Connect with us

YAZILAR

MEVLEVÎ ÂYİNLERİ VE SEMÂDAKİ RİTUELLERİN ANLAMI (SEMÂDAKİ SIRLAR)

Kütahyalı Akademisyen, Doktor Öğretim Görevlisi (Yrd.Doç.Dr.) MEHMET NURİ UYGUN’un kaleminden…

Mevlevî Âyinleri Musikî tarihimizde form olarak Kutb-u Nâyî Osman Dede’nin Miraciye’sinden sonra en uzun süreli ve en sanatlı eserlerdir. Âyin Mevlevî tarikatının toplu zikri olan semâ esnasında okunmak için bestelenmiş dinî mûsiki eserleri ve formu­na verilen addır.

Mevlevîlerde âyîn-i şerif ola­rak geçen bu tabir aynı zamanda Mev­levî âyini icrası için de kullanılmaktadır. Ancak semâ veya mukabele de denilen Mevlevî âyini sadece âyîn-i şerif okun­masından ibaret değildir. Bir Mevlevî âyininin klasik âdâb ve erkânıyla icrası aşağıda gösterilen safhaları içine almak­tadır: l. Semahanede cemaatle kılınan vakit namazı, 2. Namazdan sonra şeyh efendi veya mesnevihan tarafından oku­tulan Mesnevi dersi, 3. Şeyh efendi ta­rafından yapılan post duası, 4. Sözleri Mevlânâ’ya ait olan Itrînin rast makamında bestelediği “Na’t-ı Mevlânâ”nın, yani Hazreti Peygamber’e övgü şiirinin na’than tarafından okunması, 5. Okunacak âyîn-i şerifin makamında neyle yapılan baş tak­sim, 6. Aynı makamda bir peşrev, 7. İkinci ney taksimi, 8.Âyîn-i şerifin okunması, 9. Son peşrev ve son yü­rük semai, 10. Genellikle neyle yapılan son taksim, 11. Âyinhanlardan biri tarafın­dan okunan aşr-ı şerif, 12. Duacı dedenin duası ve en sonunda şeyh efen­dinin okuduğu Fatiha ve gülbanklar.

Bundan sonra eğer niyaz muka­belesi yapılacaksa son peş­rev çalınmaz, onun yerine neyzenbaşının taksimi ile se­gâh makamına geçilip sözleri ve bestesi Sultan Veled’e ait olduğu rivayet edilen niyaz ilâhisi oku­nur; son yürük semai ve taksim ile mu­kabele biter. Son zamanlarda yapılan temsilî semâ gösterilerinde ise yukarı­daki sıra 4. maddeden itibaren uygu­lanmaktadır.

Bir dinî mûsiki terimi olarak âyin, söz ve saz mûsikisinin birlikte ve nöbetle­şe yer aldığı, üslûp bakımından tekke mûsikisinin yüksek değerde ve seçkin eserlerine denilmektedir. Her bi­rine “selâm” adı verilen dört kısımdan meydana gelen âyinlerin güfteleri Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevi1, Dîvân-ı Kebîr ve Rubâiyyât adlı eserlerinden, oğlu Sultan Veled’in şiirlerinden ve bazı Mevlevî şairlerinin manzum parçaların­dan seçilmiştir. Güftelerde mısra son­ları şiirin veznine uygun “hey hünkâr-ı men, sultân-ı men, ra’nâ-yı men, zîbâ-yı men, makbûl-i men, matlüb-i men” gi­bi terennüm denilen kelimelerle süsle­nerek zenginleştirilir. Selâm ara­larındaki saz terennümleri âyinhanların biraz dinlenmelerine yardımcı olur. Âyîn-i şeriflerde peşrevler devr-i kebîr; birinci selâm devr-i revân, ağır düyek, düyek; ikinci ve dördüncü selâm ağır evfer usulleriyle bestelenmiştir. Âyinin en uzun bölümü olan üçüncü selâmda ise eseri monotonluktan kurtarmak dü­şüncesiyle değişik usuller kullanılmıştır. Bu selâmın ilk dörtlüğünde devr-i ke­bîr, nadiren firenkçin, saz terennümle­rinde ise aksak semai usulleri kullanıl­mıştır. Bunun ardından hemen bütün âyinlerde tekrarlanan Türkçe “Ey ki he-zâr âferîn, bu nice sultân olur” mısraı ile başlayan Ahmed Eflâkî’nin Sultan Veled hakkındaki kıtasından sonra Fars­ça olarak devam eden diğer dörtlükler­de gittikçe hızlanan yürük semai usulü yer almaktadır. Son peşrev düyek veya sofyan, son yürük semai ise oldukça hız­lı yürük semai usulüyle bestelenmiştir.

Bazılarının sadece dört selâmı bir bestekâra, iki peşrevi ve son yürük semâisi başka bestekârlara, bazılarının ise tamamı aynı bestekâra ait olan âyîn-i şerifler, bestecilik tekniği açısından üç grupta toplanabilir, a) Baştan sona aynı makamda bestelenmiş olanlar (Abdür-rahim Künhî Dede’nİn hicaz âyini gibi); b) Değişik makamlarda dolaşıp başladığı makamda bitenler (İsmail Dede’nin fe­rahfeza âyini gibi); c) Başladığından de­ğişik bir âyinin bölümleriyle sona erenler (İsmail Dede’nin sabâ-bûselik âyini gibi).

Âyîn-i şerifi icra etmekle vazifeli top­luluğa mutrip adı verilir. Bu heyette âyin okuyanlara âyinhan denilir ve bunları ku-dümzenbaşı yönetir. Neyzenbaşının ida­resindeki saz heyetinde ise öncelikle ney, kudüm, rebap ve halîle gibi sazlar yer alır. Ancak günümüzde mutrip heyeti­ne hemen bütün yaylı ve mızraplı sazlar katılmaktadır.

Bestesi kaybolmuş olanların dışında notaları zamanımıza kadar ulaşabilmiş âyinlerin en eskileri, “âyîn-i kadîm” ve­ya “beste-i kadîm” adıyla anılan ve XV. veya XVI. yüzyıla ait bestekârları bilin­meyen dügâh, hüseynî ve pençgâh ma-kamlarındaki üç âyindir. Bunları, beste­kârı bilinen ilk eser olan Edirneli Kûçek Derviş Mustafa Dede’nin (ö. 1684) bayatî âyini takip eder. Daha sonraları ise XVIII. yüzyılda bestelenmiş on iki, XIX. yüzyılda bestelenmiş kırk üç ve XX. yüz­yılda bestelenmiş altmış yedi âyin ile el­de notası bulunan eserlerin sayısı 126’ya ulaşmıştır. Bu bakımdan S. N. Ergun’un Antoloji’de (s. 724-725] verdiği altmış altı âyinlik listeye XIX. yüzyılda Hacı Fa­ik Bey’in yegâh, XX. yüzyılda Refik Fersan’ın rast ve selmek, H. Sadeddin Arel’in kırk yedi makamdan elli bir âyini, Ke­mal Batanay’ın nikriz, Sadettin Heper’in hisar-buselik, Necdet Tanlak’ın neveser, Erol Sayan’ın eviç, Cinuçen Tanrıkorur’un bayatîaraban, Zeki Atkoşar’ın acem-kürdî makamlarındaki âyinlerini de ilâve etmek gerekir. Bunların dışında başka âyinlerin de bestelenmiş olması müm­kündür.

Yapılan iki ayrı nota neşriyatıyla bu âyinlerden bir kısmı yayımlanmıştır. An­cak bu neşirlerde aynı âyinler arasında­ki melodi farklılıkları dikkat çekmekte­dir. Bunlardan İlki Rauf Yekta, Suphi Ez­gi, Ahmet Irsoy, Ali Rifat Çağatay ve Me­sut Cemil’den meydana gelen bir tasnif heyeti tarafından tesbit edilen kırk bir eserdir (İstanbul 1934-1939). İkincisi ise Sadettin Heper’in tesbit ettiği kırk beş âyindir (Konya 1979).[1]

Semâ’da ve semâ merâsiminin çeşitli bölümlerinde görünen uygulamalar bazı özel manaları içermektedir. Bunların bazı sırları görüntülediği kaynak eserlerde anılmış ve bu konuya dikkat çekilmek istenmiştir. Bu sırların ilk açıklayıcısı bizzat Mevlânâ Hazretleridir. O’nun anlatımı ile semâ’nın sırları şöyle dile getirilmiştir:

 

  1. Semâ’nın ne olduğunu biliyor musun? Semâ’, Allah’ın “Ben sizin rabbiniz değilmiyim”? deyişini duyup, Rabbine kavuşmaktır.
  2. Semâ’nın ne olduğunu biliyor musun? Semâ’, Dost’un hallerini görmek, lâhut perdelerinden Hakk’ın sırrını bulmaktır.
  3. Semâ’nın ne olduğunu biliyor musun? Semâ’, Kendindeki varlıktan geçmek, mutlak yoklukta sonu olmayan, devamlı varlık tadını tatmaktır.
  4. Semâ’nın ne olduğunu biliyor musun? Semâ’, Dost’un aşk çırpıntıları önünde başını top yapıp, başsız ayaksız Dost’a koşmaktır.
  5. Semâ’nın ne olduğunu biliyor musun? Semâ’, nefis ile harp etmek, yarı kesilmiş kuş gibi toprak ve kan içinde çırpınmaktır.
  6. Semâ’nın ne olduğunu biliyor musun? Semâ’, Hazret-i Ya’kûb’un derdini ve devasını bilmek Yûsuf’a kavuşma kokusunu O’nun gömleğinden koklamaktır.
  7. Semâ’nın ne olduğunu biliyor musun? Semâ’, Mûsâ Peygamberin asâsı gibi her solukta Firavunun sihirlerini yutup yok etmektir.
  8. Semâ’nın ne olduğunu biliyor musun? Semâ’, “Benim Allah ile öyle bir vaktim var ki, o vakitte ne Allah’a yakın bir melek, ne de bir Peygamber araya giremez.” Hadis-i şerifinde buyurulan sırdır.
  9. Semâ’nın ne olduğunu biliyor musun? Semâ’, Şems-i Tebrîzî gibi gönül gözlerini açmak ve kudsî sırları görmektir. [2]

 

Mevlânâ’dan sonra bugünkü şekli ile törenleşen semâ’ hakkında ise çeşitli dönemlerde yazılmış olan eserlerde birbirine yakın ifadelerle yorumlar yapılmıştır. Bunlar; Kütahyalı Ergun Çelebi’nin “İşâretu’l Beşâre”, Dîvâne Mehmet Çelebi’nin “Risâle”, İsmail Rüsûhî’nin “Minhâcu’l–Fukarâ”, Köseç Ahmet Dede’nin Arapça yazılmış “Risâle” ve Şeyh Gâlib Dede’nin bu risâleye yaptığı şerhi, Nablusî’nin “Sâdâtu’l Mevleviyye” gibi eserlerdir. Bu eserlerdeki sırlı anlatım toplu olarak ifade edilirse şunlar yazılabilir.

Semâ’, kulun hakikate yönelerek ve aşkla yücelip nefsini terk ederek Hakk’ta yok oluşu ve olgunlaşmış olarak tekrar geri dönüşünün anlatımıdır. Aslında kâinatta en ufak zerreden en büyük gezegenlere kadar her şey dönmektedir. İnsanın da büyük âlem olması dolayısı ile, hücrelerinin her biri içindeki dairevî hareket, vücudundaki kanın devretmesi, topraktan gelip tekrar toprağa dönmesi, dünyada bulunuşu sebebi ile dünya ile birlikte dönüşü, kendi kontrolünde olmayan bir dönüş halidir. Semâ’, bu halin şuurla kavranmasıdır.

Hac gibi bazı ibadetlerde ve zikirlerini devran ederek yapan tasavvuf cemaatlerinde bu gibi dönüşler de söz konusudur.

Sema edilen alana “Semâhâne” denir. Sema yapılan bu alanı post ile giriş kapısı boyunca ortasından ikiye ayıran, gözle görülmeyip varsayılan çizgiye “hatt-ı istivâ” adı verilir. Bu çizginin ortadan ikiye ayırdığı dairenin bir tarafı çıkış yayı, diğer tarafı ise iniş yayıdır.  Ayin sırasında bu çizgiye sadece şeyh basabilir semazenler selam vererek bu muhayyel çizgiden atlayarak geçebilirler. Devr-i Veledî sırasında Şeyh ve Semazenbaşı da bu muhayyel çizgiye basmadan selam vererek geçerler. Semazenlerin ve ayine katılanların üzerlerine giydikleri hırkaları nefislerinin kabridir. Başlarındaki sikkeleri de nefislerinin mezar taşıdır. Ayinin başında eğer daha önce bir aşr-ı şerif okunmamışsa, konusu zikri öven ayetlerden oluşan birkaç ayet okunur. Daha sonra naathan tarafından Itrî’nin bestelediği rast makamındaki “Naa’t-ı Mevlana”yı okur. Bu eser Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî tarafından yazılmış olup Hazret-i Peygamber’i öven bir eserdir. Naa’tın okunuşu,  “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” ayetinin, elest bezminde Allah tarafından tüm ruhlara soruluşunun ifadesidir.

Baş taksim öncesinde kudümzen başının kudüme yaptığı üç vuruş “kün” yani, Allah’ın “ol” emrinin ifadesidir. Oturdukları yerde ölü gibi hareketsiz duran semazenler ney’in üflenişini, yani baş taksimi büyük bir huşû içinde dinlerler. Baş taksimin bitişi ile birlikte sazlar tarafından peşrev çalınmaya başlanır. Semazenler bu sırada, içlerinden “Allah” diyerek ellerini yere kuvvetlice vurup ayağa kalkarlar. Bu da, İsrafil’in “sûr” denilen boruya üflemesi ile kıyamet gününde bütün ölülerin dirileceğinin ney sesi ile hatırlatılmasıdır. Ellerin yere vurulmasının anlamı “Darb-ı Celâl” yani Allah adına vuruşla O’nun azametini ifade etmektir.    Peşrevin çalınması sırasında “Devr-i Veledî” denilen selamlaşma ve semahaneyi yürüyerek devretme bölümüne başlanır. Bu bölümdeki üç selamlamanın anlamı ilme’l yakîn (ilimle biliş), ayne’l yakîn (görmekle biliş), Hakkâ’l yakîn (olmakla biliş) denilen hakikatin kavranması safhalarını yaşamaktır. Aynı zamanda semâ’ya “mukabele” isminin verilmesi de,   bu bölümde semâya katılan dervişlerin karşı karşıya gelip birbirlerini selamlaması dolayısı iledir. Bu bölümün sonunda şeyh posta gelince peşrev birkaç kudüm darbesi ile bitirilir ve kısa süren ikinci seferki ney taksimi yapılır. Bu da İsrafil’in “ sûr”a ikinci defa üflemesinin canlandırılışıdır. Böylece semânın diğer bölümü olan ayinin okunuşu ve semazenlerin kendi etrafında ve semahânenin içinde sağdan sola doğru hareketle dönüşleri olan dört selam bölümü başlar.

Semâzenler sıtlarındaki hırkalarını çıkarıp arkalarına bırakırlar. Siyah renkteki bu hırka cismâniyeti temsil etmekte olup, rûhâniyeti ve nûraniyeti temsil eden beyaz tennureleri ile kalıp böylece semâ ederler. Fakat bu noktada kalış olmadığı için semânın sonunda tekrer cismâniyet hırkasını alır ve geriye gelirler. Semâzenler semâya girerken kollarını çapraz olarak tutup omuzlarından avuçları ile kavrarlar. Bu halleri ile bir rakamını andırıp Hakk’ın birliğine işaret ederler. Aynı zamanda bu halleri ile lâm elif harfini andırır. Yani başını ayak yapmış vaziyette Kelime-i tevhîdin başındaki lâm elifi vücudu ile temsil eder. Semâ’a başlayınca kollarını açması ve sağ elini yukarıya, sol elini de aşağıya doğru çevirmesi “Hakk’tan aldığımızı halka ulaştırırız kendimize bir şey mâletmeyiz” anlamı taşır. Bu bölümlerin ilki olan I. Selâmda semâzen, âlemleri seyrederek bilgi ile hakikati kavrayarak, şüphelerden kurtulup Rabb’inin varlığını ve kendi kulluğunu idrak eder. II. Selâmda, yaradılıştaki nizamı görerek hayranlıkla tüm varlığı Hakk’ın birliği içinde eritir. III. Selâmda, hayranlık duygusu aşka dönüşerek aklın aşka kurban oluşu ile tam teslimiyete ulaşır.                                                                                                                                                                                                                                                Böylece Hak’ta yok oluşu idrak eder. IV. Selâmda ise varlık içinde yok oluşun idraki ile manevî yolculuğu tamamlayıp tekrar geri döner. Bu selâmda Şeyh de semâ’ya katılıp eli ile hırkasının göğsünü hafifçe açarak, gönlünü herkese açtığını ifade eder. Bu selâmın sonunda “Fecir” suresindeki “İrcıî” yani “Rabbin senden sen de Rabbinden hoşnut olarak geri dön kullarımın arasına katıl” anlamındaki ayete uyarak geri dönüp semâ’ya başladığı noktaya gelir sırtına maddesel dünya âlemini temsil eden beşeriyet hırkasını alır. Bu sırada Kurân-ı Kerimdeki “Bakara Suresi” 115. ayetinden başlayan bir aşr-ı şerif okunur. Bu ayet “Yüzünüzü doğuya da batıya da döndürseniz Allah’ın yüzü oradadır” anlamı taşır.  Yani, bu etrafınızda dönerek yaptığınız Hakk’ı arayışınız sonunda Allah’ın tecellisine dönmüş olursunuz yorumuna ulaşılır. Bundan sonra yapılacak dua ve gülbankla semâ’ tamamlanmış olur.

[1] Cinuçen Tanrıkorur, “Âyin”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C: IV, s: 251-252, İstanbul-1991.

[2] Tahiru’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî, C: XIV, s: 317- 318. İsmail Rüsûhî Ankaravî, Minhâcu’l Fukarâ, (Hazırlayan: Safi Arpaguş) , s:121, İstanbul-2008.

DEVAMINI OKU

Facebook

Öne çıkanlar