Connect with us

MEHMET YAYLIOĞLU

BİZ TAHARETİ KONUŞURKEN ADAMLAR KARA DELİĞİ GÖRÜNTÜLEDİ

“Bir cismin kütlesinin yarıçapına oranı yeterince büyük olduğu zaman genel görelilik bir kara deliğin (hiçbir şeyin, ışığın bile kaçamadığı düşünülen) oluşumunu ileri sürer.”

Albert Einstein‘ın genel görelilik kuramında bahsettiği kara deliğin olay ufkundan görüntüsü ilk kez alındı. Bence bu durum, kuramın resmi mazbatası özelliğini taşır. Evet Albert, demiştin ve biz sana inanmamıştık.

Dünya bilim insanları, her geçen gün yeni bir keşif yaparak ortaya bir delil sunuyor. Bu deliller sayesinde insanlık bir şeyler başarıp, bazı sorunlardan kurtuluyor. Peki, bizdeki durum nasıl?

Ülkemizde yeterli kaynaklar ve iş gücü bulunmasına rağmen neden bilim alanında gelişme kaydedemiyoruz? Neden yeterlilik anlamında birçok ülkeden çok daha gerideyiz? Ne zaman kendi dengimizde olan ülkelerle bilim alanında yarışa girebileceğiz? Ne zaman ülkemizde doğmuş fakat beyin göçü ile başka ülkelere giden potansiyelli insanların elde ettikleri başarılara tam manasıyla sevinebileceğiz?

SORULARA BENİM VEREBİLECEĞİM BAZI CEVAPLAR ŞUNLAR

Zihinler küçük yaşta köreltiliyor ve tek tipleştiriliyor. Çocukların ve bireylerin sorgulaması genellikle istenmiyor. Sorgulamaya çalışan çocuklar da “Onun doğrusu öyle” deyip geçiştiriliyor. Bu da sorgulayan zihinlerin zamanla körelmesine neden oluyor.

Soru soran, araştırma yapan çocuklar hoş karşılanmıyor. Meraklı ve soru soran bireylere çıkıntı gözüyle bakılıyor. Toplum tarafından çok da alışık olunmayan bu anlayışa sahip çocuklar genellikle dışlanıyor.

Çocuklar derslerden kalan zamanlarını TV izleyerek ya da tablet/telefon oynayarak geçiriyor. Her evde bir televizyon var ve çocuklar zamanlarının büyük çoğunluğunu bu televizyonun başında geçiriyor. Sonuç olarak yetişen çocuklar da aptal kutusunun verdiğini alan, derinlik anlamında çok da gelişmemiş oluyor.

Anne ve babalar, davranışlarıyla iyi bir örnek olabilecek seviyede değiller. Bilimsel anlamda gelişme sağlayamamamızın bir diğer nedeni de evlerde kitap okuyan ebeveyn sayısının yok denecek kadar az olması. Bu nedenle o evlerde büyüyen çocuklar da doğal olarak bu güzel alışkanlıktan mahrum bir şekilde yetişiyor.

Teknolojiyi sadece eğlence amaçlı olarak kullanmaktan öteye geçemiyoruz. Eskiden sokağa çıkıp çevresini gözlemleyen ve öğrenen çocuklar artık bundan da mahrum kalmış vaziyette. Teknolojinin gelişmesiyle çocuklar ellerindeki telefonda ya da tablette ne izlemesi isteniyorsa, o izletilerek büyüyor. Bu da doğal olarak gözlem ve muhakeme yeteneği yoksun bir neslin yetişmesine sebep oluyor.

Okullarda deneysel eğitim neredeyse yok denecek kadar az. İlkokuldan itibaren deneye ve uygulamaya yönelik eğitim alması gereken çocuklar, maalesef bu alana yönelik çalışmalardan da mahrum kalıyor. Sürekli teoriye ve ezberci ilkelere dayalı çocuklar yetiştiriliyor.

Sınıflardaki kalabalık mevcutlar nedeniyle sağlıklı bir eğitim vermek neredeyse imkansız. Sınıfları kalabalık olduğundan eğitmenler, çocuğa eğitim vermekle değil çocuğu susturmaya çalışmakla ve gürültüyü engellemekle uğraşıyor.

İşinin ehli olan insanlar kurumların başına atanmıyor. Her ne kadar aksi iddia edilse de bu ülkede insanlar torpille bir yere geliyor. Bilim kurumlarının başına bile alakasız insanlar getirilebiliyor. Hal böyle olunca o kurumun artık yeni bilim insanları yetiştirmesi neredeyse hayal oluyor.

Ortaya bir proje ile çıkan öğrencilere sahip çıkılmıyor. Gelecek anlamında gerçekten ışık olan öğrenciler de destek bulamadıkları için yurt dışına çıkıp orada eğitimlerine devam ediyorlar. Böylece geleceklerini garanti altına almış oluyorlar.

Ülkemizde son dönemlerde nitelikli insan yerine çoğulculuğa önem veren bir politikanın gelişmesi de bir başka sorun olarak göze çarpıyor. Çoğulcu yaklaşım sonucunda da nitelikli ve bilimde çığır açabilecek potansiyelde olan insanlar geri planda kalıyor.

Ülkemiz ile bilim arasındaki bu uçurumun bir başka nedeni de bilime ayrılan bütçenin az olması. Bazı kurumlara oldukça fazla ödenekler ayrılırken söz konusu bilim olunca pek de önemsenmediği görülüyor. Uzay projeleri, üniversite ödenekleri gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında devede kulak kalıyor.

Toplum olarak yaşadığımız duygusal çalkantılar maalesef bilim alanında kendine yer ediniyor ve yapılan çalışmaların profesyonellikten tamamen uzaklaşmasına neden oluyor. Hırsları ile ya da çevresine duyduğu öfke, kıskançlık vs. ile hareket eden bilim insanlarının ülkemizde hatırı sayılır bir rakamda olması da bilimle aramızın açılmasına neden olan bir başka unsur.

Son olarak; kendine DİN ADAMI denilen bir soytarı güruhu, din üzerinden insanları saçma sapan yalanlara inandırıp, bilime karşı çıkmalarını istiyorlar. Sorgulama kültürü yerine kökten bağlılık BAĞNAZLIĞINA inandırıyorlar. Bilim, sanat gibi insanların gelişimi için kritik önemde olan alanlar; toplumun ve yöneticilerin bir bölümü için dini inancın ve para kazanma telaşının yanında gereksiz görülüyor.

Eloğlu kara deliğin fotoğrafını çekip dünyaya servis ederken, biz hala nasıl taharet alınacağını tartışıyoruz. Her Ramazan ayında “oruç nasıl bozulur” muhabbetleri ile oyalanıyoruz. Tabi ülkemiz geri kalır, bu vaziyette uzaya mı gidecek? Çok geride kaldık çok…

Sevgiyle kalın…

Bizimdi bir zamanlar şu Garb’taki ilimler,

Biz öğrettik Garblılar’a kıymetini bildiler.

Bir zamanlar zevke düşüp ilmimizi kaybettik,

Tekrar geri getirmeye yıllar var ki ahd ettik.

 

İşte yolcu! Bu emelle Avrupa’ya gitmiştim,

Çalınanı getirmeye ahd ü peymân etmiştim.

Ne yazık ki felek kırdı kanadımı kolumu,

Yolcu! Durma. Yürü bitir yarım kalan yolumu.

MEHMET ORUÇ

NOT: Bu şiiri Mehmet Dumlu hocamdan def’aten dinlemiştim. Kendisinden naklen size aktarıyorum.

DEVAMINI OKU

Facebook

Öne çıkanlar