KÜTAHYA’NIN RENKLİ SİMALARI MÜSEVVİD ABDULLAH EFENDİ

Müsevvid Abdullah Efendi, Kütahya’nın köklü ve tanınmış ailelerindendir. “Konağın Abdullah Efendi” diye de tanınır. Emsalleri gibi O da I. Cihan Harbine katılmış, adı tarihin altın yapraklarında yazılmış bir gazimizdir.

Yemen’e sevk edildiği zaman henüz birkaç aylık evlidir. Kütahya’dan ayrılalı aradan yedi sene geçer. Bu zaman zarfında kendisinden ne şehit düştüğüne ne de sağ olduğuna dair bir haber alınamaz. Ondan bir haber alamayan ailesi, sonunda onun şehit düştüğüne inanır. Buna inanmayan ve bir gün memleketine, evine barkına döneceğine inanan sadece eşi Zehra Hanım’dır.

Zehra Hanım bu umutla yedi yıl boyunca onun yolunu gözler. Her kapı vurulduğunda şehre cepheden bir gazi geri döndüğünde Abdullah Efendi’den bir haber alma ümidiyle yaşar. Ne var ki Abdullah Efendi’den hiç ses seda yoktur.

Gençliğini bekleyiş ve özlem dolu yıllara adayan Zehra Hanım, gelin geldiği konaktan ayrılmamış baba ocağına dönmemiştir. O, ne olursa olsun yedi yıl değil yirmi yedi yıl geçse yine de Abdullah’ı bekleyecek ve kapı çalındığında onu ilk karşılayan olacaktır.

Abdullah Efendi’nin babası ise oğlundan ümidi kesmiştir. Kabullenmesi zor olsa da oğlunun bir yerde şehit düştüğü ve orada cenazesinin kaldığını düşünür. Yıllar yılı bu düşüncelerinin verdiği kederle boğuşur. Gelinine baktıkça da kederi, üzüntüsü bir kat daha artar. Âdeta onun üzüntüsüne, gözü yaşlı bekleyişlerine içten içe gamlanır. Bu haleti-ruhiye içerisinde: “Zehra, kızım! Sen benim gelinim değil kızımsın, ancak yedi sene oldu. Abdullah’tan bir haber gelmedi. Seni kendi kızım gibi yeniden evlendireyim.” dedikçe Gelin Zehra : “Baba, ben bu eve fazla mı geliyorum?” diyerek sitemle cevap verir. Kimi zaman da bu sözün tesiriyle kayınpederine gücenir.

Yedinci senede bir gece konağın kapısı çalınır. Kayınpeder: “Kızım, kapı çalınıyor. Pencereden bakıver.” deyince Zehra Hanım usulca pencereyi açar ve kapıyı çalanın kim olduğuna bakar. Üstü başı pek perişan âdeta dilenci kılığında birinin kapının önünde dikildiğini görür. Kendisine seslenen kayınpederine: “Dilenci baba!” der.

Zehra Hanım, Abdullah Efendi’yi o kılık kıyafette görünce onu dilenci sanmıştır. Gelin Zehra’nın bu cevabı karşısında Abdullah Efendi’nin babası: “Zehra kızım, gecenin ikisinde kapıda dilencinin ne işi var? Kim olduğunu sor” deyince Zehra, başını bir kez daha pencereden çıkarır ve “kim o?” diye seslenir.

Abdullah Efendi: “Zehra, ben Abdullah!” der. Gelin Hanım, sevinçle onun geldiğini ev halkına müjdeler. Yedi senelik hasret sona erer.

Abdullah Efendi’yi sevinçle karşılarlar. Uzun bekleyişin ardından gelen vuslatın sonunda konakta bayram havası eser. Eşler dostlar çağrılır. Hamam yakılır, berber çağrılır. Tıraştan sonra Abdullah Efendi yunup yıkanır. Dostlarla derâgûş eder. Böylece ailesine ve dostlarına olan yedi senelik özlemini giderir. Abdullah Efendi’nin babası gün ağarmak üzere iken oğluna: “Şükür geldin ya daha çok sohbet ederiz. Git yat. Biraz dinlen!” deyince Abdullah Efendi’nin gözleri buğulanır. Derinden gelen bir âh sesiyle karışık iç çekişle: “Baba, memleketime, evime döner aileme kavuşursam yedi gece un ambarının tahta kapağının üstünde yatacağım diye ben Allah’a söz verdim.” der.

Bu hatırayı dinlediğimde “Abdullah Emmi, gerçekten yattın mı? diye merakla sordum. Abdullah Efendi: “Hafızım, ben Allah’a söz verdim ve verdiğim sözümü de tuttum. Yedi senelik esaretten sonra yedi gece un ambarının tahta kapağının üzerinde yatmışım çok mu?” diye hem cevap verdi hem de çocuklar gibi ağladı.

Biliyordum ki bu gözyaşları esaret yıllarının acılarının tazelenişi ve hasret dolu yılların mutlu bir şekilde nihayet bulunuşunun ifadesiydi.

Abdullah Efendi ile bir araya geldiğimizde savaş yıllarına ait hatıralarını dinlerdim. O hatıralarını anlattıkça sesinin tonundan, hal ve hareketlerinden, mimiklerinden o günleri tekrar tekrar yaşadığını görürdüm. Her hatırası ruhumda fırtınalar koparırdı. Yine bir hatırasını anlatırken gözleri sulanmış, hazin hazin gözyaşları yüzünden süzülmüştü. Beni de çok etkileyen bu unutulmaz hatırayı siz değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum:“Cephedeyiz. Cephanemiz ha tükendi ha tükenecek! Sabırsızlıkla silah ve cephane bekliyoruz. O sırada arkadaşlar arasında bir sevinç rüzgârı esti ve cephane sandıkları geldi müjdesi verildi. Heyecanla hepimiz sandıkların etrafında toplandık. Bir yandan seviniyor bir yandan da cepheye bu cephaneyi ulaştırdığı için Allah’a şükrediyorduk. Nihayet sandıkları açtık. Açmasına açtık, ama bütün sevincimiz yarım kaldı. Sandıklardan cephane, silah yerine sabun kalıpları çıktı. Bütün erat, büyük bir üzüntü ve şaşkınlık içinde birbirimizin yüzüne baka kaldık. Bunun nasıl olduğunu bir türlü anlam veremiyorduk. Sadece şunu anladık ve gördük ki birbirimizi teskin etmekten başka bir çaremiz yoktu.

Silah ve cephaneye ihtiyacımız olduğu o sefer günlerinde çaresizlikle İngiliz’in darbesiyle yenilmiştik. İngiliz’den yana olan ve Osmanlı’ya ihanet eden Arapların sandıklara el koyup açtıklarını ve cephaneleri aldıktan sonra yerine sabun koyduklarını öğrendiğimizde üzüntümüz ve kederimiz bir kat daha arttı. “Üzülmeyin Allah bizimle beraberdir!” diyerek birbirimizle paylaştığımız o talihsiz günlerin silinmez acılarını düşündükçe o sıkıntı ve ıstırap dolu günleri  hâlâ yaşıyorum. O manzara, hafızalarımızdan silinmemiştir. Bugün gibi tazedir.”

O günleri yaşayan nice Abdullah Efendiler’den biri de Osman Çavuş’tu. Ancak Osman Çavuş’un yüzü, Abdullah Efendi gibi gülmemişti. O, tarihin sayfalarında meçhule doğru bir daha geri dönmemek üzere yola çıkmıştı.

Osman Çavuş, Sultanbağı Mahallesi’ndendir. Abdullah Efendi’nin de pek sevdiği arkadaşı ve sırdaşıdır. Ancak her ikisi de cepheye sevk edildikten sonra bir daha birbirlerine kavuşamamışlar. Hatıralarını ağız tadıyla bir fincan kahve içerek yâd edememişlerdir.

Osman Çavuş, altı yedi yıl sonra memleketine döner. Evin kapısına vurduğunda kapıyı ona açan hanımı olmuştur. Hanımı ise onun gelişine sevinememiştir bile. Gözyaşlarını, üzüntüsünü gizlemeye lüzum görmeden: “Osman Osman sen şehit olmadın mı, sen ölmedin mi? Senin için şehit oldu dediler. Uzun bir bekleyişten sonra ikinci bir evlilik yaptırdılar ve iç güveyisi aldılar. Kocam yukarıda uyuyor. Yarabbi, bu başımıza gelen nedir?” deyip kadın dövündüğünde O ve Osman Çavuş moral bozukluğu içerisinde bir müddet birbirlerinin yüzüne baktılar. Bu, bir veda bakışıydı. Bir ayağını kapının eşiğine basan Osman Çavuş, bu durum karşısında içten içe yanar, yıkılır. Ama ne çare! Bu sefer umutla oğullarını sorar. Cepheye giderken öpüp kokladığı, doyasıya bağrına bastığı oğullarını… Hanımı, Osman Çavuş’a:  “Ahmet veremden öldü. Mehmet de başını alıp Eskişehir’ e gitti. Bir daha haber alamadım.” cevabını verince büyük acıyı bir kez daha yaşar. Yutkunur, söyleyecek bir kelime bulamaz ve ayağını eşikten çekip: “Hakkım helal olsun.” der ve derin bir nefes alıp tek bir kelime ile halini arz eder: “Kader bu kader! Allah’a ısmarladık,” deyip oradan ayrılır. O günden sonra Osman Çavuş’u kimse görmez. Nereye gittiği de bilinmez.

İşte Yemen, işte seferberlik bu! Bitti mi? Ya Galiçya ya Çanakkale ya Kafkaslar ya Suriye cephesi!.. Anadolu’nun pek çok yerlerince nice Osman Çavuşlar nice Abdullah Efendiler bu acıyı tattılar, bu manzarayı yaşadılar. Her birinin hayat hikâyesi ıstıraplarla dolu. Nice yıkılan evler, nice sönen ocaklar, bacası tütmeyen evler, dul kalan kadınlar, babasız kalan çocuklar, bağrı yanık analar. Gazilerimizin hayat hikâyeleri nasıl anlatılır, nasıl ifade edilir? Üzerinde yaşadığımız bu güzel vatan, bu mübarek topraklar şüheda ile dopdolu.

Sözlerimi burada noktalarken onların ruhlarını Âkif’in sözlerini hatırlayarak şad etmek isterim:

Ya Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?

Mahşerde mi bî- çarelerin, yoksa felâhı!

Nûr istiyoruz… Sen bize yangın veriyorsun:

“Yandık!” diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorsun?

Esmezse bir ezeli nefha, yakında Ya Rab

O cehennemle bu tufan arasında,

Toprak kesilip, taş kesilip, âlem-i İslâm;

Fışkıracak yerlerin altındaki esnâm!

Bizâr edecek, korkuyorum, cedd- ü Hüseyn-i,

En sonra salib ormanını görmek Harameyni

 Ey Uzak Şark, ey ebedi meskenet!

Sen de şöyle kımıldanmaya hele bir niyet et

Korkuyorum Garb’ın elinden yarın

Kalmayacak çekmediğin melanet

Bugün bu topraklarda hür yaşıyor, hürriyetin verdiği huzurla rahat bir nefes alıyorsak cepheden cepheye koşan Mehmetçikler, Ali Çavuşlar, Osman Çavuşlar, Abdullah Efendiler, Lütfi Efendiler sayesindedir. Onlar, hayatlarını bu kutsal vatan topraklarına, bu yüce millete adadılar. Saygıyla, hürmetle, sevgiyle anılmaya çoktan hak ettiler.

Yüce Türk milletinin aziz şehitleri, cengâver yiğitleri ruhlarınız şad, makamlarınız cennet olsun.


Web Tasarım: Arena Ajans