra Padişah, Yenikapı Mevlevihanesinden uzaklaşarak genç yaşta Şeyh yaptığı Gâlib Dede’nin Galata Mevlevihânesine yönelmiş ve yeniliklerini halka anlatmada Şeyh Gâlib’in Mevlevîlik, Şeyhlik ve Sanatkârlık gücünden faydalanmıştır. Bu hadîse ister III. Selim-Ali Nutkî Dede arasında ister II. Mahmut-Nâsır Dede arasında geçsin Padişahlarla Kütahyalı Mevlevî Dedeleri arasındaki Devlet-Tekke ilişkisinin boyutlarını ortaya koyması açısından çok önemli bir anlam ifâde etmektedir.

Şeyh Gâlib Kütahya hayranıdır. Kütahya’yı, Kütahya Mevlevihânesi’nin önemli Şeyhlerinden olan Sâkıb Dede’yi ve Celâleddin Argun Çelebî’yi her zaman saygıyla anmakta ve kaleme aldığı aşağıdaki beyitte olduğu gibi Kütahya Çelebilerinin yolundan gittiğini ifade etmektedir:
Feyz-i nigâhı cânib-i Sâkıb’dan almışam
Bedrü’t-tarika Hazret-i Argun’a uymuşam…

Bu yıllarda Şeyh Gâlib’in sırdaşı ve en yakın dostu olan Esrâr Dede de, Şeyh Galib’in ve kendisinin Sâkıb Dede’ye ve dolayısıyla Kütahya’ya olan sevgisini ve düşkünlüğünü şu Rubâî’yle ortaya koymaktadır. Esrâr Dede, Kütahyalı Mevlevîleri Hânedân-ı Sâkıb olarak değerlendirmektedir:
Şeyhüm reh-i Mevlevîde Gâlib oldı
Feyz-i nefesi âleme vâhib oldı
Esrâr egerçi bî-nevâdur amma
Bir çâker-i Hânedân-ı Sâkıb oldı

3 Ocak 1799’de genç yaşta vefât eden ve babası tarafından “ Bu siyah sakala bu beyaz kefen yakışmadı” denilerek gözyaşlarıyla defnedilen Şeyh Gâlib’in hastalığı ve vefâtıyla ilgili birçok rivâyet anlatılır. Bunlardan birincisi şöyledir: Şeyh Gâlib, bir Cuma mukabelesi için semâhaneye çıkmak için odasında hazırlık yaparken Sikkesinin yanında devlete ve dünyaya fazla yaklaştığını ifâde eden bir tehdidnâme bulur. Çok üzülür ve bir süre sonra her şeyden elini eteğini çekerek halvete çıkar. Kısa bir zaman sonra üzüntüsünden ince hastalığa yakalanır ve kurtarılamaz.

Şeyh Gâlib’in vefatıyla ilgili hadiselerden diğer ikisi Kütahyalı Mevlevî şeyhlerini üzmesiyle ilgilidir. Hadiselerin birincisi Kütahyalı Seyyid Sahih Ahmed Dede’yle bağlantılıdır:

Gâlib Dede, Galata Mevlevîhânesi’ne şeyh olarak vazifelendirildikten bir süre sonra Mevlevîhânedeki bir sohbete katılmak için atına biner ve Mevlevîhâneye doğru yola çıkar. Dergâhın dış kapısında Kütahyalı Sahih Ahmed Dede’ye rastlar. Attan inip selamlaşması gerekirken atın üzerinde Sahih Ahmed Dede’yi selamlar.

Yapılan hareketin bir dervişin davranışı olamayacağını bilen Sahih Ahmet Dede, iki kat eğilerek selamın karşılığını verir. Ahmet Dede’nin verdiği bu selâm sadece Mevlâna soyundan gelen Çelebilere verilen ve Konya Çelebilerinin yüceliğini anlatan bir selamdır. Şeyh Gâlib bu selâmla Ahmet Dede’nin ne demek istediğini anlar. Ahmet Dede Gâlib’in kibirli, gururlu ve kendini üstün görme anlamına gelecek bu davranışını yüzüne vurmuştur. Şeyh Gâlib, hilafet aldığı dergâha at üzerinde varmış ve kendini yetiştiren Hocasına yani dergâhın aşçı başısına at üstünde selam vermiştir. Mâsivâya yöneldiğinin işareti olarak algılanan bu saygısızlığına üzülen Galib Dede hastalanmış ve bir süre sonra vefat etmiştir.

Şeyh Gâlib’in vefatıyla ilgili rivayetlerden ikincisi Kütahyalı Ali Nutki Dede’yle bağlantılıdır. Sultân III. Selîm’in arzusuyla genç yaşta Galata Mevlevîhânesi Şeyhi olan ve bu davranışı hoş karşılanmayan Gâlib Dede, bir gece Yenikapı Mevlevihânesi’ne, kendini yetiştiren Ali Nutki Dede’yi ziyârete gider. İki Şeyh karşı karşıya sohbet ederler.

O gün çok yorgun olan Galib Dede, Şeyhi Ali Nutkî Dede’den izin almadan başındaki sikkesini çıkararak kenara koyar ve “ Şeyhim, biraz istirahat edelim” der. Bu davranışa canı sıkılan Ali Nutkî Dede, yerinden hızla kalkar ve “ Uykunuz geldi galiba, siz istirahat buyurun” diyerek odasına çıkar. Gâlib Dede Şeyhi Ali Nutkî Dede’nin kalbini kırdığını anlar ama işi işten geçmiştir. Mevlevihane’den üzüntüyle ayrılır. Kısa bir süre sonra ince hastalığa yakalanır ve vefat eder.

Divan şiirinin son ustası Şeyh Gâlib’in çok değer verdiği mürşidi Kütahyalı Ali Nutkî Dede’nin vefâtına aşağıda verdiğimiz iki beyitte tarih düşürdüğü Kütahya Mevleviliği konulu bazı bildirilerde iddia edilse de bu tarih beyitleri Şeyh Gâlib’in olamaz çünkü Dîvânında yer almamaktadır. Ayrıca bu tarihlerin doğru olması mümkün değildir çünkü Şeyh Gâlib 1799 yılında vefât etmiştir, dolayısıyla 1804 yılında vefat eden Ali Nutki Dede’nin vefâtına bu tarihleri düşüremez.
Şeyh Gâlib’e mal edilen tarihler şunlardır:
Çâr ile târîh çıkdı cennete
Göçdi Seyyid Şeyh ‘Aliyy-i Mevlevî H.1219/1804
***
Hüzn ile Es’ad didüm târîhini
Hû diyüb Mevlâya döndi Şeyh ‘Ali H.1219/M.1804

Peki bu tarihleri kim düşürdü? Bu tarihin ebced yanılması sebebiyle 1804 değil 1794 olabileceği düşünülebilir ama Gâlib Dede’nin, Ali Nutkî Dede’nin oğlu İskender Efendi’nin vefâtına 1798 yılında tarih düşürken Ali Nutki Dede’nin vefât ettiğine dair bir ipucu vermemesi 1794 tarihinin olamayacağını düşündürmektedir. Değerlendirmelere göre bu tarihlerden birincisini Ali Nutkî Dede’nin vefâtına iki tarih düşürmüş olan Sürûrî Efendi, bir diğerini dönemin önemli tarih yazıcılarından da olan Tezkireci M. Esad Efendi kaleme almış olabilir.

Şeyh Gâlib’in vefatıyla ilgili anlatılan bu hadiseler, Kütahya Mevlevilerinin tasavvufi nazarını göstermesi açısından dikkat çekicidir. Ehl-I tasavvufun nazarı Hakkın nazarı sayılır. Bu nazarın her derde şifa olduğuna inanılır. Şeyh Gâlib bu nazara sahip şeyhlerini üzmüştür. Şeyh Gâlib’in kendisine nazar kılan Şeyhlerini üzmesi ve onların tekdirine uğraması hastalanmasına ve vefat etmesine sebep olmuştur.

Şeyh Gâlib’in vefatıyla ilgili ve Kütahyalı Şeyhlerle bağlantılı bu hikâyeler sosyolojik açıdan da incelenmesi gereken dersler içermektedir Kütahya ve Argun Çelebi sadece Şeyh Gâlib’in mısralarında değil Şair Nedim’de de yer almaktadır. Mevlevihânenin kurucusu Celaleddin Argun Çelebi’nin büyük ceddi olan Argun Şah, Nedim’in mısralarında da şöyle yer almaktadır:
Var nice bendeleri Argun u Cengîz gibi
Biri ez-cümle Kırım mülkünün olmuş hanı

Kütahya’yı, kendisini yetiştiren Kütahyalı Mevlevî şeyhlerini çok seven Şeyh Gâlib’in ziyaret ettiği Kütahya Arguniyye Mevlevîhânesi’yle ilgili çözülmeyen sırlardan biri de su kuyusudur. Mevlevîhânenin içerisinde yer alan su kuyusu, halkın bildiği şekliyle sadece bir su kuyusu değil aslında çile kuyusudur. Ahmet Yesevî’den beri devam eden yeraltında halvet çilesi, Mevlevilerde de uygulanmıştır. Mevleviler, Mevlevî çilesinin son on sekiz gününü bir kuyuda tamamlamışlardır. Dede olmadan son çile Konya’da on sekiz gün olarak bir kuyuda bitirilir ve bu kuyuya inen sâlik kendini dünyadan tamamen soyutlar. Ashab-ı Kehf’in bir mağarada yaşadığı olaylar ve Hz. Yusuf’un bir kuyu dibinde çektiği sıkıntıyı anlatmak için her âsitanede bir kuyu çilehanesi karşımıza çıkmaktadır. Şeyh Gâlib, Hüsn ü Aşk’ında bu çile kuyusunun sıfatlarını “sıfat-ı çâh” başlığı içerisinde sembol olarak anlatır. Bu kısım otuz altı beyittir.

Galata Mevlevîhanesinde de yer alan bu kuyu, tasavvufta Hz. Eyyübün iyileştiği, sabrın mükafatını aldığı mekân olarak da kutsaldır ve sâlikler çilesini bu kuyuda tamamlayarak sabrı öğrenirler. Mevlevîler dışında Halvetilerde de vardır bu çile kuyusu. İstanbul Halvetî Merkez Efendi Dergâhı’nda yer alan dokuz/onsekiz basamakla inilen su kuyusu aslında çilehânedir. Kütahya Arguniyye Mevlevîhanesi’nin çile kuyusunun kapatılan giriş kısmı dışarıdan açılmalı ve restore edilip düzenlenerek inanç turizmine kazandırılmalıdır.

Kütahya Arguniyye Mevlevîhânesiyle ilgili 2014 yılında İlahiyat Fakültemizin düzenlediği “Ergun Çelebî Sempozyumu”nda bu konularla ilgili önemli bilgiler ortaya konulmuştu.

Üniversiteler ilim ve bilgi üretir. Kaynaklara dayalı üretilen bu bilgiler yanılgıları ortaya koymak içindir. Üniversitelerin görevlerinden biri şehre hizmet etmek, şehrin tarihine, edebiyatına ve kültürüne katkı sağlayarak sorunları çözmektir. Kütahya Arguniyye Mevlevîhânesiyle ilgili yapılan araştırmalarda önemli yanlışlıklar olduğu âşikârdır. Mevlevîhânenin içerisinde yer alan tamir kitabelerinin metin okumalarında mühim hatalar var. Sempozyumda sunulan bildirilere rağmen bu Mevlevihanenin duvarlarında yer alan yanlış bilgiler hala düzeltilmedi. Üniversite-şehir işbirliği içerisinde kurulacak bir komisyon eliyle Arguniyye Mevlevîhânesi’nin başta adı olmak üzere haziresinde, duvarlarında ve tamir kitabelerindeki yanlış bilgiler acilen düzeltilmelidir.

Bu vesileyle Mevlevîhâneyi ziyaret eden misafirlerimize doğru bilgi verilmesi sağlanmalı, Arguniyye Mevlevîhânesi Şeb-i Arûslarda mukabele ve semâhâne olarak hizmete sunulmalı, Şeyh Gâlib ‘in Kütahya nazarı ve övgüsü bilhassa öne çıkarılmalıdır Ve’s-selâm….

.

Continue Reading

Facebook

Öne çıkanlar