Bizimle iletişime geçin
Eskişehir Ümit Hastaneleri

Yazarlar

Bir zamanlar tellallar vardı

Yayınlanan

HARUN DEMİRTAŞ

Evet, bundan 60 – 70 yıl önce bu şehirde TELLALLAR vardı. Benim çocukluk ve gençliğe geçiş yıllarımdan hatırladığım tellallar bulunuyordu.

Tellal Arapça kökenli bir kelimedir. Anlamı, herhangi bir şeyi, olayı veya bir şeyin satılacağını halka duyurmak için çarşıda, pazarda yüksek sesle bağıran kimse, çağırtmaç. Bu konuda o yılları yaşayan kişilerden öğrendiklerimi ve kısa araştırmamı, bugün kaleme almak istedim. İnşallah ilginizi çekeceğini umuyorum.

***

Şehirde üç tip tellal vardı. Bunlardan ilki cenaze ilanı okuyan tellallardı. Vefat eden bir kişiyi halka duyuran tellallardı. 1970’li yılların son çeyreğine kadar bir cenazeniz mi var, esnafsınız yeni bir malınız mı geldi? Veya indirimli bir mal ve eşya mı satacaksınız? Bu gezici tellallar vasıtasıyla duyurulurdu. Hayal meyal hatırlarım. Bu şehrin benim bildiğim iki tellalı vardı. Birisi Yeni Mahallede hem manavlık yapar, hem de ücret karşılığı tellallık yapardı. Bir diğeri de aşağı hisarda ikamet eden tellal Yetim Memet idi. Bunların eline duyurulması istenen yazılı kâğıt verilir. Çarşı, pazar her köşe başında yüksek perdeden ilana başlardılar. İşte o yılları yaşayan bir büyüğümüzün bilgisine başvurduğum Ölüm ilanı metni “ Sevap hacetlik öğlen vakti Ulu Camiine filan, filan oğlu veya kızı, hanımı veya kendisi meyyit namazına hazır olun. Cenazesi hıdırlık, ahırbasan (yerel şiveyle) , ahievran veya Sultanbağı mezarlığına defnedilecek. Allah rahmet eyleye der.” Şehir merkezindeki aşağı çarşı başta olmak üzere, bütün çarşıyı aynı şekilde dolaşır vatandaşlara cenaze ilanını duyururdu. Bugün artık bu tür ilanlar belediyenin yayın bürosundan telsiz mikrofon ve kablosuz hoparlörlerinden vatandaşa iletilmektedir. 

***

Bir başka tellal da “ Ezat-Mezat Tellalları” vardı. Bu tellal belediyede görevli bir memurdan oluşurdu.

Her Cuma günü cuma namazından sonra aşağı çarşıda “küçük bedestende” vatandaşların ihtiyaç fazlası mallarını, ev eşyalarını saat, halı, kilim, soba gibi eşyalarını mesela görevli tellala 20 liradan satışa çıkardığını belirtir. Orada bulunan alıcılarda açık artırma ile fiyat yükseltirler. En son kim kaç lira verdiyse ve artık başka fiyat vermeyen olursa görevli tellal satıyorum, satıyorum, saaattım der. Satış biter. Görevli memur makbuz karşılığı ücretini alır ve kalan para da malı satılan kişiye verilirdi.

***

Bir diğer tellalda “Arasta Tellallarıydı”. Bu tellal da kavaflar çarşısı (ayakkabıcılar) içinde dolaşır.

Mesela ayakkabı imalatçısı Kavaf Hacı Emin Efendi yeni ayakkabılar dikmiştir. Arasta tellalını çağırır ve “şu benim 5-10 Çift yeni ayakkabıyı çarşı esnafına dolaştır bakalım” der. Tellal sırtına aldığı bu yeni ayakkabıları, kavaflar çarşısında tek, tek dolaştırır. Mesela “Bunlar hacı emin efendinin imal ettiği ayakkabılar. 5 liradan satışa çıkardı siz kaç lira veriyonuz.(yerel ağız)” diye tellal her dükkânı dolaşır. En son açık artırmada ne verildi ise ve diğer bir başka dükkânda son verilen fiyatı söyler. O esnafta fiyatın makul olduğunu düşünür. Fiyat vermez ise tellala cevabını verir. DOLEŞ ( dolaş git demek) bu en son verilen ücret ayakkabıları imal eden, Emin Efendiye tellal tarafından bildirilir. Tellal da ayakkabıyı yapan esnafa sorar “ VEREM Mİ? VERMEYEM Mİ?”  “VER OĞLUM” cevabını alınca, en yüksek fiyatı veren o esnafta ayakkabılar kalır ve vatandaşa satışa sunulurdu.

Bu unutulmuş nostaljik yazımda bilgilerine baş vurduğum eski kavaf ve tarihçi Hacı Mustafa Kalyon Bey’ e çok teşekkür ediyorum.

***

Yazımın sonunda değerli dostum Nurullah Özdemir yaşadığımız bu şehri “Kadim Şehir Kütahya” isimli yeni kitabıyla tanıtmaya çalışmış. Bu güzel kültür hazinesini kazandırdığı için kendisini tebrik ediyorum.

***

Yine çok değerli büyüğüm kendisinden gazetecik üzerine çok şeyler öğrendiğim ve Kütahya belediyesinde birlikte çalıştığım, Ahmet Yaylıoğlu’nun gelini Emine Yaylıoğlu’nun sahibi olduğu yeni bir haftalık gazete, YEDİ GÜN GAZETESİ şehrimiz yerel basınında yerini almış. Hayırlı uğurlu olsun inşallah.

Şen ve esen kalın. Allaha emanet olun.

Yazarlar

Dost elinden “gel” olmazsa varılmaz

Yayınlanan

MEHMET YAYLIOĞLU kaleme aldı…
[email protected]

Ne demek bu cümle? Deyiverseydi ya Bozkırın Tezenesi bunun ne olduğunu.

Neşet Ertaş hapse düştüğünde, Yaşar Kemal’in yolladığı imzalı İnce Memed kitabının girişine yazdığı notta aynen bu yazıyordu:

“Bozkırın Tezenesine selam olsun, geçmiş olsun…” Bu ismi ilk kez Yaşar Kemal kullanmıştır Neşet Ertaş için…

Sâdık bir âşık diye bildiğimiz Neşet Ertaş’ı o yanık türkülerinden tanıdık. “Evvelim sen oldun, ahirim sensin” derken de ne dediğini anlayamasak da hep gözyaşı ile suladık ezgilerinin üstünü.

Şimdilerde yeşermeye başladı gözyaşı ile suladığımız düşünce tohumları. Teknoloji ilerledikçe Neşet Ertaş’ın bize ne anlattığını çözmeye başlamak daha bir rahat oluyor.

Mercan Dede isimli müzisyenin bir albümünde “Gel dedi Sultanımız geldik işte” sözü geliyor aklıma. Oradan da Neşet Ertaş’ın “Dost elinden gel olmazsa varılmaz” sözü çınlıyor kulağımda.

Sonra da “Sahaflar Şeyhi” diye bilinen Muzaffer Ozak efendinin, “Nereden geldiğini, nerede olduğunu ve nereye varacağını sorgulamak lazım” öğüdüne doğru döndürüyorum yüzümü.

Kütahyalıların “Dumlu Hoca” diye bildiği Mehmet Dumlu efendinin, “yiyip içip yatmak insanlık olmamalı. Onu, şu bizim dört ayaklılar da yapıyor.” buyurduğu âbide sözleri de duyuyor gibiyim.

Aristoteles’e göre bütün insanlar bilmek ister. Ama insan olanlar…

Sokrates’in “Kâinatta tesadüf yoktur” cümlesi ile Neşet Ertaş’ın “Dost elinden gel olmazsa varılmaz” cümlesi, derince düşünüldüğünde aynı anlam sokağında buluşuyormuş, öyle duyduk.

Sonuç; Dost bize “gel” demiş ve bu demde insan vücudunu bize lâyık görmüşse, kısa bir süre sonra da “dön” deyip kendinden kendine bizi seyahat ettirecekse, bizim yapacağımız tek şey şudur. İnsan olabilmek.

Fiziki olarak insan olmuşuz, tamam da düşüncemizde hayvanlık varsa olur mu bu dönüş? Nasıl olacak? Dost eline vardığımızda Dostun yüzüne nasıl bakacağız?

Hırslar, şehvetler, kinler, nefretler, kavgalar ve yalanlarla dost eline varamazmışız, öyle diyorlar. Büyüklerin anlattığına göre hayvandan aşağı huylarmış bunlar aslında. İnsan kalıbına girmiş, düşünme ve anlama yeteneği verilmiş bizler, yukarıda saydığım olumsuz huylar ile Sultanın karşısına nasıl çıkarız?

Bizim Ahmet Tezcan ağabey olsaydı yazıyı şöyle tamamlardı herhalde.

– Bilemiyorum Leyla…

Sevgiyle kalın…

Garibim, can yıkıp gönül kırmadım.

Senden ayrı ben bir mekân kurmadım.

Daha bir gönle ikrar vermedim,

Batınım sen oldun zahirim sensin

Evvelim sen oldun, ahirim sensin.

Okumaya devam et

Yazarlar

Kütahya Barselona olur mu? Yoncalı’da “imkânsızı” başaran bir Kütahyalı…

Yayınlanan

Mehmet Yaylıoğlu kaleme aldı. ([email protected])

Kütahyalı iş insanı, sevgili ağabeyimiz Mete Tetik’e ziyarete gittik. Bizi Yoncalı’daki Gülümser Hatun Termal Otel’de kabul etti. Yaklaşık 45 dakikalık sohbetimizde konu hep Kütahya’nın gelişimi üzerinde seyretti.

Barselona’ya gittiğini ve orada turizm adına yapılanları görünce hayretler için kalıp imrendiğini söyleyen Mete Tetik, Katalanların artık turist görmek istemeyecek kadar bıktığından bahsetti. Yaşayanların büyük bir bölümü zenginleşmiş olan Berselona’yı mutlaka görmemiz gerektiğini belirterek, “Kütahya neden Barselona gibi bir turizm şehri olmasın” diye de sordu.

Yazımın başlığındaki bir diğer il Gaziantep… Gaziantep Valiliği ve Gaziantep Büyükşehir Belediyesi, hediyelik ürünlerini şehirdeki bakır imalatçılarından alarak hem üreticiye destek oluyor hem de Gaziantep hatırası olarak verilen hediyeyi tüm ülkeye hatta dünyaya tanıtmış oluyor. Bu izlenimini anlatan Mete Tetik, Kütahya’da da bu gibi bir çalışma ile üreticilere katkı sağlanmış olacağını düşünüyor.

Şehir kimliğinin en önemli faktörleri arasında olan Kütahyaspor ve tarihi Kütahya Lisesi’ni her platformda dile getiren Kütahyalı sanayici iş insanı Mete Tetik, “Kütahya’dan hiç bir şey olmaz” sözünü söyleyenlere de çok fazla kızdığını belirtiyor.

Kütahya’nın tarihinin binlerce yıl geriye gittiğinden dem vuran Tetik, TRT 2 kanalı için hazırlanan Gülümser Hatun Belgeseli ile tanıtıma bir katkı sunulacağını belirterek “bizim bu gibi çalışmaları çok artırmamız lazım. Kütahya bir hazine üzerinde oturuyor ama farkında değil” diyerek dikkatimizi bu yöne çekti.

Sultan Veled Hazretlerinin Kütahya Gazeli hakkında da konuşan Mete Tetik ağabey, son olarak bize otelin hamam ve havuzlarının atık suları ile neler yaptığını gösterince ağzımız açık kaldı.

Hamam ve havuzlardan çıkan atık termal su önce bir süs havuzu içine dökülüyor. Herkesin “bu su içinde yaşamaz bu balıklar” dediği balıkları da o havuzun içine atmışlar, onlarca balık kocaman olmuş hatta yavruları bile olmuş. Atık su buradan seraya gidip orada organik sebze ve meyvelerin yetişmesini kolaylaştırıyor. Bitti mi? Tabii ki hayır, seradan çıkan atık su daha sonra da çevredeki yüzlerce ağacın sulanmasında kullanılıyor. Lafın özü şu; bir damla su bile israf edilmeden hem de çok güzel bir şekilde değerlendiriliyor.

Milyonlarca dolarlık yatırımı memleketi Kütahya’ya yapan, Kütahya’nın gelişimi için gece gündüz fikir yürüten, çalışmayı adeta bir ibadet olarak gören sevgili ağabeyimiz Mete Tetik bey ve arkadaşlarını kutlamak bile az gelir.

Kütahya’nın senden öğreneceği çok şey var Mete Tetik…

Sevgiyle kalın…

SULTAN VELED’İN KÜTAHYA GAZELİ

Kütahya’da bir ay kalana ne mutlu,

İki ay kalacak olursanız, daha fazla müstefid ve münfeyiz olursunuz.

Kütahya kusursuz bir güzeldir.

Böyle kusursuz güzele zeval olur mu?

Ya Rab, bu memlekete kaza belâ verme,

Cennet Kütahya’nın ya altındadır ya üstünde,

Feda olsun Lahor, Keşmir, Tebriz Kütahya’ ya.

Sultan Veled Hz. (k.s.)

Okumaya devam et

Yazarlar

Rızasız bahçenin gülünü dermeyi bırakmadan, insan olmayı arzulamak

Yayınlanan

MEHMET YAYLIOĞLU kaleme aldı…

Ahmet Tezcan ağabeyle ne zaman oturup muhabbet bağına otursak, Rıza Baba ve Gönül Dağı’ndaki bahçesini konuşuruz.

Önceki gün Ayvalık’a yolumuzu düşürüp sosyal mesafesi olan ama gönül mesafesi hiç olmayan bir ziyarette yine Rıza Baba adlı bahçevanın Gönül Dağı’ndaki bahçesindeki gülleri dermeye çalıştık.

Ahmet Baba “Esrarengiz Fussilet Konağının 11 Nolu Odasında Bir Çocuk” başlıklı yazısını yenice bitirmiş, yayına göndermeden “tashih okuması” yaparken kendi ağzından dinletti bize bu güzel yazıyı.

Yıllardır tanırım Ahmet Tezcan ağabeyi, lafı illa döndürür dolaştırır Rıza kavramına getirir. Yine öyle de yaptı ve bize Rıza bahçesinden derdiği güllerden ikram etti.

Rızasız bahçeden gül dermeye alışan toplumun acısını çektiğimiz şu günlerde, kabahati kendinde aramak gerektiğini düşündüren bu yazıyı Rıza kavramı üzerinde durarak defalarca okumak lazım.

Neşet Ertaş’ın 30 küsur sene önceden beri dillendirdiği “Rızasız bahçanın gülü derilmez” sözlerini sık sık hatırlatan Ahmet Tezcan’dan kaptığım en güzel tavsiye de şu oldu: “Beklenti ne kadar çok olursa, ilişkilerin süresi o kadar kısa oluyor. Beklenti içinde nefs vardır, benlik vardır. Aman dikkat!”

Rıza Baba tarafından özenle büyütülen güllerin mis gibi kokularını alabilmek umuduyla…

Sevgiyle kalın…

Okumaya devam et

Yazarlar

Kat’iyen anlamıyoruz! Korona öldürücü bir virüstür, nezle ya da grip değil…

Yayınlanan

  • Gazeteci – Yazar Mehmet Yaylıoğlu’nun kaleme aldığı köşe yazısı…

Dün Tavşanlı’dan bir haber düştü ajanslara. Kız isteme merasimi sırasında bir araya gelen insanlar, birbirine koronavirüs bulaştırmış.

Muradınıza erdiniz belki, mutlu bir yuvanın ilk temelini de atmış olabilirsiniz. Hepsine eyvallah da aylardır bağım bağım bağıran Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’yı kâle mi almadınız?

Korkmuyorsunuz anladım fakat başka insanları neden riske atıyorsunuz? Yüzlerce sağlık çalışanı can verdi bu virüs nedeniyle. Sadece Türkiye’de 5 bine yakın insanımızı toprağın altına bırakıp geldik. Hatta bazılarının cenaze namazı dahi kılınmadan apar topar tabutla mezara girdiler.

Sosyal mesafe, maske ve hijyen kuralına da uymadığınız ortada. Bari bu kurallar dahilinde isteseydiniz kızımızı. En azından bulaş riskini biraz daha aşağıya çekmiş olurdunuz.

Şimdi; Allah korusun hastalığın bulaştığı 9 kişiden sadece 1’i ölse ne yapacaksınız?

Konuya en somut örnek bu olduğu için Tavşanlı’daki kız isteme merasimini ele aldım. Aslında her yerimiz örnekler ile dopdolu. Kütahya merkezde ara sokaklara girseniz, 8-10 gencin el ele, diz dize, kol kola ve hatta yanak yanağa olduğuna şahit olursunuz.

Böyle oturan gençleri gördüm dün, yanlarına yaklaşıp “gençler sosyal mesafeye dikkat. Yarından itibaren maskesiz gezene de 900 TL ceza var” desem de istiflerini bozmadılar. İstif diyorum çünkü hakikaten duvara bir kuş sürüsü gibi tünemişler, dip dibe oturuyorlardı.

Başlıkta da belirttiğim üzere, katiyen anlamıyoruz. Korku falan da yok, nezle ya da sıradan bir grip salgını sanıyoruz.

Böyle sananlara entübedeki ya da yoğun bakımdaki hastalarımızı izletmek lazım. Allah göstermesin ama çok korkunç bir durumdalar.

İl Hıfzıssıhha Kurulu üyelerine sesleniyorum. Lütfen belli aralıklarla Kütahya ve ilçelerimizdeki durumu resmi olarak siz açıklayın. Kuruldan bir açıklama gelmediği için gazeteciler olarak bizler halkı bu konuda bilgilendiremiyoruz. Vaka sayılarının arttığı söyleniyor ama kaç? Ne kadarı entübe, ne kadarı yoğun bakım? Karantinadaki hasta sayısı kaç? Bunları bilsek biraz korkarız ve kurallara daha çok uyarız diye düşünüyorum.

Sağlıklı, mutlu ve huzurlu günler dilerim…

Sevgiyle kalın…

SEVDİĞİM ŞİİRLER

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,

Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.

(Halkın gözünde devlet (iktidâr) gibi değerli bir şey yok.

Hâlbuki şu dünyada bir nefes sıhhat gibi devlet (güç) olamaz.)

Saltanat didükleri ancak cihân gavgasıdur,

Olmaya baht ü saâdet dünyede vahdet gibi.

(Saltanat dedikleri sadece bir dünya kavgasıdır.

Dünyada birlik (tevhid) gibi büyük saâdet ve baht açıklığı olamaz.)

Ko bu ayş ü işreti çünkim fenâdur âkıbet,

Yâr-ı bâkî ister isen olmaya tâat gibi.

(Bu eğlenceyi yeme içmeyi bırak, sonu kötüdür.

Eğer ebedî bir sevgili istiyorsan kulluk gibisi yoktur.)

Olsa kumlar sağışınca ömrüne hadd ü aded,

Gelmeye bu şîşe-i çerh içre bir saât gibi.

(Ömrün, kumlar sayısınca sınırsız ve hesapsız olsa bile,

Bu feleğin fanusunda (çıtasında) bir saât gibi bile gelmez.)

Ger huzûr etmek dilersen ey Muhibbî fâriğ ol

Olmaya vahdet cihânda kûşe-i uzlet gibi.

(Ey Muhibbî, eğer huzur içinde olmak istersen, ferâgat sâhibi ol (vazgeç)

Dünyada yalnızlık köşesine çekilmek gibi birlik (tevhid) olamaz.)

Kanuni Sultan Süleyman Han – Mahlası: “Muhibbi”

NOT: Koyu siyah renkle yazılanlar şiirin 500 yıl önce konuşulan Türkçe ile yazım şeklidir. Aldığım kaynakta her beytin altında günümüz Türkçesi ile açıklama yapılmaya çalışılmıştır. Hakiki anlamı ise ehline mâlumdur efendim.

Okumaya devam et

Yazarlar

Böyle vali 100 yıl geçse unutulmaz – Vali Ali Çelik

Yayınlanan

Sanırım 1995 ya da 1996 yılıydı. O yıllarda, Kütahya’da yerel yayın yapan Destan TV’de muhabir olarak çalışıyordum. Haber merkezine gelen bir telefonun ardından Ilıca Kaplıcaları yakınındaki Sırören Köyüne doğru yola çıktık.

Kameraman arkadaşım ve bendenizi, o yıllardaki Sırören Köyü Muhtarı Ilıca Kaplıcaları girişinde karşıladı.

Gelelim Sırören Köyüne neden gittiğimize; köye ulaşım çok zor şartlarda sağlanabiliyor, çamur ve hatta batak haline gelen yoldan gidebilmek mangal gibi yürek istiyordu. Traktörler ile zor zahmet köye vardık. Muhtar yolda anlatmıştı da inanmamıştım, “devlet bizi unuttu beyim” deyip durmuştu.

Gerçekten o yıllardaki Sırören Köyünü, devlet unutmuştu. Yolu var ama çamur, okulu var ama öğretmeni gelmez, camisi var ama imamı arada bir uğrar. Bırakın doktoru, sağlık görevlisine bile hasretler.

Tüm bu anlattıklarımı kamerayla kaydettik, söyleşiler yaptık. Köyün çıkışında tabelanın altına dikildim ve şu anonsu yaptım:

“Sevgili izleyenler, sanmayın burası bir Yunan köyü, burası özbeöz Türk köyü. Ama devletimizin çok kıymetli yetkilileri gerçekten bu köy halkının sesini duymuyor. Unutmuşlar…”

Aklımda kaldığı kadarıyla bunları söylemiştim. O akşam, saat 20.00’deki Destan TV Ana Haber’de yayımlandı. Birkaç saat geçmişti ki bir polis memuru ev telefonundan bendenize ulaştı. Polis, “Mehmet Bey, lütfen ayrılmayın, Sayın Valimiz Cemalettin Sevim sizinle görüşecek” dedi.

Vali o saatte beni neden arar? Biri dalga geçiyor sansam da bekleyiş sırasında gerçek olabileceğini de düşündüm. İncecik sesinden tanıtım, merhum Vali Cemalettin Sevim:

Evladım Mehmet. Bir haber yapmışsın, TV’de izledim. Hemen araştırdım, durum dediğin gibi, yarın sabah saatlerinden itibaren tüm kurumlarımızı seferber ettiriyorum. Öğleden sonra da bizzat gidip denetim yapacağım. İstersen seni de götürürüz. Devletin bu ayıbını düzeltmesine de şahit ol” dedi.

Ve ertesi gün Sırören Köyü kelimenin tam anlamı ile ihya olmuştu. Allah rahmet eylesin, ruhu şâd olsun. Vali Cemalettin Sevim, böylesine duyarlı bir kişiydi.

Peki, bunu neden anlattım? Önceki, gün İhlas Haber Ajansı Kütahya temsilcisi, sevgili dostum Hüseyin Efe bir haber yaptı. Ahmetoluğu Köyü yakınlarındaki çevre kirliliği konusu gündeme getirmişti. Haber yayınlandıktan kısa bir süre sonra hiç de alışık olmadığımız bir refleks ile Kütahya Valisi Ali Çelik’i moloz yığınlarının başında gördük. İş makineleri çalışıyor, yanında bürokratları var. Duruma büyük bir ciddiyet ile el konulmuş.

Yeni Kütahya Valisi Ali Çelik, yaptığı bu davranışla bendenizi 20-25 yıl gerilere götürdü.

Vali dediğin milletine hizmet için o göreve gelir, sadece törenlerde, açılışlarda ya da süslü balolarda boy göstermez.

Tebrikler Ali Çelik. Bu davranışınız ile bize umut verdiniz. Kütahya’nın ihtiyacı olan öncelikli konular; hızlılık, doğru tespitler ve konulara hakimlik. Birkaç günde gördüğüm kadarıyla yeni valimizde bunlar fazlasıyla var.

Halkın arasına daha ilk günden karıştı, Ulucami önünde çay bile içildi. Vatandaş kendi yanında gördüğü yöneticisini baş tacı eder. Kendisine hizmet edeni aradan 100 yıl da geçse unutmaz. Örneğin, merhum Fuat Paşa, 100 yıldan fazla olmuş Kütahya’da valilik yapalı ama hala saygı ve minnet ile anılır.

Yolunuz açık olsun Sayın vali…

Sevgiyle kalın…

Sevdiğim cümleler…

Kütahya bir çeyiz sandığı gibidir. Kütahyalılar o çeyiz sandığını herkesten kıskanırlar. Ama artık kıskanma zamanı değil, o çeyiz sandığını açıp tanıtma zamanıdır.
MUSTAFA İÇA – Eski Kütahya Belediye Başkanı

Okumaya devam et

Yazarlar

Müftü kör, kadı sağır, sen durma bağır

Yayınlanan

yenikutahya.com Başyazarı AHMET YAYLIOĞLU kaleme aldı…

Yıllardır bu konuda ısrarla yazmaktayım.

Atalarımızın üzerine basarak söylediği bu söz, maalesef ve çok üzülerek söylemek istiyorum ki adeta Kütahya’mız için söylenmiş…

Geçen hafta, “Sağlık turizminin gözdesi olur muyuz” başlıklı köşe yazımı hatırlayacaksınız.

“Cumhurbaşkanı Erdoğan, TRT’de yaptığı söyleşide, ‘Sağlık turizmiyle mevsimlik turizmdeki açığımızı kapayacağız.’ dedi.

Bu sözlerin Kütahya açısından çok iyi değerlendirilmesi ve dikkate alınması gerektiğini vurgulamıştım.

Maalesef yaptığım araştırmalar sonunda bu konuyla pek de fazla ilgilenmediğini görüyorum.

Dünyada sağlık turizmi son 10 yılda hızla gelişmekte. Sağlık turizmi için seyahat edenlerin sayısı 10 milyonu aştığı ve yıllık 100 milyar dolarlık bir ciroya ulaştığını görürsek bu konunun nasıl önemli olduğunu belki anlarız.

Termal turizm, medikal SPA, yaşlı ve engelli turizminde seyahat edenlerin sayısı ve bu alanda dönen ciro tam olarak bilinmemekle birlikte mevsimlik turizmden sonra üst sıralarda olduğu görülüyor.

Özellikle sağlık turizminin 12 ay boyunca sürdüğü düşünüldüğünde ekonomi konusunda ne kadar önemli olduğunu anlarız herhalde.

Kütahya’mızın merkezdeki kaplıcalarının yanı sıra birçok ilçesinde de tedavi özelliği bilimsel olarak tespit edilmiş termal kaynaklarının değerlendirilmesini neden göremiyoruz acaba?

Okumaya devam et

Yazarlar

Merkez Bankası, morfin, Babacan…

Yayınlanan

22., 23. ve 24. dönemde Kütahya Milletvekilliği ve TBMM’de KİT Komisyonu Başkanlığı yapan HASAN FEHMİ KİNAY kaleme aldı…

Sayın Ali Babacan konuşmak için 10 yıl beklemeli… Zira hala onun aracılığıyla kurgulanan ekonomik programın oluşturduğu faiz-döviz sarmalından kurtulamadık. Milli bir programın uygulanması için isteksizliğini anlayabiliyoruz. Babacan ve sözcülüğünü yaptığı lobilerin anladığı ekonomik sistem kriz üretmeye devam ediyor ama bunlar farkında değiller.

Bu kibar arkadaşımız Merkez Bankasının morfin gibi kullanıldığını söylüyor… Türkiye ekonomisini dışa bağımlı hale getirip morfinleyen aslında kendisi. Unutmuş olabilir ama döneminde o bağımsızlığıyla övündüğü ve içinden muhalefete milletvekili çıkaran Merkez Bankası’nın hedeflediği enflasyonun hiçbirini tutturamamıştı.

13 yıl Ekonomiden sorumlu bakanlık yaptınız ve her şey koşulsuz size emanet edilmişti. İşsizliği % 5’e mi düşürdünüz? İhracatı 500 milyar dolara mı çıkardınız? Asıl ekonomiyi dışa bağımlı hale getiren ve sıcak para havuzuna morfin taşıyan sizdiniz.

Türkiye ekonomisi dış finansal kaynakla büyüme rekoru kırsa ne olacak? Ne kadar sürer? Washington uzlaşmasına sadakatinize diyecek yok. İslam ülkeleriyle ticari ve ekonomik ilişkilerimize ne kadar katkınız oldu?  Batı budalası olabilirsiniz ama artık devir değişti. Batının çıkmaz sokaklarına sapladığınız ekonomiyi kurtarmak için çaba sarf edenlere biraz saygılı olun.

Milletin Tayyip Erdoğan’a güvenini ne güzel kullandınız…

Size Teşvik Kanunu çıkarabilmek için yalvarmak zorunda kaldık. Türkiyeyi yıllarca oyaladınız. Vergi ve sigorta borçlarının yapılandırması gerektiği halde oralı olmadığınızı da biliyoruz.

Ekonomi yönetimi dar gelirli, çaresiz, hayata tutunmak için çaba harcayan milyonlar için anlam ifade eder. Siz dış finans baronları için var oldunuz. Sizin dışarıyla ilişkilerinizi kurgulayan uluslararası finans baronları elbette kurmuş oldukları tezgâhtan memnunlardı. Yıllarca IMF ile birlikte Türkiye ekonomisini yönettiniz ve bundan da bir şikâyetiniz yoktu. IMF istemiyor diye milletin yararına olacak konuların önünde set oldunuz. Zira Tayyip Erdoğan’ı dolayısıyla milli kalkınma hamlesini kontrol etmenin en iyi yolu IMF dayatmalarıydı. Bürokratlarınız IMF üzerinden Tayyip Erdoğan’ı yönetmeye çalıştı. Tabii başaramasalar da yavaşlattılar. Türkiye’yi dış finansal sömürü araçlarına bağlayarak yönettiğinizi sandınız. Bugün şikâyet ettiğiniz sorunlar sizin eseriniz. Birçok sektörü dışa bağımlı hale getirdiğiniz için tabii ki sizi sevecekler.

Sayın Cumhurbaşkanımızın bu hatalarınıza rağmen size hala değer vermesini de onun vefa duygusuna bağlıyorum.

Yabancı sermaye tutkunluğunuzu biliyoruz. O yüzden bıraktığınız günden beri sızlanıp duruyorsunuz. Ağzınızdaki baklayı çıkarsanız da sizi daha iyi duysak. “Birkaç adım sonra müdahaleci ekonomi sınıfına pat diye düşermişiz.”

Aziz milletim ve ekonomi yönetimi şunu iyi anlamalı; Türkiye dalgalı kur sistemine girdiğinden beri sıcak para yani faiz çetesinin sömürüsü altında. Bunların anladığı paradan para kazanmak. Üretim yok. Bunlarla asla ilgilenmezler. Tarımmış, Sanayiymiş böyle bir dünyaları hiç olmadı. Kredi bağımlısı olmak dışında önerdikleri bir model yok. İşte hala dışarıdan borç almaktan bahsediyorlar. Sürdürülebilir bir sistem mi? Asla…

Buradan çağrım; Türkiye kendi ekonomi modelini kurmalıdır. Bu modelin ayakları faiz,döviz, enflasyon hedeflemesi gibi sanal göstergelere dayanırsa sorunlarımız çözülmez. Adil gelir dağılımı, verimli yatırım ve dayanışma ekonomisi tesis edecek yeni bir programı hazırlamalıyız.

Okumaya devam et

Yazarlar

Bir altına bir elma alan kralın masum hikâyesi

Yayınlanan

Mehmet Yaylıoğlu kaleme aldı…

Günümüzde, halkın durumunu çok iyi bilen (!), her an onlarla hem hâl olan yöneticilerimiz var. Onları tenzih ederek bu masalı sizinle paylaşmak istedik. Buyurunuz…

Bundan yıllar yıllar önce bir ülkenin acayip bir kralı varmış. Bu kral bir gün, sarayında otururken, pencereden içeri sesler gelmiş.

“Güzel elmalarım vaaaaaar…”

Kral sarayının balkonundan bakmış. Yaşlı biri, at arabasıyla elma satıyor. Etrafında müşteriler. Kralın canı çekmiş ve baş vezirini çağırmış:

– Al sana 5 altın, koş bana elma al.

Baş vezir, vezirlerden birisini çağırmış:

– Al sana 4 altın, koş elma al.

Vezir saray görevlilerinden birisini çağırmış:

– Al sana 3 altın, koş elma al.

Saray görevlisi muhafız komutanını çağırmış:

– Al sana 2 altın, koş elma al.

Komutan nöbetçiyi çağırmış:

– Al sana 1 altın, koş elma al.

Nöbetçi çıkmış yaşlı ihtiyarı yakasından tutmuş ve “Hey sen, ne bağırıyorsun? Burası han mı, yoksa saray mı? Defol buradan. Arabana da elmalara da el koyuyorum” demiş.

Nöbetçi, muhafız komutanına dönmüş ve iyi dalavere çevirdiğini düşünerek:

– İşte, 1 altına yarım araba elma.

Komutan saray görevlisine dönmüş:

– İşte, 2 altına bir çuval elma.

Saray görevlisi vezire dönmüş:

– İşte, 3 altına bir torba elma.

Vezir, baş vezire dönmüş:

– İşte, 4 altına yarım torba elma.

Baş vezir kralın huzuruna çıkmış:

– İşte, 5 altına beş elma aldım kralım. Aynen emrettiğiniz gibi.

Kral oturmuş ve şöyle bir düşünmüş, “Beş elma – Beş altın. Bir elma – bir altın ve halk elmalara hücum ediyor. Demek ki vatandaşın durumu çok iyi. Vergileri hemen artırmak lazım…

Sevgiyle kalın…

Okumaya devam et

Yazarlar

İnme (Felç) nedir?

Yayınlanan

MEHMET SERKAN YILMAZ yenikutahya.com için yazdı…

İnme halk dilinde felç, beyne giden damarlardan birinin aniden tıkanması sonucu gelişen hasarlanmadır. Dünyada inme, kalp hastalığı ve kanserden sonra gelen en önemli ölüm nedenlerindendir.Felç, beyin damarlarındaki tıkanma veya kanamaya bağlı ortaya çıkabilir. Geçirilen 10 felçten yaklaşık 8’i tıkanıklığa bağlı gelişirken diğer 2’si kanamaya bağlı gerçekleşir. Kan akımının olmadığı beyin bölgesinde birkaç dakika içerisinde hücre ölümü meydana gelecektir. Buna bağlı olarak o bölge işlevini kaybeder ve hastalarda çeşitli belirtiler ortaya çıkar.

FELÇ GEÇİRDİĞİNİZİ GÖSTEREN İŞARETLER – BELİRTİLER

Geçici görme bozuklukları, konuşmada bozukluk, anlamsız konuşma veya sarhoş gibi konuşma. Vücudun bir kısmında ani kuvvet kaybı, yutma güçlüğü, yüzde, kolda, bacakta uyuşukluk, nedeni bilinmeyen baş ağrısı, dengesizlik, sersemlik hali. Bu belirtilerden biri veya birkaçı sizde var ise zaman kaybetmeden hastaneye başvurmanız, yapılan muayene ve acil müdahale sonucunda belirtilerin vücudunuzda kalıcı olmasını engelleyebilir.

İNMEDEN KORUNMAK İÇİN NE YAPABİLİRİZ?

Egzersiz yapmayı bir yaşam biçimi haline getirin, bol bol su için. Su içmek özellikle 45 yaşından sonra inme riskini azaltan basit bir önlemdir. Sigarayı bırakın. İçenlerde inme riski içmeyenlere göre 2-3 kat daha yüksektir. Az tuzlu, doymuş yağdan fakir diyete başlayın. Kan basıncınız yüksek ve tedavi görüyorsanız kontrollerinizi aksatmayın. Eğer damarsal bir hastalığınız varsa her sene check-up yaptırın.

FELÇ TANISI VE TEDAVİSİ

Felç, kas fonksiyon kaybının açık olduğu durumlarda kolay teşhis edilir. Tanımlamanın daha zor olduğu durumlarda tanı X ışınları, BT ( bilgisayarlı tomografi ), MRI ( manyetik rezonans ) taramaları veya diğer görüntüleme yöntemleri ile konulabilir. İnme mutlaka hastaneye başvurmayı gerektiren acil bir durumdur. Hastanede hayati fonksiyonlar stabil duruma getirildikten sonra bir an önce rehabilitasyon tedavisine başlanılması gerekir.

REHABİLİTASYON TEDAVİSİ NEDİR?

Rehabilitasyon tedavisinin amacı felç geçiren hastaya bir an önce kaybettiği hareket yeteneğini ve kas gücünü tekrar kazandırmak, günlük yaşamda bağımsız olmasını sağlamaktır. Hastanın yeniden yürüyebilmesi, felçli elini ve kolunu kullanarak günlük işlerini yapabilmesi, konuşma bozukluğunun giderilmesi,  hareketsiz kalan eklemlerinde kireçlenme ve kaslarda sertleşme gibi sorunlara engel olunması, yatak yaralarının önlenmesi, hastanın günlük yaşantısında kimseye ihtiyaç hissetmeden hareket edebilmesi,  sosyal yaşantısına tekrar kavuşması,  rehabilitasyon tedavisinin temel amaçlarıdır.

REHABİLİTASYON TEDAVİSİNİ KİMLER UYGULAR?

Fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı doktor, Fizyoterapist- Rehabilitasyon hemşiresi, iş uğraşı terapisti, Psikolog, Dil – Konuşma terapisti – Ortez ve protez teknisyeni – hasta ve ailesi. Fizyoterapist felç geçiren bir hastanın vücudunu hareket ettirebilme yeteneği ile ilgili (örneğin; yatakta oturma, ayağa kalkma, oturma, yürüme veya merdiven çıkma) terapiler düzenler. Hastaların fonksiyonel hareketliliğini yeniden sağlamak için çeşitli tedavi tekniklerinden faydalanır. Fizyoterapist çeşitli teknikleri ve yardımcı araç, gereç ve cihazları kullanarak hastanın günlük yaşam aktivitelerinde mümkün olabilecek en yüksek seviyedeki bağımsızlığını sağlamak üzere çalışmalar yapar. Fizyoterapi mümkün olduğunca fazla hareket ve kas kontrolü kazanılmasına yardımcı olur.

KİMLERDE RİSK DAHA YÜKSEK?

Hepimizin anne karnında başlayan ve değiştiremediğimiz (yaş – aile öyküsü – cinsiyet – yaş) özelliklerimiz vardır ve bunlar felç geçirme riskimizi etkileyebilir. Bunlar bizim değiştiremediğimiz etkenlerdir.  Ancak bunların dışında kalan yüksek tansiyon, diyabet, sigara – alkol kullanımı, şişmanlık, hareketsiz yaşam değiştirilebilir risk faktörleridir.

Okumaya devam et

Yazarlar

Medenileşememiş insan hayvanları doğaya yine zarar veriyor…

Yayınlanan

MEHMET YAYLIOĞLU kaleme aldı…

Dünyada büyük bir korku başlatan koronavirüs salgını, bir müddet de olsa doğanın kendi halinde kalmasına imkan vermişti. İnsanlar evlerine girince, ozon tabakasındaki yırtık bile kendi kendini tamir etmeye başladı. Yunuslar boğaza kadar yüzmeye geldi.

Günlük hayatta, bilimsel bilgi eksikliğinden kaynaklı hijyenik olmayan bazı etkinlikler veya beşeri faaliyetlerin çevrede oluşturduğu zararlar var.

Kirlenen su kaynakları, kültürel diyet alışkanlıkları, aşırı avlanma nedeniyle doğada oluşabilen dengesizlikler bunlardan bazıları.

Mesela dünyanın bir bölgesinde insanların tüketimi nedeniyle kurbağa nüfusu azalıyorsa, kurbağaların tükettiği böcekler ve sinekler artıyor ve insanlar bu sineklerin taşıdığı hastalıklara maruz kalabiliyor. Dengenin kaybolduğu benzeri senaryolar sonucu sıtma, sarıhumma ve uyku hastalığı gibi salgınlar ortaya çıkabiliyor.

Yıllardır süregelen bir iklim krizi ile boğuşuyoruz. Kutupların ve kutupta yaşayan canlıların hâli, Amazon Ormanları, okyanuslar ve daha dünyanın birçok doğa harikası yok olmakla karşı karşıya. Ama hepimizin atladığı bir şey var. İklim krizini biz kendi elimizle yarattık.

Yaşam bir döngüdür ve doğa ile iç içe olmayı gerektirir. Merhum ozanımız Âşık Veysel’in türküsünde söylediği gibi ‘Benim sadık yârim kara topraktır.’ Toprak hepimiz için kutsaldır çünkü verendir ve geri alandır. Bunu hiç unutmamak lazım.

Lafı çok dolaştırdık, başlığımızda vurguladığımız alana direkt olarak gelirsek; medeni bir şekilde yaşam sürmeyi beceremeyen bazılarımızın kirlettiği doğa bize çok kızıyor. Şu normalleşme süreci başladığından bu yana parklar ve bahçeler yine insani ! pislikler ile doldu. Çekirdek kabukları, sigara izmaritleri, boş şişeler, tenekeler, petler vs…

Doğaya plastik atan ayı, çitlediği çekirdeğin kabuğunu masaya atan sığır, içtiği şeyin şişesini ormana atan domuz, kağıt parçalarını sağa sola atan köpek gördünüz mü hiç? Göremezsiniz, onlar insan değil…

Bir üst satırda bahsettiğim olumsuzlukları yapanlar nasıl bir hayvan türü sizce? Hem teknolojinin imkanlarından fazlasıyla yararlanan hem de ehlileştirilememiş bir canlı türü.

Yazık, ayıp, günah…

Şu güzelim cennet dünyayı cehenneme çevirmeyelim…

Sevgiyle kalın…

Okumaya devam et

Yazarlar

Sağlık turizminin gözdesi olur muyuz?

Yayınlanan

yenikutahya.com BAŞYAZARI AHMET YAYLIOĞLU yazdı…

Cumhurbaşkanı Erdoğan, TRT’de yaptığı söyleşide, “Sağlık turizmiyle mevsimlik turizmdeki açığımızı kapayacağız.” dedi.

Bu sözlerin Kütahya açısından çok iyi değerlendirilmesi ve dikkate alınması gerektiğini yine yazacağım.

Daha önce de yazdığım “Bacasız Fabrika” başlıklı yazımda, turizm için herkesin kolları sıvaması gerektiğini belirterek, “Turizmcilik yaptığım için bu konunun güzelliklerini ve getirilerini çok iyi biliyorum. Kütahya’nın termal kaynakları, tarihi değerleri, kültürel birikimleri ile şu anda turizm için çok değerli altyapı oluşturmakta olmasına rağmen maalesef değerlendiremedik.” demiştim.

“Kaplıca sularımızın İstanbul üniversitesi, Tıp Fakültesinde Tıbbi Çevre Bilim ve Hidroklimatoloji tarafından yapılan tahlillerinde termomineral su ve tıbbi çamurların yanı sıra, karbondioksit, radon, hidrojen sülfür gibi gazların, güneş ışığı, oksijen ve ozon gibi atmosferik unsurların insan organizması üzerindeki etkileri incelendi.

Bunların yararlı etkilerini, sağlığı koruma ve geliştirme, hastalıkların tedavisi ve iyileştirme amacıyla yararları raporla bildirildi.

Yani, başkalarının ezbere konuşması ile değil, tıbbi raporlar ile kaplıcalarımız tescillenmiş oldu.

Çavdarhisar Aizanoi, Frig Vadisi, Çavdarhisar Kalesi gibi tarihi mekânlarımız, kuruluştan kurtuluşa Domaniç-Dumlupınar, eski evlerimiz ve konaklarımız ile başlı başına bir tarihi bünyemizde bulundurmaktayız.

Çini- seramik ve porselenin merkezi, oyacılık ve milli kıyafetlerin en rağbet gördüğü kent olduğumuz halde yeterince bu imkânlardan yararlanamamaktayız.

Kış sporları için müsait olmamıza rağmen hiç düşünülemeyen daha birçok imkânımızı maalesef görmemezlikten geliyorduk diye yazmıştım.

Bilinçli çalışmalarla Kütahya, bu değerleri ile mutlaka yükselişe geçecektir.

İdari ve siyasi yetkililerin dışında, Ticaret ve Sanayi Odası, Ticaret Borsası, Esnaf Odaları Birliği ile sivil toplum kuruluşları kolları sıvamalılar diye düşünüyorum.

Okumaya devam et

Yazarlar

115 yıllık Yeşil Cami, Hamidiye Cami olur mu?

Yayınlanan

GAZETECİ – YAZAR İHSAN TUNÇOĞLU yenikutahya.com için kaleme aldı…

Geçtiğimiz günlerde, Kütahya Valiliği resmi Twitter hesabından “Sultan 2. Abdülhamid Han’ın Yıldız fotoğraf koleksiyonundan, Kütahya Hamidiye Camii (Yeşil Camii) ibareli fotoğrafların paylaşımı yapılmıştı.

Öncelikle belirtmeliyim ki 1905 yılında caminin açılış töreni (küşad) yapılmış; aradan geçen 115 yıldan beri “Yeşil Cami” olarak anılan ve benimsenen güzel bir eserdir. Caminin hiç bilinmeyen “Hamidiye” isminin önce yazılıp, bir asırdan beri halkın konuştuğu Yeşil Caminin parantez içine alınması doğru bir anlatım değildir. Doğru yazılımı: Yeşil Camii (Hamidiye Camii) olmalıydı. Ancak bunun üzerinde duracak değilim.

Esas temas etmek istediğim, valiliğin bu twitine bir vatandaşın verdiği cevaptaki önerisi. Vatandaş “Ben Hamidiye adını hiç duymadım ama, madem durum böyle, öyleyse caminin önüne “HAMİDİYE CAMİİ” tabelası asmakla işe başlıyalım” diyor.

Vatandaşı böyle düşünmeye sevk eden 115 yıldan beri bilinen, adıyla Yeşil Cami yerine ön plana çıkartılan “Hamidiye Cami” yazılmasıdır. Valilik böyle bir vurgulama yapınca vatandaşın da bu anlatıma uygun görüş bildirmesi belki mantıklı ama katılmıyorum.

Ne var ki twit, insanların böyle düşünmesine ortam hazırlamış. Bu twit metninin kasıtlı olduğunu hiç sanmıyorum, ama paylaşımların daha dikkatli ve özenli olması gerekir kanaatimce.

Vatandaşlarca caminin Sultan 2.Abdülhamid Han tarafından yaptırıldığı ve O’nun adının verilmesi gerektiği gibi algılanmış bu twit nedeniyle.

Oysa benim güvenilir kaynaklardan edindiğim bilgilere göre, Sultan 2. Abdülhamid’in parasal desteğinden hiç bahsedilmiyor. Kaynaklara dönelim yine. Bakın  dönemin mali  işlerden sorumlu memuru Yesari Rıza bey ne diyor: “Yeşil Cami, Mutasarrıf (Vali) Ahmet Fuat Paşa’nın bitmez, tükenmez gayretleri ve Kütahya halkının yardımları ile yapıldı” diyor.

Giritli Ahmet Fuat Paşa, 1893 – 1908 yıllarında 15 yıl boyunca valilik yapmış, hükümet sarayı (bugünkü adliye sarayı) dahil bir çok eserlere ve hizmetlere önderlik etmiştir.

Araştırmacı yazar merhum Mehmet Dumlu Hoca, Yeşil Cami’de yıllarca din görevlisi olarak hizmette bulundu. Nice din alimlerini davet etti. Yeşil Cami’yi gezdirdi, rehberlik etti, bilgiler verdi.

Bu satırların yazarı ve Gazeteciler Cemiyeti Başkanı olarak, Birlik Tv (BTV)’de Mehmet Dumlu Hoca ile yıllarca programlar yaparak Kütahya’nın kültür, sanat ve manevi değerleri ile gönül sultanlarını tanıtan çekimler ve araştırmalar yaptık. Hiçbir zaman “Hamidiye” adı geçmedi.

Hemen söylemeliyim ki caminin adının değiştirilerek “Hamidiye Cami”  tabelası asılsa bile  problem değil benim için, rahatsızlık da duymam, itiraz da etmem. Ben gazeteci – araştırmacı olarak doğruların peşindeyim.

Ancak şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, yüzyıldan fazla bir süreden beri halka mal olmuş isimler, resmi merciler tarafından değiştirilip, yeni isimleri ile tabela asılsa da; eğer, halk  benimseyip, kabullenmezse, bu kararlar sadece kağıt üzerinde kalıyor.

İşte size somut bir örnek: Altıntaş’ın “Keçiller”  isimli köyü. Bazı çok bilmişler (!) tarafından “Yeşilyurt” olarak ismi değiştirildi. Köyün giriş – çıkışlarına yeni ismiyle tabelalar asıldı. Ben de Saraycık köyüme giderken, bu köyden geçerim. Aradan yıllar geçti. Ama halkın çoğu hala eski ismiyle “Keçiller köyü”diye konuşuyor.

Bu ismi değiştiren yetkililerin bilmediği bir şey vardı. Keçiller ismi “Orta Asya’dan gelen Türk boylarından, Karakeçili aşiretinden” kaynaklanmaktadır.

Sultan 2. Abdülhamit başta olmak üzere; bazı padişahlar, güvendikleri için Keçiller köyü ve Karakeçili aşiretinden, “koruma bölükleri” oluşturmaktaydı.

Sonuç olarak, halkın benimsediği isimlerin yerine, “ben yaptım oldu” mantığı ile yeni isimler verilip de tabelalar asılırsa, bir işe yaramıyor…

Benden söylemesi, takdir yetkili mercilerindir…

Okumaya devam et

Yazarlar

Adnan Menderes, Kütahya’dan kaçarken mi yakalandı?

Yayınlanan

Gazeteci- Yazar İHSAN TUNÇOĞLU’nun kaleminden

Türk Basınının duayenlerinden, değerli abim Yavuz Donat’ın SABAH Gazetesindeki VİTRİN köşesinde; Adnan Menderes hakkındaki çok çarpıcı ve gerçekleri ortaya koyan güzel bir yazısını okudum. Yavuz Donat üstadın, köşesinde yer verdiği dönemin gazete kupürleri arasında, 28 mayıs 1960 tarihli Yeni Sabah  Gazetesinin manşeti  “ Menderes yakalandı” diyor, manşet  altındaki ara başlık dikkatimi çekti, diyor ki “Adnan Menderes, Kütahya Yolunda çalılıklar arasında saklanmaya ve kaçmaya çalışırken yakalandı…” Yuh ki, yuh…!

Merhum Adnan Menderes, 27 Mayıs 1960 günü çok sevdiği ve minnettar olduğu Kütahya’ya sabah erken saatlerde gelmiş ve Hükümet Sarayında (Bugünkü Adliye Sarayında) dinleniyordu. Hemen akabinde ise darbe haberi geliyor. Hava Tugayı (Tayyare Alayı) Komutanı, Hükümet Sarayına gelerek, “Sayın Başbakanım, uçakla istediğiniz yere naklinizi temin edebilirim” diyor. Yani “sizin kaçmanıza yardım edeyim” diyor kibarca. Menderes cevap veriyor: “Ben milletimizin ordusundan niye kaçayım ki? Albayım, bu nazik davranışınıza çok teşekkür ederim” diyerek reddediyor.

Merhum Menderes ve beraberindeki protokol mensupları, Hükümet Sarayının merdivenlerinden bahçeye iniyorlar. Bu sırada Kütahyalılar evlerinin balkonlarından ve pencerelerinden Menderes’e tezahüratlar yaparak, el sallıyorlar. Menderes de karşılık olarak, dakikalarca el sallıyor ve adeta “elveda” diyor.

MERHUM MENDERES KÜTAHYA’YA NEDEN MİNNETTAR KALMIŞTI?

1946 yılında DP’nin girdiği ilk genel seçimlerde, Aydın’dan milletvekili seçilemiyor. ( O zamanki seçim sistemine göre iki ayrı ilden aday olmak mümkün oluyordu.) “Kendi memleketimden seçilemediysem, Kütahya’dan hiç seçilemem” diye düşünüyor ve adeta yıkılıyor, kahroluyor. Ancak tam bu moral bozukluğu esnasında  “Kütahya’dan milletvekili seçildiği” müjdesi geliyor. Bu müjde Merhum Menderes’e önce TBMM yolunu ve başbakanlığa giden yolu açıyor.

Kaderin garip bir cilvesi olsa gerek; kendisine 1946’da başbakanlık yolunu açan Kütahya’da, 27 Mayıs 1960’da başbakanlığı sona eriyordu.

“ÇALILIKTA SAKLANMAYA VE KAÇMAYA ÇALIŞIRKEN YAKALANDI” HABERİ YALAN

O dönemde kendisi hakkında çok dezenformasyon ve iftiralar atıldığını bugün artık bilmeyen yoktur herhalde. Demokrasi şehidi Adnan Menderes, bırakın saklanmayı, kaçmayı; gayet rahat, alnı açık, başı dik, kendine güvenen, sakin bir tavır içinde beraberindekilerle birlikte Hükümet Sarayının bahçesine iniyor.

Bu esnada Eskişehir Bölge Sıkıyönetim Komutanı Albay Muhsin Batur geliyor ve kendisini teslim alarak, Tugay Havaalanından uçakla Eskişehir’e götürüyor. (Muhsin Batur daha sonraki yıllarda Hava Kuvvetleri Komutanı olmuştu.)

Yukarıda ifade etmeye çalıştığım hüzün dolu bu olayı bana anlatan bir abimiz, sanki o günleri tekrar yaşıyor gibi gözlerinden yaşlar süzülerek konuşuyordu. Olaya bizzat tanık olan abimizden dinlediğim bu dramatik anekdotu “Dünyada İlk’ler ve Sırlar Kenti: KÜTAHYA” adlı kitabımın 1.ci ve 2.ci baskılarında yazdım.

Ayrıca merhum Menderes’in başbakanlığı döneminde, kendisini ziyarete giden ve isteklerini bildirmek isteyen Kütahya heyetinin “trajikomik, yaşanmış gerçek bir hikâyesini” de kitabımda anlattım. Bu olay aradan geçen uzun yıllara rağmen kulaktan kulağa bugün bile hala “kara mizah” tarzında anlatılır.

Merhum Menderes’in Kütahya’ya kazandırdığı sanayi kuruluşları ile minnettarlığını gösterdiğini de yine kitabımda dile getirmeye çalıştım.

Demokrasi şehitlerimiz Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’yu saygıyla, şükranla anıyorum.

Mekanları cennet olsun…

Okumaya devam et

Yazarlar

Bugün Bayram, yarın Ramazan

Yayınlanan

Harun Demirtaş

Sevgili okurlar,

Bugün 23 Nisan 2020. Milli bayramlarımızdan egemenliğimizin, bağımsızlığımızın ve TBMM’nin açılışının 100. yıl dönümü ve aynı zamanda “AYLAR SULTANI” RAMAZAN Ayı’nın arifesi. Şükürler olsun rabbime ki, iki mutluluğu da bu aziz millete yaşatıyor elhamdülillah. Tüm milletimizin bayramını kutlar ve tabi ki yarın başlayacağımız, ibadetlerin doruğa çıktığı, yardımlaşma, bolluk ve bereket ayı Ramazan-ı Şerif’inizi tebrik ederim. Rabbimden cümlemizi Kadir Gecesi’ne ve Ramazan Bayramı’na sağlıkla ulaştırmasınız dilerim.

Bu bayram, çocuklarımız sağlığımızla ilgili olağanüstü durum nedeniyle bayramı evlerinde kutlayacaklar. Ramazan Ayı da diğer yıllara göre tüm ülkede olduğu gibi şehrimize de boynu bükük geliyor. Bu yıl camiler cemaatsiz, iftar sofraları misafirsiz olacak. Biz biliyor ve inanıyoruz ki her şey rabbimizin izni ve keremiyledir. Bu ramazan bir başka güzel olacak. Çünkü teravih namazlarını evlerimizde çoluk, çocuk aile cemaatiyle kılacağız. Neyse… Aşık Yunus misali, “MEVLAM NEYLER, NEYLERSE GÜZEL EYLER” deyip, gelin şöyle geçmiş yıllara, çocukluk yıllarımızdaki ramazanlara nostaljik bir gezinti yapalım.

Bizlerin çocukluğunda ve geçmiş yıllarda ramazan heyecanı üç ayların girmesiyle başlardı. Günler öncesinden gelen ağır ve bereketli misafir için, evlerde ve camilerde günler öncesinden ramazan temizlikleri yapılırdı. Ramazanda tok tutması için yufkalar açılır ve çeşit çeşit soğukluk hoşaflar kaynatılırdı. Bunlardan en güzelleri de bilhassa gün geçtikçe unutulan şehrimize has “hekmane eriği” ve “cücem eriği” hoşafı ile erik pestilleriydi.                                                  

Ramazan ayı geldiğinde esnafın bazı kesimlerinde bir mahmurluk yaşanırdı. Haliyle teravih namazı, sahur derken sözüm ona dinlenmeye pek zaman bulamayan esnafımız, dükkanları geç açardı. Sizin anlayacağınız, resmi kurumlar olsun, esnaf olsun ramazanda işler rölantiye alınırdı. (Hoş bu sene de esnafımızın büyük bölümünü bir virüs belası tam rölantiye aldırdı.)           

Şehrimizde her mahallede olduğu gibi bizim mahallemizde de ramazan ayı bir başka güzellikte yaşanırdı. Gündüzden bazılarımız (genelde de yaşı küçükler) çift oruç tutar, öğleye bir tutar bir şeyler atıştırır, sonratekrar devam ederdi. Bu aslında ailelerin bir nevi çocukları oruca alıştırma çabalarıydı. Gündüz iftarcılardan alınan rengarenk iftarlık pembe boyalı tabancalar ve sekiz şeklindeki tatlı hamurlar özenle akşama iftara bekletilirdi. Akşam iftar vakti yaklaştığında sokaktaki tüm arkadaşlarla birlikte yüksek bir yere çıkardık. Ellerimizde siyah renkli mantar tabancaları… Bir tel parçasını daire yapıp her iki uç arasına mantarı yerleştirirdik. (bazen bu işlemi yaparken mantar elimizde parlar, küçük tehlikeler de atlatırdık) Elimizdeki mantarlı teli atmayı beklerken, gözlerimiz de hisardan atılacak ramazan topundaydı.Top ha attı,ha atılacak… Ama bir türlü patlamaz ve biz çocuklarda başlardı bir sabırsızlık. Başlarız avazımız çıktığı kadar şu maniyi söylemeye (güya topçu duysun diye çocuk aklı işte) ” TOPÇUUU TOPUNUU ATA-MII-YOO, HELVACI KIZINII SATA-MIII-YOO”… Maniyi tekrarlar dururduk. Sonra da vakit gelirdi… İlk önce hisar burçlarını mavi bir duman kaplar ve bir kaç saniye sonra müthiş bir patlama olur… Camilerin minarelerinin lambaları yanar, alel acele akşam ezanları okunurken, biz çocuklar da başlardık mantar tabancalarının tetiğine basmaya… Bazı arkadaşlar da telin iki ucu arasına sıkıştırdığı mantarı fırlatıp atar, parlatırdı. Çocukluk işte… Topu duymayan konu komşuya, topun atıldığını patlattığımız mantarla haber verirdik. Vazifemizi yapar ve gündüzden aldığımız iftarlıklarla iftarımızı açardık.

Hey gidi günler, geldi geçti…

Seyr-ü seferimizden bugüne dönersek… Ramazan ayı ne bereketlidir, ne hoştur… Her akşam çoluk çocuk bir sini, bir tabla ya da bir masa etrafında toplanıp sofra duaları edilir. Yaratana verdiği nimetlere karşılık şükür duaları ve besmeleyle açılır oruçlarımız. Ne mübarektir şu ramazan… İftar sonrası evdeki büyüklerle kılınan akşam namazlarına, bu sene rabbim izin verirse teravih namazları da ilave olacak. Bir sonraki yazımızda ramazan adetleri ve özellikle de Kütahya’mız ramazanlarına has “KÜPECİK”te buluşmak üzere. Ramazan’ı Şerif’inizi tebrik eder, hayırlara vesile olmasını niyaz ederim.              

Okumaya devam et

Yazarlar

Rıza Güral olmak kolay değil

Yayınlanan

Gazeteci – Yazar Mehmet Yaylıoğlu, Kütahyalı iş insanı Rıza Güral’ı kaleme aldı…

İş insanı Rıza Güral, 1941 yılında Kütahya’da doğdu. Çalışma hayatında neredeyse 60 yılı geride bırakan Rıza Güral, Gürallar Grubu Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yapıyor.

Kendisi ile işimiz gereği toplantılarda ve benzeri yerlerde bir araya gelme şansını yakalamak, benim için gerçekten onur verici bir durumdur. Çünkü kendisinin üretici bir yapıya sahip oluşu, ömrünü iş hayatına adayışı, iyilik yapmayı bir vazife bilmesi ve en önemlisi de tüm sahip olduğu maddi güce rağmen aşırı derecede mütevazı oluşu beni böyle düşünmeye sevk etmiştir.

Rıza Güral’ın yaptığı yardımları buraya yazsak birincisi yer almaz, ikincisi de kendisi buna fena kızar. Ama son yaptığı iyiliği kaleme almamız diğerlerine örnek olması açısından fevkalade önemlidir.

Rıza Güral, bir vesile ile yaptığı açıklamada, “Olağanüstü bir süreçten geçiyoruz. Bu süreç içinde millet olarak dayanışma içinde olmalıyız. Devletimizin yanında olmak ve destek vermek hepimizin görevidir. Biz 5 bin aileye 200 TL’lik alış veriş edebilmeleri amacıyla 1 milyon TL tutarında yardımda bulunuyoruz. Erzak çeklerini Kütahya Valiliği’ne teslim ettik” şeklinde konuştu.

Haberi sitemizde yayınladığımız andan itibaren yaklaşık 40 bin kişi okudu ve yüzlerce paylaşım aldı. Binlerce beğeni ve yüzlerce yorum haberin vatandaş nezdinde ne kadar kıymet arz ettiğine delildir.

Yazımın başlığında da söylediğim gibi Rıza Güral olmak kolay değil. Yetiştirdiği mütevazı evlatları başta olmak üzere himayesindeki binlerce çalışanıyla ve tabi ki sevgili eşi Yıldız Güral hanımefendi ile birlikte koskocaman bir ailenin adıdır Rıza Güral. Allah bu güzel beraberliği daim etsin.

Ülkenin ne zaman yardıma ihtiyacı olsa Rıza Güral ve ailesini orada görürüz. Hani derler ya iyi günde de kötü günde de hep kolları sıvamış olarak görürüz bu aileyi. Görev gelecek diye beklemezler, hemen durumdan vazife çıkarırlar.

Oğlu Erol Bey ve kızı Esin Hanım da Rıza Bey gibi hem iyiliksever hem de mütevazı kişiliğe sahipler. Kütahya’da okuttukları yardıma muhtaç öğrencileri yakından biliyorum.

Tebrikler Rıza Güral… Allah sağlıklı ve hayırlı ömürler versin…

Sevgiyle kalın…

Okumaya devam et

Yazarlar

Koronavirüs yanında bir de cehalet virüsü kol geziyor, aman dikkat!

Yayınlanan

MEHMET YAYLIOĞLU kaleme aldı…

“Koronavirüs gelip sizi yakalamaz, siz koronavirüse gidip maruz kalırsınız.”

Son günlerde TV’lerde, sosyal medyada ya da her yerde bu cümleyi duymuşsunuzdur. Buna rağmen halen “yav bana bişey olmaz” deyip gezen cahillerle nasıl mücadele edeceğiz bilemiyorum.

Dünyada koronavirüs ile mükemmel bir mücadele içine giren yegâne ülke Türkiye Cumhuriyeti oldu. Daha Ocak ayında bu virüs ile ilgili önlemleri almaya başlayan TC Sağlık Bakanlığı, gerçekten çok iyi önlemler almış. Sağlık Bakanı Dr.Fahrettin Koca hocamızı yürekten kutluyor ve kendisine minnettar olduğumuzu arz etmek istiyorum.

Dünyada yatak sayısı bakımından (yoğun bakım) Amerika, Almanya, İngiltere, İtalya, Japonya ve Çin’i  dahi geride bırakan Türkiye Cumhuriyeti, bu salgın için alınabilecek her türlü önlemi zamanında aldı. Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçekten oturmuş bir sağlık sistemi var. Bunu söylememiz gerekiyor.

Ve fakat; tüm bu önlemleri alabilen TC Sağlık Bakanlığı bir konuyu es geçmiş. O konu ne derseniz tek kelime ile açıklayabiliriz; cehalet…

Ya hu bu virüs salgını için “algı operasyonu” diyenleri duydu bu kulaklar. Ne büyük felaket, ne büyük garabet. Bir virüs salgınına algı operasyonu şeklinde yorum yapabiliyorsa yurdum insanı, cehalet belimizden yukarıya kadar gelmiş demektir. Cehalet gölünde boğulmasak bari.

Alttaki video çok kısa, lütfen izleyin ve ardından yazıyı okumaya devam edin.

Okumuyorsunuz, araştırmıyorsunuz anladık anlamasına da bari TV izleyin. Millet yalvarıyor size evde kalın, çıkmayın diye. Sizin saatli bomba gibi caddelerde ya da AVM’lerde fink atmanız yüzünden vaka sayısı arttıkça artıyor.

Kırın dizinizi de evde oturun. Diyanet işleri başkanı da size seslendi, kul hakkına girersiniz dedi. Bilim insanlarına inanmıyorsunuz tamam, bari Din İşleri Yüksek Kurulu sizi durdursun. Abi 2-3 hafta evden çıkmayıverin ne olur?

Cahile laf anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zordur, vesselam…

Sevgiyle kalın…     

Okumaya devam et

Yazarlar

Gazetecilik yapmak istiyoruz, Yedi Gün Gazetesi milat olsun…

Yayınlanan

Mehmet YAYLIOĞLU yazdı…

Kütahya basın hayatının son 28 yılında fiilen bulunan bendeniz, bugüne kadar 3 farklı günlük gazete kuruluşunda bizzat bulundum.

1997 yılında Yeni Kütahya Gazetesi’nin kuruluşunda ilk tecrübemi yaşamıştım. Daha sonra Halkın Gazetesi Kütahya ve Kütahya’da Olay Gazetesi’nin kuruluşlarında da karınca kararınca katkılarım oldu. Ama ilk göz ağrımız Yeni Kütahya Gazetesi idi. Yıllardır tekelleşmiş Kütahya gazeteciliğine son vererek, çok sesli gazetecilik anlayışını ilk kez 1997 yılında kurduğumuz Yeni Kütahya Gazetesi ile kazandırmıştık. Tek grup gazeteciliğini bitiren devrimci Yeni Kütahya Gazetesi, 28 Şubat döneminde yazdıklarıyla tarihe geçmiş asil bir gazetedir.  

Yeni Kütahya Gazetesi, 28 Şubat’ın pis fikirleri karşısında direnebilmiş ve asker postalı ile değil tam demokrasi anlayışı ile yayın politikasını belirlemiş, kararlı duruşuyla milliyetçi, muhafazakâr ve hatta sosyal demokratların bile sesi olmuştu.

2018 yılında ticari bir anlaşma sonrasında 21 yıllık gazetemiz Yeni Kütahya’yı, Kütahya Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Erkan Sağlam’ın babası Ziya Sağlam’a devrettik. Kütahya basınında devrim yapan Yeni Kütahya Gazetesi’ni emin ellere teslim ettiğimize inanıyorum. Önümüzdeki yıllar bu düşüncemi kanıtlayacaktır diye umut ediyorum.

2018 yılı Temmuz ayından bu yana gazeteciliği sadece interaktif anlamda yenikutahya.com haber sitesinde yapıyordum. Basılı gazete fikri belki de hiç aklımın ucundan geçmiyordu.

17 yıllık gazeteci olan eşim Emine Yaylıoğlu, basılı bir gazete çıkartmamız gerektiğini söyledi ve ekledi, “çok farklı bir gazete yapalım, Kütahya gazete okusun” dedi.

Kütahya şartlarında gazetecilik yapmak hem çok kolay hem de çok zor. Gazete okuma alışkanlığının çok düşük olduğu Kütahya’da, birilerine “ağam-paşam” demeden bu işi yapmak neredeyse imkânsız gibi görünüyordu. Gazete manşetlerinde “ağam-paşam” diyen hokkabaz gibi olmaktansa gazete çıkartmamak daha iyi.

Çarşaf deseni gibi saçma sapan fotoğraflar, içinde doğru dürüst bilgi barındırmayan sözüm ona haberler, yağdanlık gibi olmuş kelimelerle gazete yapmaktansa hiç gazete çıkartmamak daha iyi.

Kendine topraktan kaleler yapan, oysa çıplak olan krallara boyun eğmeden, sadece halkın gazetesi olabilmek çok zor olsa da biz bunu başarmak istiyoruz. Kütahya basınına yeni bir soluk katmak için yola çıkıyoruz.

Gazetemiz Yedi Gün, 6 Mart 2020 Cuma günü ilk sayısıyla okuyucularına “merhaba” diyor.

İlk sayıda epey eksiğimiz var, kusurlarımız var. Şimdiden bu eksikler ve kusurlar için sizden af diliyoruz.

Hani bir Türkmen atasözü vardır ya, kervan yolda düzelir… Biz de bir Türkmen evladı olarak atalarımıza katılıyor ve bu anlayışı benimsiyoruz.

Bu asil Türk Devletine, Türk Milleti’ne ve Kütahya’ya hizmet edebilmek umudu ile…

Sevgiyle kalın…      

Okumaya devam et

Yazarlar

KÂBE, KÂBE AMET ABEE…

Yayınlanan

HARUN DEMİRTAŞ

Sevgili okurlar. Yaradan Mevla’ya hamdüsenalar olsun ki biz kullarını bu sene de üç aylara ulaştırdı. Bu üç ayların başı olan Recep ayına girdik. Bu mübarek ayının ilk Cuma gecesi yani perşembeyi cumaya bağlayan bu gece hepinizin malumu olduğu üzere REGAİP KANDİLİDİR.

Regaip kelime manası “Cenabı Allah’ın pek çok ihsanı” demektir. Yine bir başka anlamı da “Güzel şeyler arzu etmek, istemek. Elde etmeye gayret etmek” anlamına geliyor.

Yazıma böyle güzel temenni ile ve gecenin anlamını arz ettikten sonra, sizleri yine yıllar öncesine bizim çocukluk yıllarımızda üç ayların ilk kandili olan, Regaip kandilinin gündüzü ve gecesi nasıl yaşanırdı.

Başlıktaki bu tekerleme “KÂBE, KÂBE AMET ABEE” nereden geliyor. Üç aylarla ne gibi bir bağlantısı var. Araştırmalarıma göre “Bundan 150-200 yıl önce şehrimiz hac kervanları yolu üzerinde olması nedeniyle, Trakya’dan, İstanbul ve yol boyundaki diğer illerden gelen uzun hac kervanları (hacı adayları kendileri ve yüklerini taşıyan deve kervanları) kutsal topraklara dört, beş ay önce yola çıkarlarmış. Hac kervanlarının konaklama yerlerinden birisi de şehrimizmiş. Hacılar kervanları ile ilimizin en büyük camilerinden Ulu Cami civarına gelir burada konaklar ve Cuma namazından sonra kervan Konya’ya doğru yola revan olurken, hacı adaylarını uğurlamaya gelen vatandaşlar ile birlikte gelen çocuklarda hacı adaylarından bahşiş almak için kervanın etrafını kuşatır ve “Kâbe, Kâbe Amet Abe” diye bağırırlarmış. Hacı adayları da yanlarında bulundurduğu bozuk para, şeker, fındık, fıstık gibi çerezleri uğurlamaya gelen halka ve çocuklara saçarlarmış.”

Gel zaman, git zaman bu güzel gelenek bizim çocukluk yıllarına kadar taşınmıştı. Her sene üç ayların başlangıcı Recep ayının ilk Cuma akşamı olan Regaip kandili genelde gündüzü oruçlu olarak karşılanır. Kokusu tüm mahalleyi saran, her evde mis gibi un helvaları, irmik helvaları basılır. Kandil ekmekleri, bazlama ve pideler konu komşuya dağıtılır. Bu karşılıklı ikramlarla kandil kutlanırdı. Biz çocuklarda akşama doğru işten çıkıp, evlerine dönecek olan büyüklerimizin çalışanların yolunu gözleriz parkta, caddede, sokakta akşam ezanından önce kim işten geliyorsa, etrafını çevirir ve hep bir ağızdan koro halinde yerel şivemizle başlarız “Kâbe, Kâbe Amet Abee, Kâbe Kâbe Amet Abee”

O kimsenin etrafında döner dururuz ta ki bahşişi alıncaya kadar. Zaten o kimse de çocukların akşam yolunu çevireceğini bildiğinden 50 krş., 25 krş, 10 kuruşluk bozuk paraları cebinde hazır bulundurur. Hazırlamış olduğu bozuk para veya şeker ve çikolataları etrafını saran çocuklara saçarak, böyle mübarek bir günde onları sevindirmenin mutluluğu ile evine gider.

Burada bende bir çocukluk anımdan bahsetmek isterim. “ Yine böyle bir Regaip Kandili gündüzünde arkadaşlarla parkın ortasında çarşıdan gelen yaşlı bir amcanın etrafında yukarıdaki “Kâbe” tekerlemesini bağıra, çağıra söylüyor ısrarla bahşiş istiyoruz. Yaşlı adam bozuk param yok dediyse de, çocukluk işte peşini bırakmıyor çekiştirip duruyoruz. O anda fena halde kızan adam elinin tersi ile öyle bir tokat aşk ediyor ki, yolun kenarına gidip ağlamaya başlıyorum. O yaşlı adam yaptığının yanlış olduğunu anlıyor ve dönüp yanıma geliyor. Başımı okşuyor, ağlamamam için beni teskin ediyor. Cebindeki son bozuk parasını da bana veriyor. Böyle bir kandil gününde bir çocuğun kalbini kırmanın yanlış olduğunu, anlıyor ve özür dileyerek gönlümü almaya çalıştığını hiç mi, hiç unutamam.”

Maalesef bir şehrin kültür mirası olan üç ayların gelişini sevincini yaşayan bu tekerleme ve Ramazan aylarında çocukların küpecik manisini söylemelerinin bazı çevrelerce ve basın, yayın organlarında çocuklar dilendiriliyor gibi yoz ve yabani bir düşünceyle şehrimize has bu kültür mirası yok edilmeye unutturulmaya çalışılmaktadır. Hâlbuki çocuklara bu özel tekerlemeleri bu kandil gecesi ve ramazan geceleri haricinde para ile bile söyletemezsiniz.

Son söz olarak, “bir toplumu yıkmak için önce kültürel değerlerini yozlaştırmak ve var olan güzellikleri unutturmakla gerçekleştirilir.”

Üç aylarınızı ve Regaip kandilinizi kutlar, hayırlara vesile olmasını Allah’tan niyaz ederim.

Okumaya devam et

Yazarlar

Teknolojiye yenik düşen değerlerimiz

Yayınlanan

yenikutahya.com yazarı, Gazeteci-Yazar HARUN DEMİRTAŞ’ın kaleminden…

Bu yazım bir önceki “HAYATIMIZDAN YOK OLUP, GİDEN DEĞERLERİMİZ” yazımın devamıdır.

Şöyle düşünüyorum da bir zamanlar olmazsa olmazlarımız olan nice değerlerimiz. Teknolojiye ve çağa ayak uydurup, sessizce yaşantımızda kayıp gidivermişler öyle değil mi?

İşte hayatımızdan sıyrılıp gidiveren hemen aklıma geliveren değerlerimizden bazıları; Evlerimizdeki odaların süpürülmesi için çalı süpürgeler vardı. Evin genç kızları bu süpürgelerin sapına ve baş tarafına orlon iplikten süpürge kılıfı bile örerlerdi. Bu çalı süpürgelerin yerin 1970 lerde GIRGIR SÜPÜRGELER almaya başlamıştı. 70 yılların sonlarına doğru insanların alım gücünün yükselmesi ile  hızla gelişen teknolojiye ayak uyduramayan çalı süpürgeler ile gırgır süpürgeler, yerini yüksek çekim gücü olan elektrikli süpürgelere bıraktı.

Bir zamanlar telefonla iletişim kurmakta zordu. Sabit ev telefonu kısıtlıydı hali vakti yerinde olanlar ve

PTT de çalışan komşunuz varsa onlarda bulunurdu. Oğlun kızın şehir dışında okuyor veya askerde ise sıkıla sıkıla komşuya veya postaneye gider yazdırır ve operatörün sizi karşıdaki kişiye bağlamasını beklersiniz. Yoksa jetonla veya telefon kartı ile çocuklarınız ve sevdiklerinizle görüşürsün.

Rahmetli Turgut Özal ın başbakanlığında 1984 den sonra ANAP iktidarının telekomünikasyona yaptığı yatırımlarla, her eve sabit telefonlar girmeye başladı. Daha sonra bu sabit telefonları araç telefonları takip etti. 1991 den sonra da telefonlar ceplere girmeye başladı. Adı da hazırdı, CEP TELEFONU Böylece ülkemiz insanı kişiye özel iletişim aracı ile tanışmış oldu. Tabi ki sabit telefonların pabucu da 34 yılda dama atılıverdi. Şimdi sadece resmi daireler ve işyerlerinde sabit hatlar bulunuyor. Çünkü evdeki her yetişkin bireyde ve çocuklarda dahi son moda cep telefonları bulunuyor.

Bizim çocukluğumuzda evlerde aydınlatma aracı olarak GAZ LAMBALARIMIZ vardı. Camdan deposu fitili ve üstü delikli cam fanusu olan gaz lambaları evlerimizin başköşesine kurulur ve nazlı, nazlı çevresine ışık saçmaya çalışırdı. Akşamdan cam fanus içindeki fitil yakılır ve lambamız gecenin ilerleyen saatlerine kadar hizmetini sürdürürdü. Bu nostaljik aydınlatma aracımız,1800 lü yılların sonlarında ülkemize girmiş ve 1970 li yıllara kadar şehirlerde ve köylerde evlerimizin olmazsa, olmazıydı.1930 lu yıllardan itibaren şehirde cadde ve sokakların aydınlatması ve durumu iyi olan bazı ailelerin evlerinde elektrik kullanılırdı. Yaşı ilerlemiş büyüklerimden duyduğuma göre, bugün Belediye İş Hanının bulunduğu eski itfaiye binası arkasında bulunan GAZHANE den gazla çalışan motorlar vasıtasıyla, akşam ezanından sonra motorların düğmesine basılır gece yarısına kadar sokak lambaları yanar. Şehirde durumu iyi olan konaklara ve evlere elektrik verilirmiş.    

Bizim çocukluğumuzda BUZDOLABI yoktu. Yemekler mutfaklarda SERGEN denen kapaklı dolaplar veya tel dolaplarda veya evin kuzeyinde en serin yerlerde (Soğuk Oda da) yemekler ve yiyecekler muhafaza edilirdi. Buzdolapları 1970 yıllardan itibaren evlerimize girmesiyle bu sergenler ve tel dolaplarda kırılarak yakacak oldu veya depolara kaldırılarak, hayatımızdan kayıp gidiverdiler.

Bizim RADYOLARIMIZ vardı. Pilli, elektrikli ve lambalı radyolar küçük bir sandık gibi dışı ahşap açma düğmesine basarsınız, lambası yanar ve yayın birkaç dakika sonra gelirdi. O yıllar henüz Televizyon denen sihirli kutunun hayatımıza girmediği yıllardı. Neydi o her gün merakla beklenen arkası yarınlar. Evin büyüğü yetişkinlerinin sabah saat 07.00, öğlen 13.00 ve akşam 19.00 daki rahmetli babamın deyimiyle akşam AJANSI günün gelişen haber bültenleri için radyonun başına geçilirdi. Hiç unutmuyorum bilhassa akşam haberlerinden beş, on dakika önce Arap kalfa tiyatrocu rahmetli (Tevfik Gelenbe’nin) kısa skeçleri ve

Yine rahmetli Zeki Müren’in haber öncesi bir şarkısından sonra araç kullanan şoförlere ikazı olurdu “Gözünüz Yolda, Kulağınız bende olsun sevgili şoför kardeşlerim”

Bizim çocukluğumuzda taksiler sadece merkezde birkaç durakta vardı. Ulaşım genelde belediye otobüsleri ve FAYTONLAR ile olurdu. Her mahallede 5-10 faytoncu vardı. Yazın sünnet düğünü için çocukları dolaştırmak için faytoncular durağından 10-15 fayton çağrılırdı. Fayton durağı neresi miydi? Bugün Karagöz Camisi arkası ve sultan marketin tam karşısındaki alanda 25-30 belki daha fazla fayton olurdu.

İnşallah bu nostaljik yazımla sizleri de, mazideki o güzel yıllara götürebilmişimdir.

Şen ve esen kalın…

Okumaya devam et

Yazarlar

Sahtekârların işleri hep yolunda gidiyor, tamam da nasıl?

Yayınlanan

MEHMET YAYLIOĞLU kaleme aldı. 15 Ocak 2020 Saat 20.50

Tarım ve Orman Bakanlığı, taklit ve tağşiş ürün listesini açıkladı. Kütahya’dan da bir firma ürettiği sözde dana sucuğun içine kanatlı eti atmış. Listeye bakıldığında en masumu! (nasıl masumluksa bu) gibi görünen bizim hileciler.

Domuz, at, eşek ve bilumum hayvan etlerini millete kuzu diye yediren, dana diye yediren düzenbazlar ile ilgili olarak, Kocaeli’den gazeteci meslektaşım, Denge Gazetesi yazarı İlker Akşit bir yazı kaleme almış. Başlığını görünce çok dikkatimi çekti: “Yolunda A.Ş.’nin sahtekarları”

Yazıdan kısa bir bölüm sunmak istiyorum size:

“Bakanlığın her açıkladığı listede, ne yapıp edip yer almayı başaran bu firmalar yine kimseyi şaşırtmadı. Her zamanki gibi sucuklarda at eti, eşek eti ne ararsanız var. Zeytinyağında zeytinyağı yok. Tereyağında tereyağı yok. Peynirde süt yok. Liste uzayıp gidiyor. Bütün bunlara şaşıran var mı? Hayır. Bu ülkede artık şaşırma duygumuzu elimizden söküp aldılar.

Senaryo hep aynı… Yakalanıyorlar. Markayı değiştirip, yola devam ediyorlar. Türkiye’nin en büyük şirketi bildiğiniz gibi; Yolunda A.Ş. Onlar da hep yolunda. Utanmaları yok. Sıkılmaları yok. Dinleri yok. Kitapları yok.”

Kocaeli Denge Gazetesi yazarı İlker Akşit dostumuzun yazısının tamamını buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

Görünüşte dindar, yaşantıda sahtekâr, sözde temiz tüccar gerçekte ne halt olduğu belli değil.

Ey Tarım ve Orman Bakanlığı yetkilileri. Bu sahtekârların milleti kandırmasına ne zaman mâni olacaksınız? Bu sene yakalanan sahtekârı seneye başka bir marka ile gördüğümüzde siz ne iş yapmış oluyorsunuz.

Çok seviyorsanız at, eşek, domuz vs. etlerini siz yiyin. Bal, şeker olsun.

Ama bu mâsum milletin kandırılmasına müsaade etmeyin.

Artık yeter…

Sevgiyle kalın…

Hile ile iş gören, minnet ile can verir. Türk Atasözü

Okumaya devam et

KÜTAHYA'DA EN ÇOK OKUNANLAR