RESSAM AHMET YAKUPOĞLU’NUN KALEMİNDEN OSMANLI HANEDANINDAN AYŞE SULTAN

İstanbul’un 500. fetih yılı. 29 Mayıs akşamı seçkin mahdut zevatın, Ayşe Sultanın etrafında onun şerefine yapılacak toplantı için günlerce evvelinden telefon konuşmaları başladı. Süheyl Bey ısrarla istemiyordu. Nihayet o gün tekrar telefon geldi, konuştular. Benim için izin ister yahut haber verir yollu söz açtı. Talebesi olduğumu, misafir bulunduğumu söyledi. Çünkü değişik bir toplantıydı. O gece İstanbul, tarihi günlerinden birini yaşıyordu. Akşamdan sonra üçümüz evden çıktık. Köprüden bir taksiyle, Harbiye’de bir apartmanın kapısını çaldık. (Hüsniye Hanımın apartmanı)

Bu arada ben, arka cebimden çıkardığım bir mendille ayakkabılarımızın tozunu aldım. Hocanın bundan duyduğu memnuniyeti anlatamam.

O gece için fetih derneğinin verdiği balo toplantısına davetli idim. Fakat bu müstesna günün hatırası, benim için hayatımın unutulmaz demleri meyanında yâd edilmesi mukaddermiş. Toplantıda isimlerini unutmadığım ve kendilerini şöyle böyle kimselerden İsmail Hami Danişmend ve hanımı Hüsniye hanım, Ali Fuat Başgil ve Atsız vardı. Daha tanımadığım bir iki bey ve hanım vardı. Ben emsal bir genç vardı ki onu daha sonraları düşünüp çıkaramadım; Yılmaz Öztuna mı ne idi? Çünkü beni İleri Türk Musikisi Konservatuarı’na çağırmıştı. Salonun bir kenarına Fatih Köşesi yapmışlardı, orada bir de piyano vardı. Benim oradaki vaziyetim, bir kenardan âlemi temaşa idi ve dinliyordum. Yemek yenildi. Bu, sohbetli ve uzunca sürdü. Konuşmalar ilmi ve tarihi musahebe idi. Osmanlı devrine temas edildiği oluyordu. Ayşe Sultan’ı ilk defa görüyordum. Profilinden nasıl da belliydi; Bellini Fatih’ine benzediği, dudak ve kaşların, gözlerdeki ifadenin. O porteyi hatırladığıma dikkat ediyorum. Ondan sonra daha birkaç kereler görüştük, bu kanaatim değişmedi. Sohbet arasında mevzu Sultan üçüncü Selim Han’a gelince, dört hane Yusuf Paşa’nın segâhını üfledim. Tesir kati oldu, hava değişti. Öyle zannediyorum ki bu türlü bir mecliste böyle bir musiki uzun zamandır kaybolmuş olmalıydı. Uzun konuşmalarda kendi kariyerinde ve yolunda mevzularda bahis açıyor, Süheyl Bey tasavvufi cevaplarla iştirak ediyordu.

Anadolu’dan yeni gitmiştim. İçinde bulunduğum meclis Türkiye’nin kalburüstü insanlarının bir toplantısıydı. Nasıl bir âleme göçtüğümü o anda ihata etmekten acizdim. Saat 24’de, hazurun ayağa kalktığı zaman hayretlerde kaldım. Ayşe Sultan piyanonun başına geçti ve o gün için bestelediği “Fatih Marşı”nı çalmaya başladı. Nasıl bir merasimdi. Koca koca adamlar saygıyla ayakta dinliyorlardı. Sanki İstiklal Marşı çalınıyordu.

Mevzunun ulviliği ve meclisin yüceliği; sonra sonra anlattığım yerlerde ancak idrakime yerleşmişti. O Sultanın o musikisi gönülleri teşhir etti. Alkışladılar. Hüsniye Hanım(ev sahibesi) hizmet ediyor. Şeyh Galip’ten beyitler okunuyordu. Atsız, bizleri hep Orta Asya’dan getiriyordu. İsmail Hami Bey, Ayşe Sultanı ceddi âli-sine benzetiyordu. Nihayet sıra gene bana geldi. Sultan, münhasıran benden parçalar istedi; “Ceddim üçüncü Selim’den bir şeyler dinlemek isterim” dedi. Şehnaz şarkıyı hatırlıyordum, onu gösterdim. Dede efendi zamanından başka şeyler takdim ettim.

Dağılmaya yakın bir sükûnet hâsıl oldu. O arada İsmail Hakkı Danişmend’in konuşmayı kapayan ve tamamen Süheyl Bey’in ailesinin, çocuklarının ve beni de dahil ederek saadeti için yaptığı duası ile gece sona erdi.

Süheyl Bey, hazurunu ertesi gün enstitüdeki sergiye davet etti.

Filvaki 30 Mayıs günü sergiye geldiler. Teşhir edilen eserler Fatih devrine ait hazırlanmış tezyinat, minyatür, yazı, tezhip bu arada benim de hazırladıklarımdan bir miktar resimdi.

Ayşe Sultan’a resimler hakkında izahat veriyordum. Domaniç’in resmini görünce durakladı. ”Bundan bir tane kopya rica edeyim benim ecdadımın ilk vatanı” dedi. Derhal ve sevinçle vaat ettim. Süheyl bey’in o gün misafirler için hazırlattığı, Fatih’in en çok sevdiği yemek olarak peynirli pide ile nardenk şerbeti ikram edildi. Şerbet, hayatımda görmediğim nefasette bir şeydi. Tarihi günlerin, kendine mahsus dört başı mamur güzellikleri oluyor.

Şimdi bu minval üzerine uzun bir zaman geçti. Ben Kütahya’da vazifeli idim. Araya zatülcenp girdi. Memuriyet İstanbul’a nakloldu. İntikal uzun sürdü. 953’ten 55 ve 56’lara kadar Sultanla karşılaşmadık.

Bir Salı Topkapı Sarayının Enderun dershanesinde nihayet karşılaştık. Yanında ezilip büzülerek oturduğumu, vaadimi unutmadığımı fakat bir türlü muvaffak olamadığımı söyledim, iyi hatırlıyorum. ”Ahmet Bey beis yok, hatırından çıkarmamışsın ya.” Sesin tonundaki sözlerin edasındaki letafet ve bunları söylerken yüzünün ifadesindeki asil manayı tarif edebilmem imkânsızdır. Hayatta benzerine rastlamadığım yaradılışta insanlardı. Kendilerini hatırdan çıkarmamın imkânı olmadığını, devrinin süvari zaptiyesi olup cennet mekân demeden Sultan Hamid’i ağzına almayan bir babanın evladı olduğumu, böyle küçük yaştan terbiye aldığımı söyleyerek sözlerime devam ettim. Bu konuşmam onu çok içlendirdi; metindi, üzerinden Sultanlık bir an eksik olmuyordu. Bunca zaman geçtiği halde ismimle hitap etmesine hala şaşarım. 52’de hanedanın, nisa tarafına af çıkmasıyla İstanbul’a gelmiş. Herhalde bu meyanda, Topkapı Sarayı’nda mı görüştüler bilmiyorum. Süheyl Bey evine davet etmiş. Dostlar da Feyhaman Bey’e haber vermiş, Feyhaman Hoca, Şerif Muhittin beylerle çok iyi görüşürmüş. Onlar bu daveti işitince pek arzu etmiş. Safiye Ayla ile kalkıp o da gelmiş. O gün enteresan bir gün olmuş. Şafiye Ayla şarkılar okumuş, Şerif Muhittin udunu icra etmiş. Ayşe Sultan’a da piyano çaldırmışlar. Aradan bir uzun müddet daha geçti. 58 sonlarında İstanbul’dan ayrılacağım sıralarda Domaniç resminin orijinalini takdimine sıra geldi. Kopyasını yapmaya münasip görmedim. Akrabasından Tevfika hanımla haber gönderdik. Bunlar Tıp Tarihi Enstitüsü’nün tezyinat talebeleri idi. Nadideyi aldım, Jülide’ye de haber verdik. Yanımıza teyp aldık, söyleşilen günde Serencebey yokuşundaki evlerine vardık. Bizim için hazırlanmıştı. Küçücük konak, saraydan kalma zati eşyalarla döşenmişti; bir müze hissini veriyordu. İmparatorluğun son hatıraları, gözlerimizin önünde olan eşyalar, bir medeniyetin incelmiş letafeti, kesbetmiş numuneleri halinde ebedi istirahatlerindeydi. Çay ve pasta ikram ettiler. Sultan Hamid Han’ın yaptığı çekmecelerden biri önümdeydi. Sultan onu bize göstermek için gözlerini çekip kapatıyordu. Biri kapanırken diğer göz kendiliğinden açılıyordu. O günün hatırasının bir kısmı teybe alınmıştır. Ayşe Sultan’a gene piyano çaldırdık. Annesi Müşfika Hanımefendiyi konuşturduk. Domaniç’in manzarası da merasimle baş sedire, yani Sultan’ın çalıştığı yerdeki bir duvara, başka bir resmin yerine kondu. İstanbul’da bulunuyordum. Tevfika Hanım Ayşe Sultan’dan bir hatıra olmak üzere onun resim paletini bana getirdi.

Bir de enstitüde tezyinat çalışmalarında kullanılması için onun adına yaptırılan bir cilt resim defteri Gülbün tarafından bana verildi. Bunu çeşitli minyatür örnekleri yapmakta kullandım.

Ne güzel hatıralar.

NOT: Bu yazının orijinali Kütahyalı öğrencisi Mehmet Erdoğmuş’tadır. Yazıda bahsedilen ses kaydı da halen Mehmet Erdoğmuş arşivinde bulunmaktadır. Bu yazı Mehmet Erdoğmuş tarafından Yeni Kütahya Gazetesi’ne verilmiştir.


Web Tasarım: Arena Ajans