Connect with us

PROF. DR. HÜSAMETTİN İNAÇ

DİKTATÖRLÜK TARTIŞMALARI BAĞLAMINDA CUMHURBAŞKANLIĞI SİSTEMİNİN EKONOMİ POLİTİĞİ

Bilindiği üzere Türkiye’de uzunca bir süredir başkanlık sistemine geçiş tartışmaları yürütülmektedir. AK Parti hükümeti ve meclisteki üç muhalefet partisinden birisinin desteği ile yasal süreci başlatılan sistem değişikliğinin 16 Nisan tarihinde referanduma sunulması kesinlik kazanmıştır. Literatürde geçen “başkanlık” kavramının Türk yönetim pratiklerine uygun bir biçimde “cumhurbaşkanlığı” olarak isim değişikliğine uğradığı yeni sistem önerisi 20. Yüzyılın başından günümüze dek yoğun bir biçimde tartışılmıştır. 1908’de başlayan İkinci Meşrutiyet döneminde, Sait Halim Paşa ile gündeme gelen başkanlık tartışmaları Erbakan, Demirel, Türkeş ve Özal gibi Türk Siyasal yaşamına damga vurmuş siyasetçilerce savunulmuş ancak hiçbiri bu sistem değişikliğini gerçekleştirebilecek siyasal ve toplumsal olgunluğa erişememiştir.
Recep Tayyip Erdoğan tarafından başlatılan son dönem başkanlık tartışmaları bağlamında görülen odur ki mecliste gereken nitelikli oy çokluğu yakalanacak ve referandumda da halkın büyük teveccühü ile sistem değişikliği gerçekleşecektir.
Bilindiği üzere modern demokrasilerde üç tür hükümet etme yöntemi vardır. Bunlar parlamenter sistem, yarı başkanlık sistemi ve başkanlık sistemidir. Türkiye’de yapılmak istenen sadece modern demokrasilerdeki bir hükümet etme sisteminden bir diğerine geçmekken muhalefet “rejimin değiştirildiği” söylemine sarılmıştır. Muhalefetin “rejim değiştiriliyor” söylemi kamuoyunda karşılık bulamayınca söylem “diktatörlük geliyor”a kaymıştır ve bazı ülke uygulamaları örnek gösterilir olmuştur. Peki gerçekten öyle midir? Başkanlık ya da cumhurbaşkanlığı sistemi diktatörlük getirir mi?
Soruya yalın bir biçimde yanıt vermek gerekirse cevap “evet”tir. Zira başkanlık sistemi muhalefet tarafından örnek gösterilen ülkeler başta olmak üzere pek çok ülkede diktatör eğilimli yöneticiler doğurmuştur. Yalnız muhalefetin ısrarla göz ardı ettiği ve bilinçli bir şekilde kamuoyunu yanılttığı nokta örnek gösterilen ülkelerin tamamının kapalı ekonomiler olmasıdır. Dolayısıyla liberal ekonomik sistemi benimsemiş ülkelerde başkanlık sisteminin diktatör eğilimli yöneticiler oluşturması eşyanın tabiatına terstir ve böyle bir şey mümkün değildir.
Amerika Birleşik devletlerinde başkanlık sistemi diktatörlük getirmediği gibi liberal ekonomik sisteme entegre olmuş Güney Kore’de de getirmemektedir. Yine BM ve Avrupa Konseyi’nin tanıdığı şekliyle Kıbrıs Cumhuriyeti’nde başkanlık sistemi diktatörlük getirmemektedir. Zira bu ülkelerin tamamı tekraren söylemek gerekirse liberal ekonomik sisteme entegre olmuş ülkelerdir. Başkanlık sisteminin diktatörlük getirdiği ülkelerin tamamı ise ya birer kapalı ekonomilerdir ya da ırksal ve mezhepsel saiklarla iktidarın el değiştirdiği yapılardır. Bu durumun tek bir istisnası yoktur.
Bilindiği üzere AK Parti hükümeti iktidara geldiği günden bu güne muhalefet tarafından liberal ekonomik politikalar izlediği gerekçesiyle yoğun eleştirilere tabi tutulmuş ve hâlihazırda tutulmaktadır.
Gerçekten de AK Parti iktidara geldiği günden itibaren Türkiye’de 1980 sonrası yaşanan ekonomik dönüşüm ve uygulamalara paralel bir biçimde liberal ekonomi politikalarını başarılı bir biçimde uygulamakta ve bu uygulamaların meyvelerini toplamaktadır. Yapılan başarılı özelleştirmeler, kamu-özel sektör ortaklığı ile hayata geçirilen onlarca proje oldukça verimli sonuçlar doğurmuştur.
İktidara geldiği 2002 yılından sonra 2015 yılına kadar Gayri Safi Milli Hasılayı 3 kat arttıran AK Parti hükümeti kendisinden önceki 79 yıl boyunca yapılanın çok üzerinde altyapı yatırımı yapmıştır. Bu bağlamda üzerinde özellikle durulması gereken bir nokta var ki o da AK Parti hükümetleri döneminde dünyaya örnek gösterilen bir ulaşım ağının geliştirilmiş olmasıdır.
Türkiye 2002 yılından itibaren yürütmüş olduğu ekonomi politikaları ile Avrupa Birliği’nin beş temel ekonomik kriterinden hâlihazırda üçünü sağladığı gibi dönem dönem bu beş kriterin tamamını da sağlar olmuştur. Bugün karşılanamayan iki kriterin de çok uzağında olmayan Türkiye’nin durumu, Avrupa Birliğine üye ülkelerin neredeyse hiç birinin tüm kriterleri yerine getiremediği göz önüne alındığında oldukça iyi durumdadır.
Türkiye, “ iyi yönetişim” uygulamalarının görüldüğü ender ülkelerden birisidir. Bu bağlamda özellikle hesap verebilirlik ve şeffaflık hususlarında henüz fasılları açılmamış olsa da AB kriterleri düzeyinde hukuksal mevzuata ve kurumsal yapılanmaya sahip olan Türkiye; etkin, etkili ve verimli bir yönetim modeli geliştirmeyi başarmıştır.
Borsa İstanbul’da yabancı yatırımcıların payı AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılından itibaren yüzde 60 ile yüzde 80 arasında değişmektedir. İstanbul’u uluslararası finans merkezi haline getirecek proje hızla devam etmektedir. Bugün Türkiye dünyanın en fazla noktasına uçan ve dünyanın en büyük uçak filolarından birisine sahip havayolu şirketine sahiptir. Dünyanın en büyük havalimanı yakın zamanda faaliyete geçecektir.
Türkiye, Tayland’dan Amerika Birleşik Devletlerine Gana’dan Şili’ye dünyanın her ülkesinden doğrudan yatırım aldığı gibi Türk iş adamları da dünyanın her yerine yatırım yapmaya gitmektedir. Hâlihazırda ihracatının en büyük payını Avrupa Birliği ülkelerine yapmakta olan Türkiye dünyanın en önemli spor etkinliklerine ev sahipliği yapmaktadır.
Bölgesinin en önemli aktörlerinden birisi olan ve her geçen gün küresel bir güç olma yolunda ilerleyen Türkiye, başta Ortadoğu olmak üzere Balkan ve Orta Asya halklarının gönül bağı ile bağlı olduğu bir ülkedir.
Sonuç olarak bu profile sahip olan bir ülkede başkanlık ya da cumhurbaşkanlığı sisteminin diktatör bir yönetim doğurmasını beklemek abesle iştigal etmekten başka bir şey değildir. Böyle bir profile sahip ülkede muhalefetin sistem değişikliğine karşı duruşlarını “rejim değişiyor” , “ diktatörlük geliyor” söylemi üzerinden kurgulaması samimiyet ve ciddiyet problemi taşıdığı gibi gerçeklikten de oldukça uzaktır. Türkiye’nin bulunduğu coğrafya hızlı karar almayı gerektirmektedir. Ancak parlamenter sistem buna müsaade etmemektedir. Değişiklik bunun için şarttır. Türkiye koalisyon hükümetleri döneminde büyük ekonomik krizler yaşamış bu krizler toplumsal çözülüşlere neden olmuştur. Dolayısıyla Türkiye artık hükümetin kurulamamasından veya çok farklı siyasal geleneklerden gelen koalisyon hükümetlerinin uyumsuzluklarından kaynaklı kriz yaşamak istememektedir. Son olarak bilimsel olarak da gerçekliği ortaya konduğu üzere kamu ve özel sektör yatırımlarının en hızlı, en etkili ve en verimli yapıldığı sistem başkanlık sistemidir. Son birkaç yıldır içerisine düştüğü orta gelir tuzağından kurtulmak istemektedir Türkiye. Tüm bu sebeplerden dolayı Türkiye’de bu değişiklik adeta bir zorunluluktur, diktatörlük getirmesi eşyanın tabiatına terstir ve değişiklik sadece Türkiye’ye değil çeşitli platformlardaki tüm ortaklarına iyi gelecektir.

Continue Reading

Facebook

Öne çıkanlar