KÜTAHYA AZİZ ŞEHİR… ŞEHRİN ULULARI VELİLERİ : CEMÂLEDDİN SULTAN VE MENKIBESİ

Zâhirinden anlaşılmaz bir şehirdir Kütahya,

İlm olup feyizler saçan bir nehirdir Kütahya.

Her adım bir başka âlem, her taraf zümrüt yeşil,

Toprağın altı muâmma, üstü dolmuş ehl-i dil

                                                        Necati Çağırıcı

Uhrevî sükûnetin ve rahatın ne olduğunu bilmek, tatmak ve yaşamak istiyorsanız İstanbul, Bursa ve Edirne gibi tarihî çehresiyle nâm salmış şehirlerin yanı sıra Kütahya nâmıdiğer Germiyan şehrinin geçmişine doğru da yolculuğa çıkmalısınız. Germiyan’ın gözbebeği olan bu şehir, XIII.-XV. yüzyıllarda Anadolu’nun en güçlü beyliklerinden birine payitaht olmakla kalmamış, Osmanlı döneminde Anadolu Beylerbeyliği’nin eyaleti olarak da tarihin altın yapraklarına adını yazdırmış, üç kıtaya nâm salmış, Kanûnî Sultan Süleyman’ın gözde şehzadeleri Bâyezid ile Sarı Selim’in eğitimlerinde de önemli görevler üstlenmiştir.

Evliya Çelebi’nin “Gerçi Anadolu’dadır ammâ Türkistan şehridir.” dediği bu paşasancağının tarihine yapacağınız uzun bir o kadar da keyifli yolculukta, mazinin derinliklerine heyecanla dalar, her daldığınız derinlikte şehrin güzelliklerini görür, lezzetlerini tadarsınız. Böylece şehrin mistik havasını teneffüs eder, tarihe mâl olmuş simaları da tanıyarak şehrin ruhuna nüfuz edersiniz. İşte o zaman bu soylu şehri, tüm dokusuyla seversiniz.

Bugün asil çehresini yitirmiş gibi görünse de bu şehir, artık sizin için başlı başına bir mutluluk, bir huzur, bir neşe, bir ilham kaynağı olur; dağları, tepeleri, bağları, bahçeleri, pınarları, çeşmeleri, mahalleleri, sokakları, türbeleri, tekkeleri, camileri, mescitleri, konakları, hamamları; şairleri, edipleri, âlimleri, müderrisleri, ressamları, müzisyenleri size rehber olur. Nice güzellikleri ve özellikleri gönül deryanızda pırıltılar bırakır, sonunda sizdeki sizi buldurur ve sanatkâr kişiliğinizi yeşertir. Böylece ruhunuzun ışıltılarını bazen roman, hikâye, şiir gibi edebî türlerde dile getirir, bazen minyatür, tezhip, resim gibi güzel sanatların dallarında yansıtır, bazen de güftelerle bestelerde, sazın telleriyle ney’in nefesinde hoş bir sadâ bırakırsınız.

Sırrını çözemediğimiz mahalleleri, sokakları ve çıkmazlarıyla geçmişi bugüne ve bizi farklı duygulara taşıyan (Güler, 2016: 34) hatta bir mıknatıs gücüyle sizi kendisine doğru çeken bu şehrin pek çok Anadolu şehri gibi bir ruhu, bir karakteri, bir mizacı vardır. Şehri anlamlı, çekici hatta vazgeçilmez kılan taşıdığı ruh, akılda kalıcı hale getiren yansıttığı karakter, geçmişini günümüze taşıyan gösterdiği mizaçtır.

Bu ruhu hissetmek, bu karakteri görebilmek, bu mizacı keşfetmek için kişinin tek başına gösterdiği çaba, yaptığı çalışmalar, sarfettiği enerjiler, edindiği izlenimler kâfi gelmeyebilir. Bir insanı anlamak ve tanımak kadar bir şehri de anlamak ve tanımak da zordur. Bu durumda bir bilene sormak, bir bilene danışmak kısacası bir bilenin kapısını çalmak gerek. Bu bağlamda şehrin tarihinde, kültüründe ve sanatında günümüze gelinceye kadar cereyan eden değişmeleri ve gelişmeleri yakından izlemiş ya da izleyenlerden dinlemiş, onlarla bir potada hemhâl olmuş; şehrin ve şehir halkının yüzyıllarca yaşattığı geleneğini göreneğini yaşayıp yaşatmış münevver ve faziletli şahsiyetlerin ilminden feyz almak, tecrübelerinden istifade etmek gerek.

Kimi zaman bir âlim ve öğretmen vasfıyla çevresini bilgisiyle aydınlatan, kimi zaman bir mesnevihân ve neyzen vasfıyla tasavvuf kültürünü yayan, kimi zaman da bir bir bağlama üstadı ve zeybek vasfıyla Kütahya folkloruna katkıda bulunan Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Türk Din Musiki ana bilim dalında öğretim üyelerinden Mehmet Nuri Uygun Beyefendi’ye müracaat ettik.

Şehre mâl olmuş bir güzide şahsın şehrin tarihine ve kültürel zenginlikleri ait birikimini, sanatın şehir halkı açısından yerini ve önemini anlatan bilgilerini siz değerli okurlarımızla paylaşalım istedik.

 

ŞEHRİN ULULARI VELİLERİ : CEMÂLEDDİN SULTAN VE MENKIBESİ

 

Şeb gibi baht-ı siyâhum rûz-veş rûşen olur

Ger görürsem bir gün ol mihr-i cihân-ârâ yüzin[1]

                                                                                                                                                             Hayalî

Cemâleddin Sultan, Kütahya’nın mistik şahsiyetlerinden biridir. Zamanımızdan epeyce uzak bir dönemde, XV. yüzyılda, Kütahya’da yaşamış bir veliyullahtır. Onunla ilgili menkıbe, Timur’un Yıldırım Bâyezid ile yaptığı Ankara Savaşı’nı kazanıp Anadolu’yu fethettiği zamana uzanır.

Arapça nekabe “isabet etmek, bir şeyden bahiste bulunmak yahut haber vermek” kökünden türeyen menkabe kelimesi, Türkçede yaygın olarak menkıbe şeklinde söylenmektedir. Bu şekliyle sözlüklerde mevcut olmayan kelimenin doğrusu menkabe çoğulu da menâkıb’dır. Menkıbe, bir insanın fazilet, hüner ve meziyet gibi öğünülecek vasıflarını ifade eder. Sözlükte;  “öğünülecek güzel iş, hareket, vasıf, erdem ve davranış” (Fîrûz-Âbâdî, 1304: 513; Ocak, 2010: 27), “bir zatın fazl u meziyetine delâlet eden fıkra ve bundan bahseden makale ve risale” (Şemseddin Sami, 2008: 1420) manalarına gelmektedir.

Menâkıb teriminden asıl anlaşılan ise, tasavvufun doğuşu ile ortaya çıkarak yayılmış olan bir anlam olmalıdır. Bu meyanda menâkıb sufilerin izhar ettikleri harikulade olaylar demek olan kerâmetleri nakleden küçük hikâyeler manasında da kullanılmıştır. Tahminen bu kullanım, IX. yüzyıldan itibaren başlamıştır. Pek yaygın olmamakla beraber bu sebeple, kerâmet kelimesinin çoğulu olan kerâmât da menkabe veya menâkıb yerine kullanılmıştır. Şu halde menkıbelerin  esasını kerâmetler  teşkil etmektedir (Ocak, 2010: 27). Nitekim menkıbelerde; Hz. Muhammed, Hızır, kırklar ve yedilerle görüşmek, aynı anda farklı mekânlarda bulunmak, zihinden geçeni okuyup anlamak, acı çekmeden ölmek, kendi ölümünü tayin etmek, ölüyü diriltmek, diriyi öldürmek, göğe yükselmek ve yaratılanlara hükmetmek gibi çeşitli olağanüstülük zincirinden oluşan kerâmetlere de yer verilmiştir.

Adını Cemâleddin Sultan’dan alan Cemalettin Mahallesi, Kıbrıs Caddesi ile Müftü Sokak arasında bir mahalledir. Bu mahalleye hayat veren çeşme, Aslan Çeşmesi’dir. Çeşmenin suyu, iki aslan başından akar. Soğuk ve leziz olan suyun içimi hoştur. Çeşmenin yanında bulunan geniş ve ferah çamaşırlık, günümüzden on beş yirmi yıl önce mahalle sakinlerine hizmet vermiş hatta bu konuda pek çok çamaşırlıkla yarışmıştır.

Birbirine dayanmış iki katlı büyüklü küçüklü evlerin arasında sıkışıp kalmış Cemalettin Mescidi’nin karşısındaki bahçede, mahallenin manevi bekçisi Cemâleddin Sultan’ın kabri vardır. Mahalle sakinlerinin dualarına her dem medâr olan bu gönül insanının mübarek bedeni bu bahçedeki makamında boylu boyunca uzanır. Halk arasında boyunun uzunluğu ile tanınan Cemâleddin Sultan’a ait birçok menkıbe, ağızdan ağıza dolaşır. Mahallenin eski sakinlerinden kimisi şehri düşman askerine karşı kahramanca savaşırken bir kılıç darbesiyle başını kaybetmiş yine de yere yığılmamış, kesilen başını koltuğunun altına alarak bugün kabrinin bulunduğu bahçeye geldiğini anlatır, kimisi sabah namazı için eve gelip kapıyı üç kere vurarak kendisini uyardığını söyler, kimisi de elinin çok sıkıştığını bir anda mübareğin hânesine uğrayıp, raftaki tencerenin, tabağın içine birkaç lira bıraktığını ve bu parayla eve öte beri aldığını söyleyerek ondan samimiyetle, muhabbetle, sevgiyle bahseder.

Adını övgüyle zikrettiren, gönüllerde böylesine iz bırakan bu muhterem zat kimdir? Ne zaman yaşamış, bu şehre nereden gelmiştir? Bu soruların cevabına ancak rivayetlerden ulaşabiliyoruz. Bunca yıldır anlatılagelen halkın muhayyilesinde yer eden hikâyelerde. Bu doğrultuda biz de Cemâleddin Sultan’ın hayatını anlatan menkıbelere başvurduk.

Sizinle paylaşacağımız Cemâleddin Sultan’la ilgili anlatılan menkıbeyi, yıllar önce Mehmet Nuri Uygun Beyefendi Kütahya Vahidpaşa Kütüphanesi müdürü merhum Mustafa Yeşil Hoca ile mutasavvıf Hoca Hafız Mehmet Dumlu Efendi’den dinlemiş. Biz de gerek Türk-İslam tasavvuf kültürü gerek Türk halk bilimi açısından önem arz eden bu menkıbeyi sizlere aktarmaya çalıştık:

“Anlatılan rivayete göre; Timur, kazandığı başarı üzerine Anadolu’da hızla ilerler. Kütahya şehrine kadar gelir. “Beni şehrin, en büyük, en güzel hamamına götürün!” der. Şehrin ileri gelenleri onu ve askerlerini, Kemer Hamamı’na götürmek üzere yola çıkarlar. Aslı olmayan bir rivayette de onun yıkandığı hamamın Kemer Hamamı değil, şehrin ortasında bulunan Küçük Hamam olduğu söylenir. Ancak bu rivayet halk arasında kabul görmemiştir.

Timur, askerleriyle birlikte Kemer Hamamı’na giderken yolun iki tarafına orada bulunan halkı dizer ve herkesin el pençe durup kendisini selamlamasını ister. Cemâleddin Sultan da halkın arasındadır. O, Timur’un bu emrini duymasına rağmen hiç istifini bozmaz.

Cemâleddin Sultan, geçimini ayakkabı tamirciliği ile sağlayan, iki buçuk üç metre civarında uzun boylu bir zattır. Oturduğu halde ayaktakilerle aynı seviyeden şehre gelen Timur’u ve askerlerini izlemektedir. Bu vaziyette kalmak ister; Timur’un emrine karşı gelerek ayağa kalkmak istemez. Bu durum, tam onun önünden geçerken at üstündeki Timur’un dikkatini çeker. İçi içine sığmaz. Atını hemen orada durdurur. “Sen, niye benim emrime itaat etmedin ve ayağa kalkmadın?” diyerek onu azarlar. Cemâleddin Sultan, serin kanlılıkla: “Ben, zalimlere asla boyun eğmem.” der.

Bu tablo, Diyojen ile Büyük İskender’in birbirleriyle olan diyaloğunu hatırlatır: Binlerce insan: “İskender geliyor,” diye kırılıp geçiyorken Diyojen ayağa kalkmak şöyle dursun yerinden kımıldamaz bile. İskender’in himayesindeki askerleri onun İskender’e karşı bu tavrını görünce: “Sen ne yapıyorsun, gelenin kim olduğunu bilmiyor musun, diye onu tartaklarlar. İskender, askerlerine: “Durun, ona dokunmayın!” dedikten sonra bu bilge kişiye dönerek: “Görmüyor musun, bütün halk yerlere yatıp kalkıyor, beni selamlıyor. Sen yoksa İskender’i tanımıyor musun?” der. Diyojen, gayet sakin bir şekilde: “Tanıyorum. Sizi, iyi biliyorum.” diye cevap verince İskender öfkeyle: “O halde söyle kimim, ben?” der. Bu söz üzerine Diyojen: “Bendemin bendesisin, yani esirimim esirisin.” der.

Üç kıtaya hükmeden İskender, Diyojen’den duyduğu bu sözü, bir başkasından duymamıştır. Sarsılır; yerinde duramaz ve atından iner. “Bu söz, ne demektir?” deyince bu bilge kişi: “Sen, toprak için insan öldürüyorsun. Oysa dünya benim esirim, kölem. Sen de benim köleme, köle olmuşsun. Kim kime ayağa kalkacak?” der. İskender, kendisine yöneltilen bu sözü kabullenir: “Dile benden ne dilersen?” diye sorar. Diyojen ise: “Gölge etme başka ihsan istemem.” cevabını vererek bir gerçeği dile getirir. Aynen Diyojen gibi Cemâleddin Sultan da Anadolu’ya nâm salmış Emir Timur’a ayağa kalkmam, diyerek zulmün önünde eğilmemiştir. Onlar, büyük ve arif insanlardır.

Timur, karşılaştığı bu tavır ve davranış karşısında birden gazaba gelir, kılıcını çeker, Cemâleddin Sultan’ın kafasını uçurur. Cemâleddin Sultan, ayağa kalkar, yerden başını alır, koltuğunun altında yerleştirip “Huuuu bismillah” diyerek yürümeye başlar. Bu olayı gören herkes çok şaşırır. Başı koltuğunun altında yürüyen Cemâleddin Sultan ise, Kemer Hamamı’nın karşısından aşağıya doğru döner, bugün Cemalettin Mahallesi adıyla bilinen mahalleye gelir; mescidin karşısında bulunan bahçeye girer ve kıbleye dönüp boylu boyunca uzanır. Halk da bu mübareği, oraya defnederek sırlarlar.

Cemâleddin Sultan’ın kabrinin başucu taşı ile ayakucu taşı arasındaki mesafe oldukça uzundur. Geleneğe göre bazen manevi makamı büyük olan kimseler için böyle uzun kabir yaparlar. Mesela İstanbul’da Yuşa Tepesi’nde bulunan Yuşa Hazretleri’nin kabrinin uzunluğu beş altı metreye yakındır. Bu uzunluk, onun büyüklüğüne, manevi makamına delâlet eder.

Timur, Cemâleddin Sultan’ın kafasını uçurduktan sonra yoluna devam eder ve mahiyetiyle birlikte hamama varır. Halvete girer. Hamamın bu bölümü, oldukça dardır. O dönemde hamamlar kişiler için en müdafaasız kaldıkları yer olduğundan bazı krallar, padişahlar ya da emirler burada katledilmişlerdir. Bu yüzden iki muhafız, Timur’a  birşey olmasın diye halvet kapısının önünde nöbet tutar. Timur, içeride yalnız başına yıkanırken hamamın diğer bölümlerinde de mahiyetinden çeşitli kimseler yıkanmaktadır. Başını sabunlayıp bedenini yıkadıktan sonra Timur, halvete girdiği kapıya doğru bakar. Şaşırıp kalır. Kapı yok. Kendi kendine: “Allah Allah! Ben buraya nereden girdim? Kubbesinden inmediğime göre hamamın burada bir kapısı olması lazım.” der. Ayağa kalkar, kapının bulunduğu yere doğru yürür ve içeriye girdiği o boşluğu yoklar. Orada kapı falan yoktur. Orası, sadece bir duvardan ibarettir. Telaşlanır ve çaresizlik içerisinde kurnanın başına geri dönerek oturur. Oturur oturmaz bir de bakar ki biraz önce yokladığı duvardan bir kapı açılmıştır. Hemen yerinden fırlar, kapıya doğru gider. Kapı yine kaybolur. Bu böyle yedi sekiz sefer tekrar eder.

Timur, bir hata yaptığını ve bunun neticesinde de böyle bir hâl yaşadığını anlar. Yaptığı hatadan dolayı büyük bir pişmanlık duyar. Nihayet kapı bir kez daha açılır, o da can havliyle dışarı fırlar. Giyindikten sonra hamamcının yanına gider, belindeki altın kemeri çıkarıp ona verir: “Sen, bu kemeri al. Ben hatalı bir iş yaptım, masum bir cana kıydım. Katlettiğim kişi de muhterem bir insan olmalı ki başıma böyle bir iş geldi. Eğer hamamın kubbesinde çökme, duvarlarında yıkılma olursa  ya da başına bir hâl gelirse bu altın kemeri satarsın ve onunla bu hamamı tamir ettirsin.” der.  Hamam, bu olaydan sonra Kemer Hamamı adıyla anılır.

Kemer Hamamı’nın adına dair başka bir rivayette şöyledir: “Rahmetli dayım Müftüoğlu Hamdi Akgün Bey, Kemer Hamamı civarında otuz kırk sene önce betonarme üç katlı bir ev yaptırdı. Evin temel kazısı yapılırken oradan Roma döneminden kalan dikdörtgen biçiminde taşlar çıktı. Bu tarihî taşların üzerinde Rumlar’a ait yazılar vardı. Müze, bunlara el koydu ve kazıda çıkan her bir parçayı götürmek üzere karar aldı. Ancak müzenin ödeneği bu kalıntıları götürmeğe yetmedi. Bunlar, bu inşaatın sahibi tarafından müzenin bahçesine götürülecek ve bahçeye yerleştirecek, dendi. Dayım, taşları müzenin bahçesine gönderdi. Müzedeki yetkiler, onların bir kemer oluşturduğunu söylemekle birlikte bunları bulundukları yerde numaralandırıp bir düzene göre yerleştirmediler. Gelişigüzel olarak koydular. Bugün bu taşlar, hâlâ müzenin bahçesinde bir düzene göre yerleştirilmeyi bekliyor. Bazılarına göre Kemer Hamamı’nın adı bu kemerden gelmektedir. Hamamın bulunduğu mahalleye de hamamın adına istinaden Kemer Mahallesi denmiştir. Aslında mahallenin ismi eski kayıtlarda Maruf Mahallesi olarak geçer.”

Hazırlayan

Ayşe Nur SIR DÜNDAR

KAYNAKLAR

AÇA, Mehmet. (2009). Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Tür ve Şekil Bilgisi, İstanbul: Kriter Yayınları.

AYVERDİ, İlhan (2005). Misalli Büyük Türkçe Sözlük, C. II, İstanbul: Kubbealtı Yayınları.

DUMLU, Mehmet (2010). Batmayan Güneş Devam eden Gölgeler, haz. Ayşe Nur Sır, İstanbul: Seçil Ofset, III. Baskı.

Fîrûz-Âbâdî, (1304), Kâmûsü’l-Tuhît ve Okyanûsü’l-Basît (Kamus Tercümesi), I, çev.: Ahmed Asım Cenânî Ayntâbî, İstanbul: Matbaa-i Âmire.

GÜLER, Kadir (2016), “Emir Timur ve Cemâleddin Sultân’ın Kesik Başı”, Kütahya’nın Sırları,  Kütahya: Ekspres Matbaası, s. 34-37.

İZ, Fahir – KUT, Günay (1985). “Dîvân Nazım ve Nesri” Büyük Türk Klâsikleri, C. I, İstanbul: Ötüken- Söğüt Yayınları.

KARAMAN, Fikret – KARAGÖZ, İsmail – PAÇACI, İbrahim (2006). Dinî Kavramlar Sözlüğü, Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.

Muallim Naci (1995). Lûgat-ı Nâci, İstanbul: Çağrı Yayınları.

OCAK, Ahmet Yaşar (2010). Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Menakıpnameler, Metodolojik Bir Yaklaşım, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

PALA, İskender (1992). Divan Edebiyatı, İstanbul: Ağaç Yayınları.

Şemseddin Sami (2008). Kâmûs-ı Türkî, İstanbul: Sahaflar Kitap Sarayı.

[1] Cihanı süsleyen güneş yüzünü bir gün görürsem, gece gibi karanlık bahtım gündüz gibi aydınlanır.


Web Tasarım: Arena Ajans