Bizimle iletişime geçin

Yazarlar

KÂBE, KÂBE AMET ABEE…

HARUN DEMİRTAŞ

Sevgili okurlar. Yaradan Mevla’ya hamdüsenalar olsun ki biz kullarını bu sene de üç aylara ulaştırdı. Bu üç ayların başı olan Recep ayına girdik. Bu mübarek ayının ilk Cuma gecesi yani perşembeyi cumaya bağlayan bu gece hepinizin malumu olduğu üzere REGAİP KANDİLİDİR.

Regaip kelime manası “Cenabı Allah’ın pek çok ihsanı” demektir. Yine bir başka anlamı da “Güzel şeyler arzu etmek, istemek. Elde etmeye gayret etmek” anlamına geliyor.

Yazıma böyle güzel temenni ile ve gecenin anlamını arz ettikten sonra, sizleri yine yıllar öncesine bizim çocukluk yıllarımızda üç ayların ilk kandili olan, Regaip kandilinin gündüzü ve gecesi nasıl yaşanırdı.

Başlıktaki bu tekerleme “KÂBE, KÂBE AMET ABEE” nereden geliyor. Üç aylarla ne gibi bir bağlantısı var. Araştırmalarıma göre “Bundan 150-200 yıl önce şehrimiz hac kervanları yolu üzerinde olması nedeniyle, Trakya’dan, İstanbul ve yol boyundaki diğer illerden gelen uzun hac kervanları (hacı adayları kendileri ve yüklerini taşıyan deve kervanları) kutsal topraklara dört, beş ay önce yola çıkarlarmış. Hac kervanlarının konaklama yerlerinden birisi de şehrimizmiş. Hacılar kervanları ile ilimizin en büyük camilerinden Ulu Cami civarına gelir burada konaklar ve Cuma namazından sonra kervan Konya’ya doğru yola revan olurken, hacı adaylarını uğurlamaya gelen vatandaşlar ile birlikte gelen çocuklarda hacı adaylarından bahşiş almak için kervanın etrafını kuşatır ve “Kâbe, Kâbe Amet Abe” diye bağırırlarmış. Hacı adayları da yanlarında bulundurduğu bozuk para, şeker, fındık, fıstık gibi çerezleri uğurlamaya gelen halka ve çocuklara saçarlarmış.”

Gel zaman, git zaman bu güzel gelenek bizim çocukluk yıllarına kadar taşınmıştı. Her sene üç ayların başlangıcı Recep ayının ilk Cuma akşamı olan Regaip kandili genelde gündüzü oruçlu olarak karşılanır. Kokusu tüm mahalleyi saran, her evde mis gibi un helvaları, irmik helvaları basılır. Kandil ekmekleri, bazlama ve pideler konu komşuya dağıtılır. Bu karşılıklı ikramlarla kandil kutlanırdı. Biz çocuklarda akşama doğru işten çıkıp, evlerine dönecek olan büyüklerimizin çalışanların yolunu gözleriz parkta, caddede, sokakta akşam ezanından önce kim işten geliyorsa, etrafını çevirir ve hep bir ağızdan koro halinde yerel şivemizle başlarız “Kâbe, Kâbe Amet Abee, Kâbe Kâbe Amet Abee”

O kimsenin etrafında döner dururuz ta ki bahşişi alıncaya kadar. Zaten o kimse de çocukların akşam yolunu çevireceğini bildiğinden 50 krş., 25 krş, 10 kuruşluk bozuk paraları cebinde hazır bulundurur. Hazırlamış olduğu bozuk para veya şeker ve çikolataları etrafını saran çocuklara saçarak, böyle mübarek bir günde onları sevindirmenin mutluluğu ile evine gider.

Burada bende bir çocukluk anımdan bahsetmek isterim. “ Yine böyle bir Regaip Kandili gündüzünde arkadaşlarla parkın ortasında çarşıdan gelen yaşlı bir amcanın etrafında yukarıdaki “Kâbe” tekerlemesini bağıra, çağıra söylüyor ısrarla bahşiş istiyoruz. Yaşlı adam bozuk param yok dediyse de, çocukluk işte peşini bırakmıyor çekiştirip duruyoruz. O anda fena halde kızan adam elinin tersi ile öyle bir tokat aşk ediyor ki, yolun kenarına gidip ağlamaya başlıyorum. O yaşlı adam yaptığının yanlış olduğunu anlıyor ve dönüp yanıma geliyor. Başımı okşuyor, ağlamamam için beni teskin ediyor. Cebindeki son bozuk parasını da bana veriyor. Böyle bir kandil gününde bir çocuğun kalbini kırmanın yanlış olduğunu, anlıyor ve özür dileyerek gönlümü almaya çalıştığını hiç mi, hiç unutamam.”

Maalesef bir şehrin kültür mirası olan üç ayların gelişini sevincini yaşayan bu tekerleme ve Ramazan aylarında çocukların küpecik manisini söylemelerinin bazı çevrelerce ve basın, yayın organlarında çocuklar dilendiriliyor gibi yoz ve yabani bir düşünceyle şehrimize has bu kültür mirası yok edilmeye unutturulmaya çalışılmaktadır. Hâlbuki çocuklara bu özel tekerlemeleri bu kandil gecesi ve ramazan geceleri haricinde para ile bile söyletemezsiniz.

Son söz olarak, “bir toplumu yıkmak için önce kültürel değerlerini yozlaştırmak ve var olan güzellikleri unutturmakla gerçekleştirilir.”

Üç aylarınızı ve Regaip kandilinizi kutlar, hayırlara vesile olmasını Allah’tan niyaz ederim.

Yazarlar

Koronavirüs yanında bir de cehalet virüsü kol geziyor, aman dikkat!

MEHMET YAYLIOĞLU kaleme aldı…

“Koronavirüs gelip sizi yakalamaz, siz koronavirüse gidip maruz kalırsınız.”

Son günlerde TV’lerde, sosyal medyada ya da her yerde bu cümleyi duymuşsunuzdur. Buna rağmen halen “yav bana bişey olmaz” deyip gezen cahillerle nasıl mücadele edeceğiz bilemiyorum.

Dünyada koronavirüs ile mükemmel bir mücadele içine giren yegâne ülke Türkiye Cumhuriyeti oldu. Daha Ocak ayında bu virüs ile ilgili önlemleri almaya başlayan TC Sağlık Bakanlığı, gerçekten çok iyi önlemler almış. Sağlık Bakanı Dr.Fahrettin Koca hocamızı yürekten kutluyor ve kendisine minnettar olduğumuzu arz etmek istiyorum.

Dünyada yatak sayısı bakımından (yoğun bakım) Amerika, Almanya, İngiltere, İtalya, Japonya ve Çin’i  dahi geride bırakan Türkiye Cumhuriyeti, bu salgın için alınabilecek her türlü önlemi zamanında aldı. Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçekten oturmuş bir sağlık sistemi var. Bunu söylememiz gerekiyor.

Ve fakat; tüm bu önlemleri alabilen TC Sağlık Bakanlığı bir konuyu es geçmiş. O konu ne derseniz tek kelime ile açıklayabiliriz; cehalet…

Ya hu bu virüs salgını için “algı operasyonu” diyenleri duydu bu kulaklar. Ne büyük felaket, ne büyük garabet. Bir virüs salgınına algı operasyonu şeklinde yorum yapabiliyorsa yurdum insanı, cehalet belimizden yukarıya kadar gelmiş demektir. Cehalet gölünde boğulmasak bari.

Alttaki video çok kısa, lütfen izleyin ve ardından yazıyı okumaya devam edin.

Okumuyorsunuz, araştırmıyorsunuz anladık anlamasına da bari TV izleyin. Millet yalvarıyor size evde kalın, çıkmayın diye. Sizin saatli bomba gibi caddelerde ya da AVM’lerde fink atmanız yüzünden vaka sayısı arttıkça artıyor.

Kırın dizinizi de evde oturun. Diyanet işleri başkanı da size seslendi, kul hakkına girersiniz dedi. Bilim insanlarına inanmıyorsunuz tamam, bari Din İşleri Yüksek Kurulu sizi durdursun. Abi 2-3 hafta evden çıkmayıverin ne olur?

Cahile laf anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zordur, vesselam…

Sevgiyle kalın…     

Okumaya devam et

Yazarlar

Bir zamanlar tellallar vardı

HARUN DEMİRTAŞ

Evet, bundan 60 – 70 yıl önce bu şehirde TELLALLAR vardı. Benim çocukluk ve gençliğe geçiş yıllarımdan hatırladığım tellallar bulunuyordu.

Tellal Arapça kökenli bir kelimedir. Anlamı, herhangi bir şeyi, olayı veya bir şeyin satılacağını halka duyurmak için çarşıda, pazarda yüksek sesle bağıran kimse, çağırtmaç. Bu konuda o yılları yaşayan kişilerden öğrendiklerimi ve kısa araştırmamı, bugün kaleme almak istedim. İnşallah ilginizi çekeceğini umuyorum.

***

Şehirde üç tip tellal vardı. Bunlardan ilki cenaze ilanı okuyan tellallardı. Vefat eden bir kişiyi halka duyuran tellallardı. 1970’li yılların son çeyreğine kadar bir cenazeniz mi var, esnafsınız yeni bir malınız mı geldi? Veya indirimli bir mal ve eşya mı satacaksınız? Bu gezici tellallar vasıtasıyla duyurulurdu. Hayal meyal hatırlarım. Bu şehrin benim bildiğim iki tellalı vardı. Birisi Yeni Mahallede hem manavlık yapar, hem de ücret karşılığı tellallık yapardı. Bir diğeri de aşağı hisarda ikamet eden tellal Yetim Memet idi. Bunların eline duyurulması istenen yazılı kâğıt verilir. Çarşı, pazar her köşe başında yüksek perdeden ilana başlardılar. İşte o yılları yaşayan bir büyüğümüzün bilgisine başvurduğum Ölüm ilanı metni “ Sevap hacetlik öğlen vakti Ulu Camiine filan, filan oğlu veya kızı, hanımı veya kendisi meyyit namazına hazır olun. Cenazesi hıdırlık, ahırbasan (yerel şiveyle) , ahievran veya Sultanbağı mezarlığına defnedilecek. Allah rahmet eyleye der.” Şehir merkezindeki aşağı çarşı başta olmak üzere, bütün çarşıyı aynı şekilde dolaşır vatandaşlara cenaze ilanını duyururdu. Bugün artık bu tür ilanlar belediyenin yayın bürosundan telsiz mikrofon ve kablosuz hoparlörlerinden vatandaşa iletilmektedir. 

***

Bir başka tellal da “ Ezat-Mezat Tellalları” vardı. Bu tellal belediyede görevli bir memurdan oluşurdu.

Her Cuma günü cuma namazından sonra aşağı çarşıda “küçük bedestende” vatandaşların ihtiyaç fazlası mallarını, ev eşyalarını saat, halı, kilim, soba gibi eşyalarını mesela görevli tellala 20 liradan satışa çıkardığını belirtir. Orada bulunan alıcılarda açık artırma ile fiyat yükseltirler. En son kim kaç lira verdiyse ve artık başka fiyat vermeyen olursa görevli tellal satıyorum, satıyorum, saaattım der. Satış biter. Görevli memur makbuz karşılığı ücretini alır ve kalan para da malı satılan kişiye verilirdi.

***

Bir diğer tellalda “Arasta Tellallarıydı”. Bu tellal da kavaflar çarşısı (ayakkabıcılar) içinde dolaşır.

Mesela ayakkabı imalatçısı Kavaf Hacı Emin Efendi yeni ayakkabılar dikmiştir. Arasta tellalını çağırır ve “şu benim 5-10 Çift yeni ayakkabıyı çarşı esnafına dolaştır bakalım” der. Tellal sırtına aldığı bu yeni ayakkabıları, kavaflar çarşısında tek, tek dolaştırır. Mesela “Bunlar hacı emin efendinin imal ettiği ayakkabılar. 5 liradan satışa çıkardı siz kaç lira veriyonuz.(yerel ağız)” diye tellal her dükkânı dolaşır. En son açık artırmada ne verildi ise ve diğer bir başka dükkânda son verilen fiyatı söyler. O esnafta fiyatın makul olduğunu düşünür. Fiyat vermez ise tellala cevabını verir. DOLEŞ ( dolaş git demek) bu en son verilen ücret ayakkabıları imal eden, Emin Efendiye tellal tarafından bildirilir. Tellal da ayakkabıyı yapan esnafa sorar “ VEREM Mİ? VERMEYEM Mİ?”  “VER OĞLUM” cevabını alınca, en yüksek fiyatı veren o esnafta ayakkabılar kalır ve vatandaşa satışa sunulurdu.

Bu unutulmuş nostaljik yazımda bilgilerine baş vurduğum eski kavaf ve tarihçi Hacı Mustafa Kalyon Bey’ e çok teşekkür ediyorum.

***

Yazımın sonunda değerli dostum Nurullah Özdemir yaşadığımız bu şehri “Kadim Şehir Kütahya” isimli yeni kitabıyla tanıtmaya çalışmış. Bu güzel kültür hazinesini kazandırdığı için kendisini tebrik ediyorum.

***

Yine çok değerli büyüğüm kendisinden gazetecik üzerine çok şeyler öğrendiğim ve Kütahya belediyesinde birlikte çalıştığım, Ahmet Yaylıoğlu’nun gelini Emine Yaylıoğlu’nun sahibi olduğu yeni bir haftalık gazete, YEDİ GÜN GAZETESİ şehrimiz yerel basınında yerini almış. Hayırlı uğurlu olsun inşallah.

Şen ve esen kalın. Allaha emanet olun.

Okumaya devam et

Yazarlar

Gazetecilik yapmak istiyoruz, Yedi Gün Gazetesi milat olsun…

Mehmet YAYLIOĞLU yazdı…

Kütahya basın hayatının son 28 yılında fiilen bulunan bendeniz, bugüne kadar 3 farklı günlük gazete kuruluşunda bizzat bulundum.

1997 yılında Yeni Kütahya Gazetesi’nin kuruluşunda ilk tecrübemi yaşamıştım. Daha sonra Halkın Gazetesi Kütahya ve Kütahya’da Olay Gazetesi’nin kuruluşlarında da karınca kararınca katkılarım oldu. Ama ilk göz ağrımız Yeni Kütahya Gazetesi idi. Yıllardır tekelleşmiş Kütahya gazeteciliğine son vererek, çok sesli gazetecilik anlayışını ilk kez 1997 yılında kurduğumuz Yeni Kütahya Gazetesi ile kazandırmıştık. Tek grup gazeteciliğini bitiren devrimci Yeni Kütahya Gazetesi, 28 Şubat döneminde yazdıklarıyla tarihe geçmiş asil bir gazetedir.  

Yeni Kütahya Gazetesi, 28 Şubat’ın pis fikirleri karşısında direnebilmiş ve asker postalı ile değil tam demokrasi anlayışı ile yayın politikasını belirlemiş, kararlı duruşuyla milliyetçi, muhafazakâr ve hatta sosyal demokratların bile sesi olmuştu.

2018 yılında ticari bir anlaşma sonrasında 21 yıllık gazetemiz Yeni Kütahya’yı, Kütahya Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Erkan Sağlam’ın babası Ziya Sağlam’a devrettik. Kütahya basınında devrim yapan Yeni Kütahya Gazetesi’ni emin ellere teslim ettiğimize inanıyorum. Önümüzdeki yıllar bu düşüncemi kanıtlayacaktır diye umut ediyorum.

2018 yılı Temmuz ayından bu yana gazeteciliği sadece interaktif anlamda yenikutahya.com haber sitesinde yapıyordum. Basılı gazete fikri belki de hiç aklımın ucundan geçmiyordu.

17 yıllık gazeteci olan eşim Emine Yaylıoğlu, basılı bir gazete çıkartmamız gerektiğini söyledi ve ekledi, “çok farklı bir gazete yapalım, Kütahya gazete okusun” dedi.

Kütahya şartlarında gazetecilik yapmak hem çok kolay hem de çok zor. Gazete okuma alışkanlığının çok düşük olduğu Kütahya’da, birilerine “ağam-paşam” demeden bu işi yapmak neredeyse imkânsız gibi görünüyordu. Gazete manşetlerinde “ağam-paşam” diyen hokkabaz gibi olmaktansa gazete çıkartmamak daha iyi.

Çarşaf deseni gibi saçma sapan fotoğraflar, içinde doğru dürüst bilgi barındırmayan sözüm ona haberler, yağdanlık gibi olmuş kelimelerle gazete yapmaktansa hiç gazete çıkartmamak daha iyi.

Kendine topraktan kaleler yapan, oysa çıplak olan krallara boyun eğmeden, sadece halkın gazetesi olabilmek çok zor olsa da biz bunu başarmak istiyoruz. Kütahya basınına yeni bir soluk katmak için yola çıkıyoruz.

Gazetemiz Yedi Gün, 6 Mart 2020 Cuma günü ilk sayısıyla okuyucularına “merhaba” diyor.

İlk sayıda epey eksiğimiz var, kusurlarımız var. Şimdiden bu eksikler ve kusurlar için sizden af diliyoruz.

Hani bir Türkmen atasözü vardır ya, kervan yolda düzelir… Biz de bir Türkmen evladı olarak atalarımıza katılıyor ve bu anlayışı benimsiyoruz.

Bu asil Türk Devletine, Türk Milleti’ne ve Kütahya’ya hizmet edebilmek umudu ile…

Sevgiyle kalın…      

Okumaya devam et

Yazarlar

Teknolojiye yenik düşen değerlerimiz

yenikutahya.com yazarı, Gazeteci-Yazar HARUN DEMİRTAŞ’ın kaleminden…

Bu yazım bir önceki “HAYATIMIZDAN YOK OLUP, GİDEN DEĞERLERİMİZ” yazımın devamıdır.

Şöyle düşünüyorum da bir zamanlar olmazsa olmazlarımız olan nice değerlerimiz. Teknolojiye ve çağa ayak uydurup, sessizce yaşantımızda kayıp gidivermişler öyle değil mi?

İşte hayatımızdan sıyrılıp gidiveren hemen aklıma geliveren değerlerimizden bazıları; Evlerimizdeki odaların süpürülmesi için çalı süpürgeler vardı. Evin genç kızları bu süpürgelerin sapına ve baş tarafına orlon iplikten süpürge kılıfı bile örerlerdi. Bu çalı süpürgelerin yerin 1970 lerde GIRGIR SÜPÜRGELER almaya başlamıştı. 70 yılların sonlarına doğru insanların alım gücünün yükselmesi ile  hızla gelişen teknolojiye ayak uyduramayan çalı süpürgeler ile gırgır süpürgeler, yerini yüksek çekim gücü olan elektrikli süpürgelere bıraktı.

Bir zamanlar telefonla iletişim kurmakta zordu. Sabit ev telefonu kısıtlıydı hali vakti yerinde olanlar ve

PTT de çalışan komşunuz varsa onlarda bulunurdu. Oğlun kızın şehir dışında okuyor veya askerde ise sıkıla sıkıla komşuya veya postaneye gider yazdırır ve operatörün sizi karşıdaki kişiye bağlamasını beklersiniz. Yoksa jetonla veya telefon kartı ile çocuklarınız ve sevdiklerinizle görüşürsün.

Rahmetli Turgut Özal ın başbakanlığında 1984 den sonra ANAP iktidarının telekomünikasyona yaptığı yatırımlarla, her eve sabit telefonlar girmeye başladı. Daha sonra bu sabit telefonları araç telefonları takip etti. 1991 den sonra da telefonlar ceplere girmeye başladı. Adı da hazırdı, CEP TELEFONU Böylece ülkemiz insanı kişiye özel iletişim aracı ile tanışmış oldu. Tabi ki sabit telefonların pabucu da 34 yılda dama atılıverdi. Şimdi sadece resmi daireler ve işyerlerinde sabit hatlar bulunuyor. Çünkü evdeki her yetişkin bireyde ve çocuklarda dahi son moda cep telefonları bulunuyor.

Bizim çocukluğumuzda evlerde aydınlatma aracı olarak GAZ LAMBALARIMIZ vardı. Camdan deposu fitili ve üstü delikli cam fanusu olan gaz lambaları evlerimizin başköşesine kurulur ve nazlı, nazlı çevresine ışık saçmaya çalışırdı. Akşamdan cam fanus içindeki fitil yakılır ve lambamız gecenin ilerleyen saatlerine kadar hizmetini sürdürürdü. Bu nostaljik aydınlatma aracımız,1800 lü yılların sonlarında ülkemize girmiş ve 1970 li yıllara kadar şehirlerde ve köylerde evlerimizin olmazsa, olmazıydı.1930 lu yıllardan itibaren şehirde cadde ve sokakların aydınlatması ve durumu iyi olan bazı ailelerin evlerinde elektrik kullanılırdı. Yaşı ilerlemiş büyüklerimden duyduğuma göre, bugün Belediye İş Hanının bulunduğu eski itfaiye binası arkasında bulunan GAZHANE den gazla çalışan motorlar vasıtasıyla, akşam ezanından sonra motorların düğmesine basılır gece yarısına kadar sokak lambaları yanar. Şehirde durumu iyi olan konaklara ve evlere elektrik verilirmiş.    

Bizim çocukluğumuzda BUZDOLABI yoktu. Yemekler mutfaklarda SERGEN denen kapaklı dolaplar veya tel dolaplarda veya evin kuzeyinde en serin yerlerde (Soğuk Oda da) yemekler ve yiyecekler muhafaza edilirdi. Buzdolapları 1970 yıllardan itibaren evlerimize girmesiyle bu sergenler ve tel dolaplarda kırılarak yakacak oldu veya depolara kaldırılarak, hayatımızdan kayıp gidiverdiler.

Bizim RADYOLARIMIZ vardı. Pilli, elektrikli ve lambalı radyolar küçük bir sandık gibi dışı ahşap açma düğmesine basarsınız, lambası yanar ve yayın birkaç dakika sonra gelirdi. O yıllar henüz Televizyon denen sihirli kutunun hayatımıza girmediği yıllardı. Neydi o her gün merakla beklenen arkası yarınlar. Evin büyüğü yetişkinlerinin sabah saat 07.00, öğlen 13.00 ve akşam 19.00 daki rahmetli babamın deyimiyle akşam AJANSI günün gelişen haber bültenleri için radyonun başına geçilirdi. Hiç unutmuyorum bilhassa akşam haberlerinden beş, on dakika önce Arap kalfa tiyatrocu rahmetli (Tevfik Gelenbe’nin) kısa skeçleri ve

Yine rahmetli Zeki Müren’in haber öncesi bir şarkısından sonra araç kullanan şoförlere ikazı olurdu “Gözünüz Yolda, Kulağınız bende olsun sevgili şoför kardeşlerim”

Bizim çocukluğumuzda taksiler sadece merkezde birkaç durakta vardı. Ulaşım genelde belediye otobüsleri ve FAYTONLAR ile olurdu. Her mahallede 5-10 faytoncu vardı. Yazın sünnet düğünü için çocukları dolaştırmak için faytoncular durağından 10-15 fayton çağrılırdı. Fayton durağı neresi miydi? Bugün Karagöz Camisi arkası ve sultan marketin tam karşısındaki alanda 25-30 belki daha fazla fayton olurdu.

İnşallah bu nostaljik yazımla sizleri de, mazideki o güzel yıllara götürebilmişimdir.

Şen ve esen kalın…

Okumaya devam et

Yazarlar

Sahtekârların işleri hep yolunda gidiyor, tamam da nasıl?

MEHMET YAYLIOĞLU kaleme aldı. 15 Ocak 2020 Saat 20.50

Tarım ve Orman Bakanlığı, taklit ve tağşiş ürün listesini açıkladı. Kütahya’dan da bir firma ürettiği sözde dana sucuğun içine kanatlı eti atmış. Listeye bakıldığında en masumu! (nasıl masumluksa bu) gibi görünen bizim hileciler.

Domuz, at, eşek ve bilumum hayvan etlerini millete kuzu diye yediren, dana diye yediren düzenbazlar ile ilgili olarak, Kocaeli’den gazeteci meslektaşım, Denge Gazetesi yazarı İlker Akşit bir yazı kaleme almış. Başlığını görünce çok dikkatimi çekti: “Yolunda A.Ş.’nin sahtekarları”

Yazıdan kısa bir bölüm sunmak istiyorum size:

“Bakanlığın her açıkladığı listede, ne yapıp edip yer almayı başaran bu firmalar yine kimseyi şaşırtmadı. Her zamanki gibi sucuklarda at eti, eşek eti ne ararsanız var. Zeytinyağında zeytinyağı yok. Tereyağında tereyağı yok. Peynirde süt yok. Liste uzayıp gidiyor. Bütün bunlara şaşıran var mı? Hayır. Bu ülkede artık şaşırma duygumuzu elimizden söküp aldılar.

Senaryo hep aynı… Yakalanıyorlar. Markayı değiştirip, yola devam ediyorlar. Türkiye’nin en büyük şirketi bildiğiniz gibi; Yolunda A.Ş. Onlar da hep yolunda. Utanmaları yok. Sıkılmaları yok. Dinleri yok. Kitapları yok.”

Kocaeli Denge Gazetesi yazarı İlker Akşit dostumuzun yazısının tamamını buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

Görünüşte dindar, yaşantıda sahtekâr, sözde temiz tüccar gerçekte ne halt olduğu belli değil.

Ey Tarım ve Orman Bakanlığı yetkilileri. Bu sahtekârların milleti kandırmasına ne zaman mâni olacaksınız? Bu sene yakalanan sahtekârı seneye başka bir marka ile gördüğümüzde siz ne iş yapmış oluyorsunuz.

Çok seviyorsanız at, eşek, domuz vs. etlerini siz yiyin. Bal, şeker olsun.

Ama bu mâsum milletin kandırılmasına müsaade etmeyin.

Artık yeter…

Sevgiyle kalın…

Hile ile iş gören, minnet ile can verir. Türk Atasözü

Okumaya devam et

Yazarlar

Mehmet Nuri Uygun’un kaleminden: Kütahya Mevlevîhânesi’nin mûsikî tarihimize etkileri

Kütahyalı Akademisyen, Dr. Öğ. Üyesi Mehmet Nuri Uygun’un kaleme aldığı bu makaleyi, kendisinin verdiği müsaade ile Kütahya’da yaşayan siz değerli okurlarımıza sunuyoruz.

Mehmet Nuri Uygun hocamıza da bu makaleyi yenikutahya.com’da yayınlama izni verdiği için sonsuz şükranlarımızı sunuyoruz. yenikutahya.com

ÖZET

Kütahya Mevlevîhânesi, Konya Mevlevîhânesinden sonra yapılan ilk on Mevlevîhâneden biridir. Bu dergâh Ergun Çelebi Mevlevîhânesi olarak da bilinir. Kütahya Mevlevîhânesi’nde Germiyan ve Osmanlı dönemleri boyunca yapılan çalışmalarla birçok müzisyen yetişmiştir. Bu müzisyenlerin bazılarının isimleri ve eserleri kaynaklarda anılmış olmakla birlikte, bazıları tevazularından dolayı besteledikleri eserleri kendi isimleri ile andırmamıştır. Bu makalede, musikî tarihimiz açısından Kütahya Mevlevîhânesi’nin önemini belirtmek için buradan yetişen müzisyenlerin isim ve çalışmalarını yapılabildiği kadarı ile kaynaklardan tesbit etmeye çalıştık.

GİRİŞ

Kütahya, Germiyan Beyliği zamanında beylik başşehri, Osmanlı döneminde de Anadolu Eyaleti Merkezi olarak, İstanbul ile güney ve batı Anadolu’yu birleştiren kavşak noktasında yüzyıllardan bu yana bir tarih, kültür ve medeniyet şehridir. Özellikle, Mevlânâ araştırmalarında İstanbul’dan hareketle yola çıkan Türk ve Avrupalı seyyahların mutlaka uğrayıp eserlerinde adından bahsettikleri Kütahya Şehri, Mevlevîliğin yayılışı sırasında Sultan Veled (v.1312) ve Ulu Ârif Çelebi (v.1320) zamanlarından itibaren önemli bir merkez olmuştur. 

Menâkibu’l-Ârifîn’de kaydedildiğine göre, Germiyan Beyi I. Yâkub Han (1300-1340) Ulu Ârif Çelebi’nin Kütahya’yı ziyaret ettiği zaman, kucağında küçük kızı olduğu halde gelip biat etmiş ve Mevlevî tarikine bağlanmıştı.  Bu bağlılık daha da ilerleyerek kendinden sonra tahta geçecek olan oğlu “Çakşadan” veya “Çatışkan” lakabı ile anılan Mehmed Bey’in (1340-1361) oğlu, yani torunu Süleyman Şah’la (1361-1387) Sultan Veled Hazretleri’nin kızı “Mutahhare Hatun” un 1381 yılında evlenmesi iyice pekiştirdi.  Böylece Süleyman Şah’ın, Hz. Mevlânâ’nın(v.1273) torunu ile evlenmesi ve Mutahhare Hatun’un kızı Devlet Hatun’un da Yıldırım Bayezîd (1389-1403) ile evlenmesi bu akrabalığı Germiyan sarayından Osmanlı sarayına kadar uzatmıştır.

I. Yakup Bey zamanında Kütahya’ya gelen Sultan Veled,  buranın havasını çok beğenmiş ve bir ay kadar misafir olmuştur.  Kütahya’yı övmek için yazdığı bir gazel Sultan Veled’in “Divan”ı içerisinde bulunmakta olup, Feridun Nafiz Uzluk tarafından yayınlanmıştır. Bu Farsça gazelinde Sultan Veled şöyle yazmaktadır:

Kütahya gibi bir başka şehir olamaz, ne mutlu orada bir ay oturana.

Saadeti yâr olup iki ay oturursa hadsiz hesapsız istifade eder.

Bu şehir bir güneş gibidir, her tarafı karanlığı olmayan bir yüzdür.

Letafette cennete benzer, yarabbi ona eziyet ve kahır gönderme.

Hiç şirin bir güzele kusuru olmadığı halde zehirli şerbet içirilir mi?

Onun her köşesi bağ ve bahçedir. Her tarafından bir pınar akmaktadır.

Onun duvar çevrili endamlı kalesinin dünyada misli yoktur.

Böyle güzel şehre bin Herat, bin Merv ve Ehr beldesi feda olsun.

Onun güzelliği belli olunca, Veled’e her yerde övgüsünü söylemek düşer.

Yukarıdaki satırlardan da anlaşılacağı gibi, Kütahya şehri Mevlevîliğin önemli merkezlerinden olup, Konya’dan sonra inşa edilen ilk on Mevlevîhâne’den biri Kütahya Ergun Çelebi Mevlevîhânesi olmuştur. Bu dergâh 1959 yılında yapılan tamirden sonra cami olarak kullanılmaya başlanmıştır. Süleyman Şah ile evlenen Mutahhare Hatun’un torunlarından olan Ergun Çelebi’nin (v.1373) haziresinde medfun bulunduğu bu Mevlevîhâne uzun yıllar tasavvuf kültürümüze hizmet etmiştir. Ulu Cami’nin çok yakınında olan semâhânenin arkasındaki hazire kısmının Kütahya’yı fetheden Süleyman Hezar Dinarî tarafından şehirde ilk yaptırılan mescitlerden olduğu rivayet edilir. Mevlevîhâne’nin semâhâne kısmına şu anda birleştirilmiş şekilde bulunan bu hazirede, Ergun Çelebi, oğlu Burhaneddin İlyas Çelebi (v.1395), Zeyneddin Çelebi (v.1424), Mehmed Dede (v.1650), Kamile Hanım, Havva Hatun, Fatma Hanım (v.1710), Sakıp Dede (v.1735), İ.Hakkı Çelebi (v.1891), M.Muhlis Çelebi, Ali Şakir Çelebi, Halime Melahat Hanım gibi Mevlevî ailesinden olan şahıslar yatmaktadır.

MEVLEVÎHÂNE’NİN MÛSİKÎ İLE İLGİSİ

Mevlevîhânelerin, tarihimizde çeşitli güzel sanatların özellikle de mûsikî sanatı ile ilgili eğitim yerleri olduğu kaynaklarda sıkça anılmıştır. Kütahya Mevlevîhânesi’nin de bu konuda aynı işlevi gördüğü buradan yetişen sanatkâr ve bestekârların mûsikî tarihimize mâl olmuş çalışmalarından anlaşılmaktadır. Musiki tarihimizde ismi kaynaklarda geçen bu şahıslardan ve çalışmalarından şöylece söz edilebilir.

Kaynakları incelendiğimizde, Kütahya Mevlevîhânesi’nde yetişmiş  mûsikîşinas ve mutribândan bazı şahısların isimlerine en eski tarihli kaynak olarak Kütahyalı Sahih Ahmed Dede’nin yazmış olduğu Mecmûatü’t-Tevârîhi’l-Mevleviyye isimli eserde rastlamaktayız. Bu kaynakta Ahmed Dede, Seyyid Ömer Dede’nin 1151/1738 yılında Köprüören’in Kükürtlü köyünde yapılan düğününe gelen Mevlevî dervişlerinden bazılarının isimlerini şöylece kaydetmektedir. “Kütahya Mevlevîhânesi neyzenbaşısı Terzi Derviş Ali, Kudümzen Tirâşzâde Derviş Hasan, Derviş Ukkaş, Seyyid Mehmed Ali Dede, Kalender Derviş İbrahim ve Küçük Derviş Mustafa ile dokuz adet Mevlevi neyzen ve kudümzeni ile Karye-i mezkûreden gelin getirildi.” 

Bir diğer önemli kaynak olan Nasır Abdülbakî Dede’nin Defter-i Dervişân isimli eserinin 25. sahifesinde Neyzen Kütahyalı Mevlevî Mehmet Dede’nin adı geçmekte olup “Kütahya Mevlevîhânesi’nde neyzenbaşıdır.” denilmekte ve 1220 /1805 de vefat ettiği kaydedilmektedir.  Defter-i Dervişân’ın 45. sayfasında kaydedildiğine göre,  Derviş Neyzenbaşı Mehmet Efendi, Ebubekir Dedenin kardeşi Osman Efendi’nin oğludur. 

Bu yüzyılın mûsikî tarihimiz açısından en önemli olaylarından biri Kütahya Mevlevîhânesi’nde yetişen Ebûbekir Dede’nin Kütahya’dan 1159/1746’da İstanbul Yenikapı Mevlevihanesi şeyhliğine tayin edilmesidir. (v.1189/1775)  Bu dergâhta otuz yıl boyunca şeyhlik yapan Ebûbekir Dede Kütahya Mevlevîhânesi’nde edindiği musiki bilgi ve tecrübesini Yenikapıda da devam ettirmiştir. Kutbu’n – Nâyî Osman Dede’nin oğlu Abdulbâki Sırrî Dede’nin kızı Saide hanımla evlenmiş ve bu evlilikten Ali Nutkî, Abdulbâkî Nâsır ve Abdurrahim  Künhî  isimlerinde üç oğlu dünyaya gelmiştir. Bu evlatları da klâsik mûsikîmizin en seçkin eserlerini veren büyük bestekârları yetiştirmiştir.

Ali Nutkî Dede 1762 de doğmuş olup, Ebûbekir Dede’nin üç oğlundan en büyüğüdür. Ali Nutkî Dede “Defter-i Dervişân” adlı bir mecmua yazmış olup, bu eserin müellif hattı ile yazılmış tek nüshası Süleymaniye Kütüphanesinde, Nafiz Paşa Bölümü 1194 numarada kayıtlıdır.  Bu mecmua bilhassa Yenikapı Mevlevihanesi olmak üzere çeşitli Mevlevîhânelerdeki tarihi, tasavvufi ve siyasi olaylarla ilgili bilgileri içermektedir. Daha sonra bu defteri yazmayı kardeşi Abdulbâkî Nasır Dede devam ettirmiştir.  

Ali Nutkî Dede’nin Mûsikî tarihimizdeki en önemli bestesi Şevkutarab âyinidir. Bu âyini değerli talebesi Hammâmîzâde İsmail Dede’ye hediye etmiş ve onun ismini bestekâr olarak yazdırmıştır. Bu hususu Dede Efendi şeyhine övgü ve teşekkürle   âyinlerin sözlerini kaydettiği defterinde belirtmiştir. Şeyh Gâlib, Hammâmîzâde  İsmail Dede Efendi ve Müsâhib Seyyid Ağa gibi sanatkârların yetişmesini sağlamıştır. Ağustos 1804 de vefat etmiştir.

Ebubekir Dede’nin ortanca oğlu Abdulbâkî Nâsır Dede 1765’ de dünyaya gelmiştir. III. Selim ve II. Mahmut gibi mûsikî konusunda üstün bilgi ve kabiliyete sahip olan padişahlarla yakın irtibatlar kurmuştur. İlk musikî derslerini dergâhtaki bazı mûsikîşinaslardan almış ve Yenikapı Mevlevîhânesi Neyzenbaşılığına kadar yükselmiştir.  Mûsikî tarihimiz açısından yazdığı eserler ve besteleri hayli önemlidir. Eserleri şöylece sıralanabilir: 1. Tercüme-i Menâkibu’l-Ârifîn (Ahmed Eflâkî Dede’nin Farsça eserinin tercümesi), 2. Şerh-i Ta’rîb-i Şâhidî (Musa Safî Dede’nin Arapça eserinin şerhi), 3. Dîvân-ı Eşâr (şiirlerinin toplandığı dîvan), 4. Defter-i Dervişân (Dervişlerin kayıtlarının yazıldığı bu esere Ali Nutkî Dede başlamış, yukarıda açıklandığı gibi, O’nun vefatından sonra da aynı metotla Abdulbâkî Dede yazmayı devam ettirmiştir.), 5. “Tetkîk-u Tahkîk” adını verdiği, nazariyat bilgilerinden oluşan eserinde ise 136 makam ve 21 usulü açıklamıştır. Ayrıca bu eserinde bazı makamları da tertipleyip icâd ettiğini kaydetmektedir ki bunlar: Dilâvîz, Rûhfezâ, Gülrûh, Dildâr, ve Hîsar-ı Kürdîdir.  Bundan başka “Şîrin” ismini verdiği bir usûl de tertip etmiştir. 6.Tahrîrîye”isimli eserinde ise kendisinin bulduğu nota sistemini açıklamıştır.

Bestelemiş olduğu Acembûselik Âyin-i Şerifi müzikalite açısından çok mükemmel bir eserdir. Ayrıca bestelediği kaynaklarda anılmış olan İsfahan Âyin-i şerifi nota ile tespit edilemediğinden zamanla unutulmuştur.  Şubat 1821’ de vefat edip Yenikapı Mevlevîhânesine Ali Nutkî Dede’nin yanına defnedilmiştir.

Ebubekir Dede’nin üçüncü oğlu Abdurrahim Künhî Dede 1769’ da İstanbul’da doğmuştur. Tesirli bir sese sahipti. Küçük yaşta babası ve ağabeylerinden musikî meşkîne başladı. Genç yaşta Hicaz Mevlevî Âyinini besteledi. Bugün unutulmuş olan Nühüft Âyinini bestelemiş, ayrıca Anber-efşân ismini verdiği makamı tertip etmişti. Musâhîp Ahmet Ağa, Derviş Mehmet gibi bestekârların yetişmesini sağlamıştı. Kaynaklarda, musiki bilgisindeki üstünlüğü dolayısı ile kendisine “Devrinin Fârâbî-i sânîsi” denildiği kaydedilmiştir. 1831 yılında vefat etmiştir.

Kaynaklarda ismini bulduğumuz bir diğer önemli şahıs Kütahya Mevlevîhânesi son Neyzenbaşısı Saatçi Mustafa Efendi’dir. Ressam Ahmet Yakupoğlu “Rengârenk Kütahya” adlı eserinde ondan şöyle bahsetmektedir: “Kendisi (Muvakkithâne) denilen o zamanki rasathâne hükmünde olan saat ayarlama yerinde saat imâl ederdi. Bu saatler camilerde son yıllara kadar çalışmıştı. Atatürk’ün sağlığında Ankara’da açılan,  El Sanatları Sergisine ahşap kısmı ve takvimine varıncaya kadar her şeyi ile Mustafa Efendi’nin elinden çıkma bir duvar saatini gönderir. Atatürk’ün takdirini kazanır. Sergiden kendisine bir altın madalya ve takdirnâme gönderilir. Altın madalyanın takdimi için Halkevi’nde yapılan törende o devirdeki saz arkadaşları ile bir konser vermiş o heyetin içinde kendisi de ney ile iştirak etmiş ve ayrıca taksim lûtfetmişti. Mustafa Efendi esasen kuvvetli, mahir bir neyzendi aynı zamanda.”   Saatçi Mustafa Efendi yaptığı besteleri ile de dikkat çeken bir değerdi. “İntizâr-ı makdeminle nev bahar eyler hulûl” sözleriyle başlayan Aksak Usûlündeki Hisarbûselik şarkısı TRT Repertuarı 6712 numarada kaydolmuştur.  1938 yılında vefat etmiştir.

Bunlardan başka Mevlevîhânenin Kütahya Halk Mûsikîsi üzerindeki tesirinden  de bahsetmek yerinde olacaktır. Zaman zaman Kütahya halkından bazı gençlerin Mevlevîhâne’ye devam etmesi ve yazdıkları şiirlerden  bazılarını da, mutrıbtaki  beste yapabilecek güçte olan dervişlere, türkü formunda bestelettikleri rivayetleri halk arasında anılır.  Doğan Karaağaoğlu “Kütahya’da Musikî” başlıklı makalesinde bu durumdan şöyle söz etmektedir: “Kütahyalılar olgun sanat zevkini de bu ocaktan (mevlevîhâne) almışlardır. Yozlaşmaya yüz tutmuş, türedi ve sahte zevkler Kütahyalının sanat zevkini dejenere edememişse bu olgun zevkin sağlam temellere oturmasına dayanır. Türkülerimizin beste olarak diğer il türkülerinden üstün teknik, olgun zevk ve musikî anlayışı bakımından müstesna bir mevkiye sahip olmaları, Mevlevî dergâhlarında yetişen musikîşinasların sayesinde olmuştur. Efelerden bir delikanlının Poyraz aralığından bir kıza âşık olması, fakat kızın iki ağabeyince “Sevdi de vardı” denilmesin diye delikanlıya verilmemesi üzerine, delikanlı kırk altın vererek Mevlevî neyzen ve âyinhanlarına bestelettiği türküleri Üçler mevkiinden sevdiği kızın evine doğru okutturmuştur. İşte Kütahya türkülerinin çoğu bu şekilde vücuda gelmiştir.”  Bu tür başka rivayetler olsa da, bir Mevlevî dervişi olan Pesendî Ali Dede’nin halk musikisine etkisi rivayetten öte gerçekliktir.

Pesendî mahlasını kullanan Hacı Ali Dede Mâruf mahallesinde doğmuştur. Küçük yaşlardan itibaren şiir ve halk mûsikîmize duyduğu ilgi onu medrese hayatından koparıp o zamanki halk ozanlarımızdan Ârifî (v.1870) ile buluşturmuştur.  Kundukviran mevkiindeki bahçesi yaz kış ârif ve zarif kişilerce dolardı. Elinden hiç bırakmadığı bağlaması ile halk türküleri ve koşmalarını çalar söyler ve beste yapardı. Bugün müzikalite bakımından üstün değere sahip Kütahya türkülerinin bazıları onun eserlerinden olabilir. Esasen Ahî kültürünün çağında yaşatılmasında büyük katkısı olan Pesendî Ali Dede 1913 yılında vefat etmiştir. Kendinden sonra gelen Âşık Ömer (v.1950),  Nuri Çavuş (v.1955), Dülgerin Hüseyin Ağa (v.1958), Öğretmen Kelerzâde Ethem Bey (v.1975), ve Ahmet Hisarlı (v.1984) silsilesi gibi pek çok Halk musikisi sanatçısının yetişmesine önderlik etmiş bir Mevlevî büyüğüdür.

SONUÇ

Mevlevîhânelerin, musikî tarihi ve hayatına olumlu etkileri tartışılmaz bir gerçeklik olması dolayısı ile, her dönemde inşa edildikleri şehirlerimizdeki müzik faaliyetlerine katkıları olmuştur. Bu araştırmada, Kütahya Mevlevîhânesi’nin tarihî ve tasavvufî yönünden çok mûsikî ile ilgili kısmı işlenmeye çalışılmıştır. Başlıkta belirtildiği gibi, buradan yetişen veya feyzalan mûsikî tarihimizin değerli isimlerinden bazılarının kaynaklardan hayatları ve eserleri ile ilgili bilgileri vermeye çalıştık.       Kaynaklarda ismini bulabildiklerimizden başka, Kütahya Mevlevîhânesi’nden feyz alarak yetişmiş olan değerli musikişinaslarımızdan ismini yazamadığımız birçok Mevlevî dervişi de mahviyetten dolayı isimsizliği tercih ettiklerinden kendilerinden bahsetmek mümkün olmamıştır. Bugün Kütahya’da gerek Klâsik Türk Musikisi gerekse Halk mûsikisi alanlarında başarılı icra yeteneğine sahip müzisyenlerin yetişmelerinde şüphesiz ki Kütahya Mevlevîhânesi’nin büyük bir etkisi olmuştur.

KAYNAKLAR

Ahmed Eflâkî,  Menâkibu’l Ârifîn, (Çev: Tahsin Yazıcı), İstanbul-1966.

Aksu F.Adile, Abdülbâki Nâsır Dede ve Tedkîk-u Tahkîk, (M.Ü.Sos. Bil Enstitüsü Basılmamış Y. Lisans Tezi),  İstanbul-1988.

Erdoğan Mustafa, “İstanbul’da Kütahyalı Bir Şeyh Âilesi Seyyid Ebubekir Dede ve Ahfâdı”, İstanbul Araştırmaları, S: 7, s: 125-169, İstanbul- Ekim-1998.

Ergun S.Nüzhet,Türk Musikisi Antolojisi, C:I-II, İstanbul-1943.

Gölpınarlı Abdülbaki, Mevlânâdan Sonra Mevlevilik,  İstanbul -1983.

Güner Hamza, Kütahya Camileri,  Kütahya-1964.

Karaağaoğlu Doğan, “Kütahya’da Musikî”, (Atatürk’ün Doğumunun 100. Yılına Armağan Kütahya),    s:701, İstanbul-1981.

Kemikli Bilal, “Kütahya Mevlevîliği: Mevlevî Kültürünün Merkezlerinden Biri Olarak Kütahya” İSTEM, Yıl:1, Sayı:1, s:103-117, Konya-2003.

Mehmet Ziya, Yenikapı Mevlevihanesi, İstanbul-1329.

Özcan Nuri, “Defter-i Dervişan”, TDVİA, C:IX, S:90, İstanbul-1994.

Rauf Yekta, Esâtîz-î Elhân-3 Dede Efendi,  İstanbul-1925.

Türk Sanat Müziği Sözlü Eserler Repertuarı (Alfabetik),  Ankara-1995.        

Uzluk Feridun Nafiz , Divan-ı Sultan Veled,  Ankara – 1941.

Uzunçarşılı İsmail Hakkı, Kütahya Şehri,  İstanbul-1932.

——————————-, Anadolu Beylikleri, Ankara-1969.

Varlık M. Çetin , Germiyan Oğulları  Tarihi,  Ankara -1974.

Yakupoğlu Ahmet, Rengârenk Kütahya, İstanbul-1991.

Zorlu Cem, Mevlevilerin Tarihi, (Sahih Ahmed Dede), İstanbul-2003.

Okumaya devam et

Yazarlar

Mehmet Yaylıoğlu kaleme aldı “Mezar bile kalmaz, bu da geçer ya hu”

Adamın biri aç biilaç bir köye varmış. Ahaliye demiş ki “günlerdir bir lokma ne yedim ne içtim. Durumunuz haliniz yerindeyse bana yiyecek bir lokma ikram edin.” Ahali demiş ki “bizim durumumuz yok. Bizim durumumuz da seninle aynı ama köyümüzün iki zengini var. Biri Şakir Ağa diğeri Hattat Ağa. İkisinin de çiftlikleri var. Seni memnuniyetle ağırlarlar.”

“Eyvallah” demiş adam. Sormuş soruşturmuş, sonunda Şakir Ağa’nın çiftliğine varmış. Durumunu arz etmiş. Şakir Ağa demiş ki “şeref verdin, hoş geldin.” Adamı o gece evinde misafir etmiş. Neyi varsa onu ikram etmiş. Adam sabah çiftlikten ayrılırken Şakir Ağa’ya bir tavsiyede bulunmuş.

“Böyle zengin olduğun için Allah’a hep şükret.”

Şakir Ağa’da demiş ki:

“Güzel insan, hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen, görünen gerçeğin kendisi gibi değildir. Bu da geçer…”

Adam, Şakir Ağa’nın bu cevabını çok düşünmüş ama bir yere varamamış. Yoluna devam etmiş. Aradan bir sene geçmiş. Tekrar yolu o köyden geçerken köyün ahalisine Şakir Ağa’yı sormuş. Demişler ki “Şakir Ağa malını mülkünü servetini, her şeyini kaybetti. Şimdi Hattat Ağa’nın yanında marabalık yapıyor.” Adam çok üzülmüş. Gidip eski dostunu ziyaret etmek istemiş. Şakir Ağa, adamın ziyaretinden çok memnun olmuş. Hanımı ile birlikte ellerinde ne varsa ikram etmişler, misafirlerini ağırlamışlar. Mahcup olan adam sormuş, “Şakir Ağa bu hale nasıl geldin?” diye.

Şakir Ağa demiş ki “Sel geldi, hayvanlarım telef oldu, toprağım ekiniyle birlikte yok oldu.” Bunun üzerine adam çok üzülmüş. Şakir Ağa, “Üzülme, bu da geçer.” demiş. Adam yine düşüne düşüne yoluna koyulmuş.

Aradan uzun yıllar geçmiş. Adamın yolu bir daha o köye düştüğünde öğrenmiş ki Hattat Ağa ölmüş. Varisi yokmuş. Bütün malını mülkünü hizmetkarı olan Şakir Ağa’ya bırakmış. Sevinmiş bu sefer adam. Hemen koşmuş sevincini dostuyla paylaşmaya. Sarılmışlar, kucaklaşmışlar. Adam, “Çok sevindim. Yine eski varlığına kavuşmuşsun, çok şükür.” demiş.

Şakir Ağa yine aynı cevabı vermiş, “Bu da geçer…”

Güzergahı bu ya adamın, yıllar sonra yine geçerken oradan demiş ki, “Şakir Ağa nerede?” Demişler ki “şu tepenin üzerinde.” Çıkmış bakmış, bir mezarlık. Mezar taşlarına bakmış. Baktığı bir taştan anlamış ki orada yatan Şakir Ağa. Taşın üzerinde yazıyor, “Bu da geçer…”

Adam demiş, “Ölümün daha neyi geçecekmiş canım?”

Fatihasını okumuş, geçmiş, gitmiş. Olacak bu ya dönüşünde yine yolu köye varmış. Fatiha okumak için Şakir Ağa’nın mezarını ararken bir de bakmış ki sel gelmiş. Ne tepe var ne mezarlık ne taşı. Adam en sonunda bu yoldan gelip geçmenin hikmetini anlamış.

Zamanın padişahı bütün memlekete haber salmış. Bana öyle bir yüzük yapın ki mutlu olduğumda kederi hatırlatsın, kederli olduğumda da mutlu olmayı. Kim ne yaptıysa padişah memnun olmamış. Ta ki bu adam bir yüzüğün taşı üzerine “Bu da geçer ya hu” diye yazdırıp hediye edene dek…

Sevgiyle kalın…

Okumaya devam et

Yazarlar

MEHMET YAYLIOĞLU YAZDI: Rüyadan uyanmak ya da uyanamamak

Bir zamanlar, çok zengin bir Hacı Bey varmış. Hacı Bey o kadar zenginmiş ki köşkünde hizmetkârlar, aşçılar, uşaklar vardiya ile çalışıyorlarmış. Köşkün dışı kıymetli taşlarla süslü, şatafatlı boyalarla bezenmiş ve âdeta bir sarayı andırıyormuş. Köşkün kapısında altın bir levhada şu sözler yazıyormuş:

“Bu köşk, Allah’ın bir lûtfu keremi ile Hacı ….’a verilmiştir.”

Hacı Bey, birgün cuma namazına gitmek için köşkün kapısından tam çıkarken bir kadınla burun buruna gelmiş. Kadın “Şey’en lillah” demiş. (Şey’en lillah, Arapça, “Allah için bir şey” anlamındadır.) Hacı Bey, sert bakışlarıyla kadını tepeden tırnağa şöyle bir süzmüş ve aynı sertlikteki ses tonuyla “hadi defol, çalış da al” demiş.

Kadıncağız, hiç sesini çıkartmadan sessizce Hacı Bey köşkünden uzaklaşmış.

Bizim mütedeyyin! Hacı Bey, o gün cuma namazını büyük bir özenle kıldıktan sonra akşama doğru şatafatlı köşküne dönmüş. Altın kaplarda sunulan, özenle hazırlanmış tam tekmil akşam yemeğinin ardından, büyük bir huşu ile yatsı namazını da eda eden Hacı Bey, daha sonra kaz tüyü yorganının altına girip derin bir uykuya dalmış. Yediği onca yemeğin de ağırlığı basmış hani.

HACI BEY RÜYASINDA NE GÖRMÜŞ?

Hacı Bey rüyasında, çarşıdan köşküne doğru gelince kapıda bekleyen iki melek görmüş. Melekler Hacı Bey’in eve girmesine müsaade etmemiş. “Dur efendi, giremezsin. Bak kapıda ne yazıyor, görmüyor musun?” demiş. Hacı Bey büyük bir dehşetle kapıdaki yazıyı görmüş.

“Bu köşk, Allah’ın bir lutfu keremi ile Solomon’a verilmiştir.”

Hacı Bey “ama nasıl olur, bu köşk benimdi” dese de, melekler bizim sözde mütedeyyin Hacı Bey’i köşk önünden uzaklaştırmışlar. Ve derinden ulvî bir ses duyulmuş:

“Allah’tan başka tapılacak yoktur…”

Melekler Hacı Bey’e “evet, bu köşk senindi senin olmasına. Ancak dün kapına gelip Allah için bir şey isteyen kadına yaptığın sert muamele ve kapından kovuşun nedeniyle Allah bu emanetini senden alıp, aynı kadına 5 para yardım eden Terzi Solomon’a verdi” demişler.

HACI BEY UYKUDAN UYANINCA NE OLMUŞ?

Hacı Bey, kan ter içinde rüyadan fırlamış ve bir euzubesmele  ile “Euzübillahimineşşeytanirracim” deyip yataktan fırlamış. Gözleri aynı bir fal taşı gibi açık, kıyafetlerini giymeye çalışırken gürültüden hanımı uyanmış. “Ya Hu, Hacı Bey ne oldu?” dese de Hacı Bey hiçbir şey demeden çıkıp, doğru terzi Solomon’un dükkanına gitmiş.

Henüz dükkanını yeni açan Terzi Solomon, “hayrola Hacı Bey” demiş. Hacı Bey selam sabah bile vermeden söze girmiş:

  • Dün kapına bir dilenci kadın geldi mi?
  • Evet, geldi.
  • Kadına 5 para mı verdin?
  • Evet.
  • Al, sana 10 para, yaptığın hayrı bana ver. Sen Yahudisin, parayı seversin.
  • Olmaz Hacı Bey vermem, yapılan hayır benim. Ben yaptım o hayrı, bitti.

Hacı Bey parayı 100 bin paraya kadar artırsa da Solomon “tamam” dememiş. Sonunda Terzi Solomon ağzındaki baklayı çıkartmış:

“Hacı Bey, 100 milyon para da versen olmaz. Dün gece senin gördüğün rüyayı ben de gördüm. Ben uyanınca Müslüman oldum. Adım da artık Süleyman. Var gerisini sen düşün…”

Hacı Bey’in o şatafatlı köşkünün günümüzdeki hâli. Bir virâne, metruk halde…

Evet, Hacı Bey…

Bu dünya hayatı bize emanet. Mal, mülk, can, ten, para, pul, makam ve şöhret. Hepsi geçici birer emanet. Çok kısa bir zaman sonra, bu dünyadaki rüyamızdan uyanacağız ve göreceğiz ki hep putlaştırdıklarımız yalan, bir tek gerçek var ki o da HAKK’ın kendi zâtıdır.

Uyanmak lazım derin uykudan. Bu derin uyku, bizi aldatan bir rüyaya ev sahipliği yapar. Başka da hiç bir şeye faydası olmaz. Olamaz…

Sevgiyle kalın…

Gaflet uykusunda, yatar uyanmaz.

Can gözü kapalı gâfilân çoktur.

Hakk sözün dinlemez, asla inanmaz.

Kalbi çürük fesat, câhilân çoktur.

GENÇ ABDAL, herkesi mest olur sanma,

Her kurban derisi post olur sanma.

Her yüze güleni, dost olur sanma,

İçi kâfir, dışı Müslüman çoktur.

Okumaya devam et

Yazarlar

ALİ GÖKDÜL YAZDI: Fütüvvet

ALİ GÖKDÜL

Devletler açısından tarihin her döneminde ekonomi ve ticaretin en temel yapı taşı küçük işletmeler olmuştur. Bu işletmeler kimi zaman zanaatkar, kimi zaman esnaf olarak adlandırılmışlardır. Günümüzde bu ifadelerin yanında, bu işletmeleri KOBİ olarak da adlandırmaktayız.  Esnaf, zanaatkar ve KOBİ’lerin işlevleri hiç değişmemiş, daima ekonominin itici gücü, ticaretin can damarı olagelmişlerdir.

Anadolu Selçuklularından itibaren esnaflar, bu topraklarda Ahilik şemsiyesi altında örgütlenerek, fütüvvet ve ahilik anlayışıyla yoğrulmuşlardır. Fütüvvet ahlakı ortaya koyduğu değişmez ilkelerle esnafları derinden etkilemiştir.

“Fütüvvet, Arapça cömert, misafirperver, dürüst, cesur genç anlamına gelen “feta” kelimesinden türemiştir ve gençlik, yiğitlik, delikanlılık, mürüvvet gibi manalara gelmektedir. Fütüvvet kelimesi bir yönüyle gerçek bir “feta” dan beklenilen “yiğitlik, cömertlik, mürüvvet, asalet” gibi faziletleri ihtiva etmesiyle ahlaki, bu görevleri yerine getirmeyi görev addetmiş gençlerin (fıtyan) birliğini ifade etmesiyle de sosyal bir kavram olmuştur. Arap Sufı âlimlere göre feta, ideal Müslüman’ı tanımlamaktadır. Fütüvvet risalelerinde çizilen tip de bu tanımlamaya uygundur. Fütüvvete her önüne gelen dahil olamaz.

Fütüvvet, dilencinin veya yardım isteyenlerin geldiğini görünce kaçmamaktır. Fütüvvet, insanlara eziyet etmekten kaçınıp bol bol ikramda bulunmaktır. Bu tanımlamalardan da anlaşılacağı üzere fütüvvetin esası fedakârlıktır. Hatta bir ziyafet verileceği zaman mahalledeki köpeklerin bile doyurulması, bir karıncanın bile incitilmemesi fütüvvetin ilkelerindendir. Daha başka açıklamalara göre fütüvvet, bir kişin başkasının hak ve menfaatlerini kendi hak ve menfaatlerinden üstün tutması, başkalarına katlanması, hatalarını görmemezlikten gelmesi, özür dilemeyi gerektirecek hareketlerden sakınması, kendini aşağılarda, başkalarını da yükseklerde görmesi, kendini başkalarından üstün saymamasıdır. Bundan dolayı fütüvvet, güzel ahlak, terbiye ve nezaket olarak da tanımlanmıştır. Fütüvvet sûfinin nefsine karşı tavrını belirler. Feta nefsinin arzularına karşı çıkan yiğittir. Nitekim “feta, nefis putunu kıran kişidir” denilmiştir.

Fütüvvetin ilkelerinin kaydedildiği ilk sistematik eser X. yüzyıla aittir ve büyük mutasavvıf Sülemi’ nin imzasını taşımaktadır.

Fütüvvet: “Hz Adem gibi özür dilemek, Hz Nuh gibi iyi, Hz İbrahim gibi vefalı, Hz Musa gibi ihlâslı, Hz. Eyüp gibi sabırlı, Hz. Davud gibi cömert, Hz. Muhammed gibi merhametli, Hz. Ebu Bekir gibi hamiyetli, Hz Ömer gibi adaletli, Hz. Osman gibi hayalı, Hz. Ali gibi bilgili olmaktır.” (Sülemi)

Fütüvvet ideali tasavvufi eserlerde ve gerçek hayatta işlene işlene adeta bütün İslami ve insani faziletleri içine alan bir mahiyet kazanmıştır. Samimiyet, cömertlik, Allah’tan başkasına kul olmama, sürekli gelişme ve yenilenme, tevazu, geçimli olma, hürmet, merhamet, dürüstlük, iyi kalplilik hep fütüvvetin özellikleri arasında sayılmıştır. “Elini, belini, dilini korumak” seklinde belirtilen ahlaklılık ve namusluluk ilkesi fütüvvetin en önemli ilkelerinden biri olagelmiştir. Sehl b. Abdullah’ın “Fütüvvet, Hz. Peygamber’in sünnetine tâbi olmaktır” sözü bu ülkünün tamamen İslami bir hayat yasamak anlamına geldiğine delildir.

Fütüvvet namelerde fütüvvet kavramı, tasavvuf aracılığı ile İslami anlayışla zenginleştirilmiş ve fetâ denince faziletli insan tipi akla gelmiştir. Bu eserlerde fütüvvete ait tanımlamalardan bazılarını söyle sıralayabiliriz:

“Kalbi temizlemek fütüvvettendir.”

“Fütüvvet gizli ve açık olarak Allah’tan korkmaktır.”

“Fütüvvet iki dünyaya ait hiçbir şeyin seni Allah’tan alıkoymamasıdır.”

Fütüvvetin şartları; vefa, doğruluk, emniyet, cömertlik, tevazu, ihvana nasihat, onları doğru yola sevk etmek, tövbe, kudreti varken affetmek, devleti varken tevazu, yokluktakine minnetsiz ihsan, bir sanat sahibi olmak. Şed bağlanırken, fütüvvet yoluna girenin beli ve karnı haramdan, dili gıybet ve beyhude sözlerden, gözü görmediğini hatta gördüğünü, kulağı duymadığını hatta duyduğunu söylemekten, eli halkı incitmekten, ayağı Allah rızasına uymayan yerlere gitmekten, gönlü hırs ve emelden bağlanır. Cömertliği, keremi, tevazusu, affı, yokluğu ve gerçek uyanıklığı açılır. Müşrik ve kâfıre, yıldız bilgisi ile uğraşanlara, şarap içenlere, halkın ayıbını gören tellaklara, yalan söyleyen ve insafsız olan tellâl ve avcılara, vaadinde vefa etmeyenlere, hırsızlara, zalimlere, muhtekir ve madrabazlara şed verilmez. Şarap içen, zina ve livata yapan, yalan söyleyen, hile yapan, gıybette ve bühtanda bulunanlar fütüvvetten düşerdi.”

Osmanlı Devleti esnaf teşkilatının ilk dönemlerde fütüvvet ve Ahi teşkilatlarından etkilendiği inkar edilemez bir gerçektir. Ancak, daha sonraki gelişme dönemlerinde bu etkilenmenin izleri devam etmekle beraber, fütüvvet tarikatının esrarengiz yönleri aynen ve tamamen Osmanlılar tarafından tatbik edilmemiştir.

Kaynaklar: Bayram Nazır, Dersaadet’te Ticaret, İstanbul Ticaret Odası, İstanbul, 2011

Okumaya devam et

Yazarlar

HARUN DEMİRTAŞ YAZDI: Hayatımızdan sessizce yok, olup giden değerlerimiz

HARUN DEMİRTAŞ

Bu haftaki yazımda bir zamanlar hayatımızın olmazsa olmazlarından, teknolojiye ve çağa ayak uydurup sessizce yaşantımızdan kayıp gidiveren, değerlerimizden bahsetmek istiyorum.

İşte, hayatımızdan sıyrılıp gidiveren, hemen aklıma geliveren değerlerimizden bazıları…

Bundan 100-150 yıl önce konaklarda, evlerde, köylerde, kahvehanelerde ocakbaşılar vardı. Hem evi ısıtmak ve hem de ateşinde evdeki yaşayanların yemekleri yapılırdı. Daha sonraları evlerde sobalar ve kuzineler ile yüksek ateşe dayanıklı, tuğlalardan yapılan çeşit, çeşit emaye sobalar evlerimizin ısınması ve yemek, börek ve çörek yapmakta, su kaynatmakta kullandığımız hayatımızın vazgeçilmezleri olmuştu.

Sanırım 1965 yılıydı, bir sonbahar günü merhum babam elinde yuvarlak süslü bir kova içinde ilk defa tanıştığımız bir şey getirdi. Evimizin yeni vazgeçilmezi o gizemli şey meğer gazocağıymış. Yemek yapmak, su kaynatmak ve çay yapmakta kullanacakmışız. Bu yeni aletin yakıtı gazyağı ve ilk yakışta ocak kafasını kızdırmak ve arada bir hava yapıp sönmesiyle tekrar yakmak için ispirto gerekiyordu. 

Dört ayaklı dışı sarı metalden yapılan bu ocağın üst kısmına gaz veren memenin tıkanması ile ocak bazen sönüverirdi.  Açılması için teneke saplı iğne ile meme zorda olsa açılırdı. Bu arada söndüğünde tekrar yakmak için bu yeni ocağı gaz deposu üzerindeki pompasından devamlı pompalarsın ve bir kibritle tekrar gazocağımız faaliyete geçerdi. Evin taaa dışından duyulan fısırtılarla, o günün yemeği bu ocak üstünde yapılırdı. Gazocağı denen bu aletin pabucu çağa ve zamana yenik düşerek,1970 den itibaren tüp gazın çıkmasıyla, hayatımızdan sessizce kaybolup gidiverdi. Yerini ise çeşit, çeşit tüp gazlı fırınlar ve set üstü ocaklar alıverdi.  

Evlerde annelerimizin ve gelinlik kızların başyardımcısı olan elle çevrilip ve ayak pedalı yardımı ile çalışan dikiş makineleri vardı. Hazır konfeksiyon giysilerinin hayatımıza girmesiyle, evlerde gece yarılarına kadar şıkır, şıkır çalışan bu dikiş makinaları da teknolojiye yenik düşüverdi. Hâlbuki dikiş makinaları yeni evlenecek gelinlik kızların çeyizinin olmazsa olmazıydı.   

Bugün adeta bizleri ve çocuklarımızı esir alan gazlı kola ve gazozlar şu an evlerin vazgeçilmezi.  Bundan 50 – 60 yıl önce şehrimizde dört, beş mahallemiz üretilen Ferah, Şifa, Hayat gibi yerli üretim gazozlarımız vardı. Bilhassa Mayıs ve Haziran la birlikte yazın bağ, bahçe ve kırlardan topladığımız ve annelerimizin limontuzu katarak yaptığı kırmızı Gelincik Yaprağı ve Gül Yaprağından yapılan doğal ev yapımı şuruplarımız, pencere ve balkonları süslerdi demlensin, rengi çıksın diye. Yazın o sıcak günlerinde serinlemek için misafirlere ikram olunurdu. 

Evde başı ağrıyan dişi ağrıyan varsa hemen mahalle bakkalından Aspirin, Gripin ve Opon ’a müracaat ederdi. Karnı ağrıyanlar için kırlardan topladığımız Ayva Danesi iyi bir bitkisel ilaçtı. Ha birde ev halkından birisinde ve evde nazar varsa, Üzerlik Otu kömür tavası içinde sobadan alınan ateş közü ile yakılır ve türsü yapılırdı. Evin tüm odalarına bu tütsü dolaştırılır ve haneden nazara uğrayan kişiye dumanı koklatılırdı.

Bizim çocukluğumuzda şehirde iki hastane vardı. Devlet hastanesi, Verem hastanesi ve kadın doğum hastanesi üçü de aynı yerdeydi. Hepsine devlet hastanesi denirdi. Sanırım 1968 den sonra da işçilere ait S.S.K. hastanesi açıldı 

Hastanelerimizde bembeyaz giysileri ve başlarındaki kepleri ile hastaya huzur ve rahatlık veren hemşirelerimiz vardı. Hastane koridorlarında sessizliği simgeleyen “beyaz giysili hemşire işaret parmağı ile sus” diye sessizlik işareti yapan çerçeveli resimler vardı. Kime zararı olduysa bu huzur veren tablolar da hastanelerimizden depolara kaldırıldı.

Şen ve esen kalın inşallah.

Okumaya devam et

Yazarlar

ALİ GÖKDÜL YAZDI: Kaybolan meslekler – Arzuhalciler

Evliya Çelebi’nin “esnaf-ı yazıcıyan” dediği arzuhalciler, Osmanlı başkenti İstanbul’da, padişaha ya da sadrazama dilekçe vermek isteyenleri dinleyip, kaleme alan kişilerdi. Arzuhalciler, arzuhalcibaşı denetiminde bir esnaf örgütüydü. Bu mesleğe geçmek için özel bir sınavdan geçerlerdi. Bu sınavda yazı kuralları, başvuru yöntemleri, hattürleri sorulurdu. Ayrıca arzuhalcilerin, yazılan dilekçenin, sarayın hangi biriminde işlem göreceğini bilmesi gerekirdi. Bazı dilekçelerin secili (iç kafiyeli) yazılması, ifadelerin Arapça ve Farsça tamlamalarla yüklü olması gerektiğinden, arzuhalcilerin pek çok terimi, deyimi ve cümle kalıplarını bilmesi zorunluydu. Yine hoş nüvis (okunaklı yazan), dürüst, şer-i şerifi ve kanun-ı münifi bilen, tecrübeli kimseler olmaları olmazsa olmazlardandı.

Tüm bu özellikleri ise yalnızca Divan-ı Hümayun ve Babıali kalemlerinden emekli olan eski katipler taşıdıklarından, bu meslek adeta onların tekelindeydi. Mesleğin iş alanı çok geniş, kazancı da çok yüksekti. Çünkü halkın büyük çoğunluğu okuma-yazma bilmediğinden mektup, pusula, mahzar, ıtıkname, senet, mukavele gibi belgelerin yazımı da onlara düşerdi. Askerler, gurbetçiler, sevgililer de mektuplarını onlara yazdırırlardı. Başvuran kimse, arzusunu öyle uzun uzun anlatmaz sadece konuyu belirtirdi. Örneğin bir muhabbetname istenmişse arzuhalci elindeki inşa defterinden örneğini bulur ve ezberden dikte ederdi.

İstanbul arzuhalcilerinin ayrı dükkanları yoktu. Cami avlularında revaklar altında, arastalarda, han kervansaray, kahvehane gibi yerlerde seyyar olarak çalışırlardı. Her arzuhalcinin bir rahlesi ve hasırdan küçük bir iskemlesi olurdu. Tahleye mürekkep hokkası, rıhdan, kamış kalemler, kağıt tomarları konur, müşterinin oturması için de arkalıksız yer iskemlesi bulundurulurdu. Arzuhalciler, değişmez bir şablona göre arzuhal yazmaktaydılar. İlkin arzuhal kağıdını uzunlamasına ikiye katlayıp bir orta çizgi elde ettikten sonra bu çizginin yukarısına “beduh” işareti koyar, kağıdın üst yarısını, işlem görmesi için boş bırakırlardı. Kağıdın sağında da genişçe yer bırakılır, her satır sol kenara iyice yaklaştırılırdı. Arzuhalin, tek kağıtta ve kağıdın ön yüzünde başlayıp bitmesi, altta da bir miktar boşluk kalması esastı. Arzuhaller hitap ve duayla başlar, sonra sırasıyla tarif-i nefs, beyan-ı matlab, hatime ile biterdi. Arzuhalin sonuna “bende” (kul) sözcüğüyle birlikte kişinin adı yazılır, varsa mührü basılır fakat tarih konmazdı.

Tanzimatla birlikte büyük değişiklikler geçiren arzuhalciler, Cumhuriyetin ilanıyla da büyük bir kayba uğradılar. Hükümet merkezinin Ankara olması ile İstanbul’daki yüzlerce arzuhalci işsiz kaldı. Bir kısmı aşk mektubu, asker mektubu hatta büyü ve muska yazarak para kazanma çabasına girdiler.” Hallerini kimseciklere arz edemedikleri için de zamanla bir kısmı yok olup gitti. Günümüzde de arzuhalciler yok olmak durumuna gelen ve ileride “kaybolan meslekler” adıyla anılması çok muhtemel bir meslektir.

Neredeyse tüm şehirlerimizde, adliye binaları yakınlarında arzuhalcilik mesleğinin sürdürüldüğünü görebiliriz. Kütahya’da da arzuhalcilik mesleği, günümüzde sürdürülmektedir. Bu mesleği icra eden kişilerle sohbet etme imkanı bulduk ve meslek hakkında bilgiler aldık; mesleki zorluklar hakkında da istişarelerde bulunduk. Yaptığımız görüşmelerde elde ettiğimiz bilgilere göre:

Kütahya’da arzuhalcilerin sayısı oldukça az olmakla birlikte, ihtiyacı karşılayacak düzeydedir. Tabi ihtiyaç denilince akla çok çeşitli konular geliyor. Osmanlı döneminde veya Cumhuriyet’in ilk yıllarında arzuhalcilere duyulan ihtiyaç, genel anlamda halkın okuma-yazma bilmemesinden ileri gelmekteydi. Zamanla bu durumda ilerleme kaydedilmesine, hatta ülkede okuma-yazma bilmeme oranının en alt düzeye indirilmiş olmasına rağmen arzuhalcilere ihtiyaç günümüzde de devam etmektedir.

Günümüzde arzuhalcilere ihtiyaç duymanın sebebi eğitim seviyesi olmaktan çıkmış; ekonomik sebepler, kişilerin adli veya hukuki daha fazla kurumla ve şahısla bağlantılarından kaynaklanan sorunlar ve belki de en önemlisi insanların kısıtlı zamanlarının bulunması olmuştur. Arzuhalcilerin işinin zorluklarını değerlendirdiğimizde elbette kolay bir iş olmadığı anlaşılmaktadır; öyle ki, kişiler her ne sorunu olursa olsun arzuhalciye geldiklerinde anında hizmet beklemektedirler. Özellikle kırsal kesimden Adliye, Belediye, Valilik ve Sosyal Güvenlik Kurumu ile ilgili bir sorununu çözmek amacıyla günübirlik Kütahya merkeze gelen insanlar, işlerini aynı gün içerisinde ve ivedilikle halletmek istemektedirler. Bu sebeple, işlerini en kısa sürede ve en makul ücretle halledebilecekleri kişiler olarak arzuhalcileri görmektedirler.

Arzuhalcilerin özellikle bu sıralar tercih edilmesinin en büyük nedeni, kuşkusuz avukat ücretlerine yeni yılla beraber gelen zamlardır. Öyle ki, bu rakam 1800 TL olarak en yüksek seviyesine ulaşmıştır. İşin esasında bu durumdan, yani arzuhalcilerin varlığından, en çok şikayet edenler de avukatlar olmaktadır. Kütahya merkezde azımsanmayacak sayıda, 200 civarında avukat, mesleğini icra etmektedir. Hatta avukatlar bu tepkilerini zaman zaman bireysel olarak, zaman zaman da Baro çatısı altında açığa çıkarmaktadırlar.

Tüm bu çatışmaların esas nedenini, Kütahya halkının ekonomik anlamda alım gücünün zayıf olması oluşturmaktadır. Kütahya insanı, Adliye, Belediye, Maliye, Valilik, Sosyal Güvenlik Kurumu gibi pek çok kurumla ilgili bir sıkıntısını kendisi açısından en uygun maliyeti hesaplayarak arzuhalcileri tercih etmektedir. Tabi insanlar pek çok alanda olduğu gibi, bu tür konularda da işlerini kendi başlarına halletmek istemektedirler. Fakat bazı durumlarda, yazılan yanlış veya eksik dilekçeler, vatandaşa daha büyük bir külfet olarak yansımakta ve ayrıca zaman ve hak kaybına da neden olabilmektedir.

Arzuhalcilerin de kendilerine has bir giderleri ve meslekten beklentileri elbette var. Yaptığımız görüşmelerde mesleklerinin zorluklarından ve iş stresinden kaynaklanan sorunlar meslekten beklentilerinin önüne geçmiş durumda. Arzuhalcileri kaybolan mesleklerden biri olarak ele almamızın ana nedeni, günümüzde bir şekilde faaliyet gösteriyor olmalarına rağmen, belki bir nesil sonra durumlarının kritik olmasıdır. Günümüzde mevcut arzuhalciler yanlarında birisini çalıştıracak potansiyele ve şartlara sahip olmadıkları gibi, bu mesleği sürdürmek hedefinde olan kişilerin varlığı da söz konusu değil. Dolayısıyla arzuhalcilik mesleği nesilden nesile aktarılma olgusunu yitirmek sorunuyla karşı karşıya.

Kaynak: KÜTSO Dergisi, Yıl:2006, Sayı:2, sayfa.24.

Okumaya devam et

Yazarlar

HARUN DEMİRTAŞ YAZDI: Gece dışarıda her yer kar ve hava buz gibi soğuk. Sessizliği bozan bir ses “Boza Kaymiiiik”

Bu yazı bir önceki “ KIŞ GELSİN İSTİYORUM ARTIK; KARDAN DA OLSA ADAM GÖRMEK İSTİYORUM” yazımın devamıdır.

Bizim çocukluğumuzda gündüzleri o diz boyu karların yağdığı yıllarda bir başka güzel yaşanırdı. Sokağa ve boş bir parka ve bahçeye çıkan çocuklar geceden yağan karları yuvarlayarak toplarlar. Kardan adam yapmak için her çocuk kimisi evinden, küçük kömür parçası getirir göz ve kaş yapmak için, kimisi havuç getirir burun için, kimisi kaşkol ve bere ile birde boşta bir çalı süpürgesi varsa işte sokağın kardan adamı hazır oldu demektir.

Kış gecelerimizde bir başka güzellikte yaşanırdı. Akşam 08 den sonra komşu gezmeleri başlar. Çocuklar başka bir odada veya aynı odada bir köşede okulda verilen ödevlerini bitirirler. 1974 yılına kadar evlerde konu komşu muhabbetleri arasında, bir taraftarda eski ahşap nostaljik radyodan sevilen türküler ve şarkılar dinlenir. Hele akşam haber öncesi ve sonrası yayınlanan ARKASI YARINLAR hiç kaçırılmazdı. Şehrimizde televizyon yayınları 1974 yılında siyah beyaz test yayınları ile başlamıştı. Artık yavaş yavaş radyoların pabucu dama atılıyor ve artık sihirli kutu televizyonlar başköşeleri süslemeye başlamış ve evin hanımı ve kızı bu yeni icada dantel işleyerek örtüler hazırlıyordu. Daha şehre yeni giren bu evlerimizin vaz geçilmezi televizyon denen görsel haber ve eğlence film ve dizi aracını almak kolay değildi. Durumu iyi olan komşulardan ve akrabalardan hangisinin evinde televizyon varsa gündüzden haber verilir. Bu gece televizyon seyretmeye geleceğiz randevusu alınır. Dışarıda kar lapa, lapa yağarken soba ve kuzineler üstünde kestaneler ve mısırlar patlatılmaya ve nohutlar kavrulmaya başlar. Tabi evin her yerini de mısır ve kestane kokusu kaplar.

Sahi unutuyordum birde sokaklarda çocuklar arasında kartopu savaşları olurdu. Sokağın bir başına 3-5 çocuk ve bir diğer başına da 3-5 çocuk toplanır ve karlar yığılarak korunmak için kale yapılır. Sonra ellerde sıkılan kartopları taraflar karşılıklı fırlatırlar ve bazı açıkgözler tehlikeli bir işe başvurur ve kartoplarının arasına küçük çakıl taşı koyarlardı. Tabi ki bu durum tehlike arz ederdi.

Bu arada gecenin ilerleyen saatlerine doğru sokaktan bir ses “BOZA KAYMİİİİK” ve sıcak salepçilerin sesi gecenin sessizliğini bozar ve hemen evden tencere ve kaplar alınır. Bozacının başına koşulur. Bazı evlerde ilmini bilen yaşlılarca tel helvası çekilirdi. Çaylar yudumlanır, çerezler yenilirken, kışın baş meyveleri elma, portakal, mandalina, muşmulasız gece geçmez. Bu arada gözlerde tek kanallı siyah beyaz televizyonda KAÇAK, KÜÇÜK EV, BONANZA ,  KOMİSER KOLOMBO ( o kirli paltosu ve kısık gözüyle cinayetleri çözmeye çalışır.) hele o DALLAS yok mu DALLAS ( Petrol zengini Amerikalı ailede dönen dolaplar) ÇARLİNİN MELEKLERİ, ZENGİN ve YOKSUL (Rudi Cordeş ve tek gözlü Falkonetti) ve tek Türk dizisi KAYNANALAR gibi dağarcığımda yer alan çoğunluğu Amerikan dizileri adeta konu, komşu biz çocukları Televizyon denen sihirli kutunun başına bizleri kilitler. Ertesi hafta acaba kime gidelim de diziyi kaldığı yerden takip edelim telaşı düşer. Hiç unutmam KAÇAK dizisini mahalle kahvesinin dışından pencereden seyrederdim.

İşte sizleri biraz olsun yıllar öncesine bizim kuşağın çocukluk ve gençlik yıllarına bilgisayarın hayal bile edilmediği, cep değil ev telefonlarının bile nadir olduğu, TER TEMİZ HEM HORMONSUZ BİR KIŞ NOSTALJİSİ YAŞATABİLDİYSEM NE MUTLU BANA. ŞEN VE ESEN KALIN.     

Okumaya devam et

Yazarlar

ŞÜKRÜ ATAKAN YAZDI: Yeni bir yıla girerken

Kullandığımız milâdi takvim cumhuriyet yönetiminin getirdiği yeniliklerden birisidir. 1926 yılı itibariyle kullanılmaktadır. Biz Türkler, asırlar önce kendi buluşumuz olan güneşe göre düzenlenen ve 12 hayvan figürlü takvimi kullanmaya başladık. Müslümanlığı kabul ettikten sonra ise Müslüman Arap devletlerinin kullandığı hicri takvime geçtik. Hicri takvimin başlangıcı, Hz. Muhammet (SAV) Efendimizin Mekke’den Medine’ye göç ettiği, 16 Temmuz 622 tarihine rastlar.

Miladi takvim ise Hz.İsa peygamberin doğumunu milat alır.

Acısı, tatlısı ile bir yılı daha geride bırakıyoruz. Geçen yıl ailemizden, çevremizden, ülkemizden pek çok insanı kaybettik. Yeni yıldan dilek ve beklentilerimiz, vatandaşlarımız için sağlık, mutluluk, huzur, güven ve hoşgörü. Ülkemiz için ise barış, huzur, adalet, kardeşlik, bolluk ve bereket getirmesini temenni ediyoruz.

Savaşlar, baskılar ve terör olmasın. İnsanlar ölmesin, kardeşçe yaşasın diyorum.

Türkiye, 3 tarafı denizlerle çevrili, Aysa ve Avrupa Kıtalarını birbirine bağlayan stratejik öneme haiz bir coğrafi yapıya sahip. Anadolu toprakları, asırlar boyunca pek çok medeniyete yurt olmuş, 1071 yılında Selçuklu Hakanı Alparslan’ın, Doğu Roma İmparatoru Romen Diojen’i Malazgirt Ovasında mağlup etmesi sonucu Anadolu kapıları Türklere açılmıştı. Müttefik olduğumuz devletler, 2.Dünya Savaşını kaybedince, biz de mağlup sayıldık. Bunun sonucu önce Mondros Ateşkes Antlaşması daha sonra Türk’ün ölüm fermanı olan Sevr Antlaşması ile Anadolu topraklarının galip devletler tarafından işgal edilmesi oldu.

Türk Ordusu, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa komutasında 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar Meydan Muharebesini zaferle kazanması sonucu, düşman yurttan atılmış, 29 Ekim 1923’de Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur. 24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması ile Anadolu ebet müddet Türk vatanı olmuştur.

Bugün, yeraltı ve üstü zenginlik kaynakları, verimli toprakları, genç ve dinamik nüfusu, güçlü ve kahraman askerleri ile bölgesinde ve dünyada saygın bir devlet konumuna gelmiştir. Bu değerlere sahip Türkiye’den ne ABD ne, Avrupa ülkeleri ne de Asya ülkeleri asla vazgeçemezler. Türkiye coğrafi konumu, güçlü ordusu ile dünyanın denge unsuru ve mihenk taşıdır. Şurası unutulmamalıdır ki biz onlarsız oluruz ancak onlar bizsiz olamazlar. Yeter ki biz birliğimizi, beraberliğimizi ve düzenimizi bozmayalım.

Ülkemizde iyi ve ya kötü, olumlu ya da olumsuz ne varsa, siyasilerin ve bizi yönetenlerin kararları sonucudur. Yasama ve yürütme TBMM’nin, yargı ise bağımsız Türk mahkemelerinindir.

Halkımız, askere giderek, vergisini ödeyerek, seçimde oy kullanarak, görevini yerine getirmektedir. Bundan ötesi TBMM’nindir.

Dün, ülkemizin en büyük sorunu terör belası idi. Çok şükür ki terör bitme noktasına geldi. Şimdi en büyük sorun işsizlik, mülteciler ve dış yaptırım tehditleridir. Siyasiler bir an evvel kısır çekişmeleri, birbirine hakaret etmeyi bırakıp bilgi ve birikimlerini ülkemizin ve vatandaşlarımızın sorunlarına çözüm bulmakta harcamalıdırlar diye düşünüyorum. Alınan ve alınacak kararlar müzakere edilerek çoğunluğa göre değil, adalet ve hukuk kuralları içinde müşterek olarak alınmalıdır. Bu yolda sözler veriliyor fakat bir türlü uygulamaya geçilemiyor. Hep “ben haklıyım” denilen yerde hak hiçbir zaman bulunamaz. Basın tarafsız ve günümüz tabiri ile yandaş olmak yerine halkın gözü ve kulağı haline gelip doğru haberlerin kaynağı olmalıdır.

Her karış toprağı şehit kanları ile sulanmış bu mübarek topraklar üzerinde yaşıyoruz. Sevinçli ve tasalı günlerimize ortak olmalıyız. Buna “Ülkü Birliği” denildiğini unutmamak gerekir.

Ülkemizde vasıfsız işçi sayısı hızla artarken, vasıflı işçi ve bilgi göçü de buna paralel olarak artıyor. Beyin göçü üniversite mezunlarından lise mezunları seviyesine inmiş durumda. İlan edilen asgari ücret geçinmeye yetmiyor. Tarımla ilgilenen köyde yaşayan vatandaşlarımızın üretim maliyetleri çok yüksek. Kazançları az olduğu için köyü terk edip şehirlerde işsizler ordusuna katılıyor. 1950’li yılarda nüfusun %70’i köylerde yaşayıp tarım ürünlerinin fazlalarını ihraç ederken bugün aynı ürünleri ithal eder duruma düştük. 400 bin öğretmen atama bekliyor. Üniversite mezunları asgari ücretle iş arar duruma geldi.

Ve netice; halkımızın içi boş sözlere, gerçekleşmeyen vaatlere artık karnı tok. Millet cebindeki paranın alım gücüne bakıyor. Ülkemizi yönetenlerden iş-aş, huzur ve rahat yaşam istiyor. İşsizlik yüzünden intiharlar kadın cinayetleri çoğalıyor.

Bu duygu ve düşünceler içinde yine de yeni yılda sağlık, mutluluk ve daha iyi bir gelecek diliyorum.

Kalın sağlıcakla…

Okumaya devam et

EN ÇOK OKUNANLAR