DÜN DÜNDE KALDI EY KÜTAHYALILAR

Büyük gönül insanı, insân-ı kâmil Hazreti Mevlana ne de güzel söylemiş. “Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım.” Bu hikmetli sözden binlerce mânâ çıkartmak mümkündür. Ansiklopedi dolusu yorumlar yapılabilir. Tabi, bu yorumu işin ehli yapmalıdır. Her önüne gelen bu sözleri yorumlamamalıdır. Ehline müracaat etmek lazım. Böylesine büyük mürşid-i kâmillerin nutk-u şeriflerini sıradan insanların yorumlamaya kalkmasından büyük edepsizlik olabilir mi?

Kütahya’nın kaybettiği hususlardan birisi de bu olmalı. Dün olanı bugün ve yarın irdelemekte üzerimize yok. Dün olan iyi bir şeyi konuşup rehavete kapılırken, kötü bir şeyle de hep moralimizi bozuyoruz. “Sen ruh ve kemikten ibaretsin. Geriye kalan et ve kemik. Gül düşünür, gülistan, diken düşünür, dikenlik olursun” sözünü de Hazreti Mevlana söylemiştir. İnsanın pozitif düşünmesi çok önemlidir. İyi şeyleri görmenin, iyi şeyleri düşünmenin ve onların peşinde koşmanın, insana yakışan büyük bir erdem olduğunu nasıl da güzel bir şekilde anlatmış gönüller sultanı Celalettin Rûmi hazretleri.

Âlemlerin Sultanı Hazreti Muhammet bir gün sahabesinden bir kaçı ile birlikte yürürken, yol kenarında bir köpek leşine rastlar. İçlerinden bazıları “ne kadar iğrenç görünüyor. Şu pis kokusunu duymayan yoktur içimizde öyle değil mi” sözlerini fısıldanır. Bu sözleri duyan peygamber ise onları en kibar ve zarif üslubu ile üzeri kapalı bir şekilde uyararak “Ne de güzel dişleri var” der. Biz böylesine büyük bir peygamberin bize öğrettikleriyle edeplenmeliyiz.

Olaylara ve kişilere pozitif bakarak birçok şey kazanacağımız gibi, ruhumuzun da tatmin olduğunu görecek, sevgi ile mutlu yarınlara ulaşmanın daha kolay olduğunu bileceğiz. “Aman sen de… Yıllardır Kütahya’ya bir hizmet gelmemiş. Bundan sonra da böyle gider. Sen bildiğin gibi yap” demenin olsa olsa bize zararı ziyanı olur. Hiçbir fayda getirmez. Gözünü dört açan, çalışkan, hoş görülü, müspet düşünen insanların yaşadığı bir şehir olmamız gerekmez mi? Böyle düşünen insanların bulunduğu yerde, kavga, dedikodu, iftira ve buna benzer diğer çirkinlikler olmaz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de bir hoşgörü timsali anekdotunu aktarmadan edemeyeceğim. Atatürk İzmir’in kurtuluşunda halkın coşkun gösterileri arasında kalacağı evin önüne gelince, kapının önüne serilmiş bayrağı görünce durdu: Bu, ipekten kocaman bir Yunan bayrağı idi. Üzerine basılarak geçilecek bir yol halısı gibi serilmişti: Kapıdaki kalabalık halk yalvarıyordu:
– Buyurunuz, geçiniz. Bizim öcümüzü alınız! Yunan Kralı, bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak girmişti. Siz lütfedin. Bu karşılıkla o lekeyi silin! Burası sizin şehrinizdir. Bu ev sizin evinizdir. Bu hak sizindir.
Atatürk, o yerde serili bayrağın önünde, bulunduğu noktada kaldı. Çevresindekilere tatlılıkla baktı.
-O, geçmişse hata etmiş. Bir ulusun bağımsızlık simgesi olan bayrak çiğnenmez. Ben onun yanlışını tekrar edemem.

Bayrağı yerden kaldırttı, bembeyaz mermerlere basarak içeri girdi.

Olumlu düşünme ve hoşgörü bizim 4000 yıllık kültürümüz ve yaşam biçimimizdir. Artık olumlu düşünme zamanı… Olumsuz düşünüp düşmana fırsat vermeyelim… Biz Türküz ve Türk olmanın gereği olan hoşgörümüzü uygulamaya koymalıyız.

Bu yazı daha önce de aynı köşeden, buna benzer şekilde yayınlanmıştı. Bugünlerde tekrar etmekte fayda gördüm. “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” demiş Atalarımız. El tekrârû vel ahsen, velevkâne yüzseksen. (Tekrar etmek güzeldir, 180 defa olsa dahi.) Biz de tekrarın faydalı olacağına karar verdik.

Sevgiyle kalın…

Bir milletin ahlak değeri, o milletin yükselmesini sağlar. MUSTAFA KEMAL ATATÜRK


Web Tasarım: Arena Ajans